Amerikalı General ‘Türkler Olmasa 8. Ordu YOK OLACAKTI’ Dedi! 😮 MacArthur’un İtirafı KAYITLARA GEÇTİ
.
.
Kasım 1950. Kore’nin kuzeyindeki dağlar, karla ve kanla kaplıydı. Amerikan 8. Ordusu’nun sağ kanadı çökmüş, geri çekilen birlikler dar vadilerde birbirine karışmıştı. Birleşmiş Milletler karargâhında haritaların üzerindeki kırmızı oklar tek bir gerçeği gösteriyordu: yüzbinlerce Çin askeri dalga dalga iniyor, cepheyi yutuyordu.
O haritaların çok uzağında, Anadolu’nun küçük bir kasabasında bir anne sobanın başında oturuyor, radyodan gelen çatallı sesleri dinliyordu. Oğlunun adını fısıldadı:
“Mehmet…”
Mehmet Ali Yıldırım, 23 yaşında bir piyade çavuşuydu. Doğduğu köy Sivas’ın Zara ilçesine bağlıydı. İlkokulu bitirmiş, sonra babasıyla tarlada çalışmıştı. Askerliğini yaparken Kore’ye gönüllü yazılmıştı. Kararı ne kolay olmuştu ne de ani. Ama içinde, tarif edemediği bir sorumluluk hissi vardı.

“Anne,” demişti giderken, “biz gitmezsek yarın bize kim gelir?”
Mehmet, 1950 Ekim’inde İskenderun Limanı’ndan kalkan gemideydi. Komutanları Tuğgeneral Tahsin Yazıcı idi. 5090 kişilik Türk Tugayı, 21 günlük deniz yolculuğundan sonra Busan’a ayak bastığında rıhtımda Amerikan askerleri ve gazeteciler vardı. Türk askerlerinin yüzleri sert, bakışları sakindi. Çoğu Anadolu’nun doğusundan gelmişti; bozkırın rüzgârına alışkındılar.
Mehmet o gün günlüğüne şunu yazdı:
“Buraya niçin geldiğimi tam bilmiyorum. Ama doğru yerde olduğumu hissediyorum.”
Türk Tugayı, Amerikan 8. Ordusu’na bağlandı. Başlarında Birleşmiş Milletler Kuvvetleri Komutanı Douglas MacArthur vardı. Plan basitti: Kuzeye ilerlemek, savaşı kısa sürede bitirmek.
Ama savaş, planlara uymazdı.
25 Kasım gecesi Çin Halk Kurtuluş Ordusu büyük bir karşı taarruz başlattı. Güney Kore birlikleri dağıldı. Amerikan 9. Kolordusu’nun gerisine doğru büyük bir gedik açıldı. Kuşatma riski büyüyordu.
Emir geldi: Türk Tugayı o gedik kapanacaktı.
Mehmet ve bölüğü Kunuri’ye doğru yürüyüşe geçti. Geceydi. Hava keskin bir soğukla yüzlerini kesiyordu. Ay ışığı bile yoktu. Sadece karın üzerinde botların çıkardığı ses.
Yanında en yakın arkadaşı Ali vardı. Ali, Erzurumlu bir çobanın oğluydu.
“Mehmet,” dedi fısıltıyla, “Çinliler çokmuş.”
Mehmet omzunu silkti.
“Çokluk önemli değil. Biz buradayız ya.”
27 Kasım sabahına karşı Karilong Dağı eteklerinde ilk temas sağlandı. Çin birlikleri sisin içinden belirdi. Borazan sesleri, düdükler, bağırışlar…
Mermiler karanlığı yırttı.
Mehmet ilk kez o an gerçek savaşı hissetti. Yanındaki asker vuruldu. Kan, karın üzerinde siyah bir gölge gibi yayıldı. Ama geri çekilme yoktu. Emir açıktı: Oyalamak, zaman kazandırmak.
Bir Amerikan irtibat subayı, genç bir yüzbaşı, Türk birliğinin yanındaydı. Adı Anthony idi. Türkçe bilmiyordu. Mehmet İngilizce bilmiyordu. Ama savaşın dili ortaktı.
Cephane hızla azalıyordu. Çin askerleri dalga dalga geliyordu. Bir an, çemberin kapandığını fark ettiler.
Anthony paniğe kapıldı.
“We are surrounded!” diye bağırdı.
Mehmet onu anlamadı ama yüzündeki korkuyu gördü. Elini omzuna koydu. Sonra süngüsünü taktı.
Ali bağırdı:
“Süngü tak!”
O an, tarihin en sert süngü hücumlarından biri başladı.
Türk askerleri bir çığlıkla ileri atıldı. Karın üzerinde koşarken çıkardıkları ses, Çin askerlerini şaşkına çevirdi. Göğüs göğüse çarpışma başladı. Süngüler, dipçikler, bıçaklar…
Mehmet bir Çin askerinin gözlerinin içine baktı. İkisi de gençti. İkisi de korkuyordu. Ama biri geri çekildi.
Çember yarıldı.
Sabah olduğunda hayatta kalanlar bir araya toplandı. Yaralılar sırtlarda taşındı. Cephane neredeyse tükenmişti. Ama görev tamamlanmıştı. Amerikan birlikleri geri çekilme için zaman kazanmıştı.
Günler süren çatışmalardan sonra Türk Tugayı Pyongyang’a ulaştı. 218 şehit vermişlerdi. Mehmet Ali’nin en yakın arkadaşı Ali de o şehitlerin arasındaydı.
Mehmet, Ali’nin cebinden çıkan küçük Kur’an’ı aldı. Günlüğüne şunu yazdı:
“Ali bugün sustu. Ama biz susmadık.”
Ocak 1951. Bu kez Türkler savunmada değil, taarruzdaydı. Hedef Kumyangjang-ni bölgesindeki 151 rakımlı tepeydi. Karşılarında Çin’in 150. Tümeni vardı.
Mehmet artık tecrübeliydi. Gözleri daha sert bakıyordu. Ali’nin yokluğu içini yakıyordu ama bu ateş korku değil kararlılık doğuruyordu.
25 Ocak sabahı topçu ateşi başladı. Yer sarsıldı. Mehmet ve bölüğü ilerledi. Çin makineli tüfekleri tepeden ateş açıyordu.
Bir an duraksadı. Sonra Ali’yi hatırladı.
“İleri!” diye bağırdı.
Süngü hücumu bir kez daha sahnedeydi. Üç gün süren muharebe sonunda tepe ele geçirildi. Çin birlikleri geri çekildi. Türk kaybı 12 şehitti. Çin tarafında yüzlerce ölü vardı.
Bu zafer, cephede bir kırılma yarattı. “Çin ordusu yenilebilir” düşüncesi ilk kez bu kadar güçlü duyuldu.
Washington’da Başkan Harry S. Truman, Türk Tugayı için bir Başkanlık Birlik Nişanı imzaladı. Bu, ABD’nin yabancı bir orduya verdiği ilk birlik takdiriydi.
Mehmet o madalyayı görmedi. O hâlâ siper kazıyordu.
Savaş uzadı. 1953 Mayıs’ında bu kez Vegas Tepeleri’nde büyük bir Çin taarruzu başladı. Mehmet artık 3. Türk Birliği’ndeydi. İmjin Nehri’nin kuzeyinde mevzilenmişlerdi.
Sis bombaları geceyi beyaza boyadı. Çin askerleri dalga dalga geldi. Siperler düştü. Geri alındı. Tekrar düştü.
30 saat süren aralıksız çatışma…
Mehmet’in bölüğünde 100 kişiden 12 kişi ayakta kalmıştı. Yanındaki genç er Hasan vurulduğunda Mehmet onu sırtladı.
“Bırak beni,” dedi Hasan.
“Sus,” dedi Mehmet. “Biz kimseyi bırakmayız.”
Elko Tepesi düştü. Ama Çin ordusu ilerleyemedi. Taarruz gücü kırıldı.
27 Temmuz 1953’te Panmunjom’da ateşkes imzalandı.
Mehmet o gün gökyüzüne baktı. Üç yıl önce geldiği bu topraklarda artık başka biriydi. 23 yaşında gelmişti. 26 yaşında dönüyordu. Gözleri yaşlı ama başı dikti.
Türkiye’ye dönüşte limanda annesi onu bekliyordu. Mehmet’in saçlarına aklar düşmüştü. Ama annesi onu tanıdı.
“Hoş geldin oğlum.”
Mehmet diz çöktü, annesinin ellerini öptü.
“Biz kazandık mı anne?” diye sordu.
Annesi gözyaşlarını sildi.
“Sen sağ döndün ya, en büyük zafer o.”
Ama Mehmet biliyordu. Kunuri’de kazanılan üç gün, bir ordunun kurtuluşu demekti. Kumyangjang-ni’deki tepe, moralin yeniden doğuşuydu. Vegas’ta tutulan hat, ateşkesi zorlayan son iradeydi.
Yıllar geçti. Mehmet evlendi, çocuk sahibi oldu. Ama her Kasım ayında sessizleşirdi. Ali’nin adını anardı. Hasan’ı hatırlardı.
Bir gün köy okuluna davet edildi. Çocuklara Kore’yi anlattı.
“Biz oraya savaşmak için değil,” dedi, “sözümüzü tutmak için gittik.”
Bir çocuk el kaldırdı:
“Amca, korkmadın mı?”
Mehmet sustu. Sonra gülümsedi.
“Korktum,” dedi. “Ama yanımdaki daha çok korkuyordu. Ben de onu yalnız bırakmadım.”
Yıllar sonra televizyon haberlerinde Güney Kore’den gelen bir heyeti izledi. Türk şehitliği ziyaret ediliyordu. Bir Koreli diplomat şunu söylüyordu:
“Türkler bizim kan kardeşimizdir.”
Mehmet’in gözleri doldu.
O gece günlüğünün son sayfasına şunu yazdı:
“Biz 5000 kişiydik. Karşımızda yüzbinler vardı. Ama mesele sayı değildi. Mesele geri adım atmamaktı.”
Ve ekledi:
“Bir asker için imkânsız diye bir şey yoktur. Yeter ki yanında kardeşi olsun.”
Kasım 1950’de başlayan hikâye, sadece bir savaşın değil, iki millet arasında kurulan görünmez bir bağın hikâyesiydi.
Kunuri’nin karında, Kumyangjang-ni’nin tepesinde, Vegas’ın sisinde yazılan bir hikâye…
Mehmet Ali Yıldırım’ın ve adı bilinmeyen yüzlerce askerin hikâyesi.
Ve her Kasım ayında rüzgâr estiğinde, Kore dağlarında hâlâ bir ses yankılanır:
“Süngü tak… İleri!”