Annesi 20 yıl sonra cenazede avukatla geldi + Miras için kardeşlerimi getirdi
.
.
Güneşli ama keskin soğuk taşıyan bir Kasım sabahıydı. İstanbul’un griye çalan gökyüzü, sanki şehrin bütün acılarını üzerine çekmiş gibi ağırdı. Ayşe, babasının mezarı başında dimdik duruyordu. Siyah paltosunun yakasını kaldırmış, ellerini cebine sokmuştu ama yine de titremesine engel olamıyordu. Titremesi soğuktan çok içindekiler yüzündendi.
Toprak hâlâ tazeydi. Çimenler kırağıdan sertleşmişti. Birkaç saat önce toprağa verilen adam, onun dünyadaki tek ailesiydi. Babası Ahmet Kaya… İnşaat ustalığından başlayıp kendi şirketini kurmuş, emeğiyle büyümüş bir adam. Ayşe için sadece bir baba değil, bir sığınak, bir öğretmen, bir dosttu.

Annesi Fatma, Ayşe yedi yaşındayken evi terk etmişti. O günden sonra evde sadece iki kişiydiler. Baba ve kız. Ahmet Kaya bir daha evlenmemişti. “Biz bize yeteriz,” derdi hep. Gerçekten de yetmişlerdi.
Cenaze müdürü iki gün önce Ayşe’ye kaç kişi beklediğini sorduğunda neredeyse gülmüştü. “Sadece ben,” demişti. Ne akraba vardı ne de anne tarafı. Babasının işçilerinden birkaç eski çalışan gelmişti sadece. Hepsi saygıyla uzakta duruyordu.
Ayşe, babasının en sevdiği kırmızı gülleri mezara bıraktı. Rüzgâr uğulduyordu. Tam o sırada arkasından bir ses duydu.
“Ayşe.”
İsmi, soğuk havayı yaran bir bıçak gibiydi.
Yavaşça döndü. Bir an için hayal gördüğünü sandı. Ama hayal değildi.
Kürk mantosu, topuklu ayakkabıları ve pahalı görünümlü çantasıyla bir kadın duruyordu karşısında. Yanında gri takım elbiseli bir adam ve üç genç vardı. İki erkek, bir kız.
Kadın annesiydi.
Fatma.
Ama Ayşe’nin hatırladığı yorgun yüzlü, dağınık saçlı kadın gitmişti. Yerine estetik dokunuşlarla şekillenmiş, bakımlı, soğuk bakışlı bir hanımefendi gelmişti.
“Burada olmaya hakkım var,” dedi Fatma, topukları yumuşak toprağa batarken sendelemeden. “Ahmet bir zamanlar kocamdı.”
Ahmet.
Babam demedi.
Ayşe’nin göğsü sıkıştı.
“Bunlar kardeşlerin,” dedi kadın, yanındaki gençleri işaret ederek. “Elif, Burak ve Tolga. Ablalarını tanımak istiyorlar.”
Kardeş kelimesi Ayşe’nin ağzında yabancı, küflü bir tat bıraktı. Yirmi yıldır yalnızdı. Onlar ise belli ki eksiksiz bir aile içinde büyümüşlerdi.
Gençler meraklı ama mesafeli gözlerle ona bakıyordu. Elif’in bakışında hafif bir tedirginlik vardı. Burak daha soğuktu. Tolga ise henüz çocuk sayılırdı; olan biteni tam anlamıyor gibiydi.
Fatma’nın gözleri mezara kaydı. Pahalı mermer taş, düzenli çiçekler, bakımlı alan… O bakış yas tutan birine ait değildi. Hesap yapan birine aitti.
“Aile zor zamanlarda birbirine destek olmalı,” dedi Fatma.
Ayşe o an anladı. Bu ziyaret tesadüf değildi.
Cevap vermeden arkasını döndü. Gözyaşlarını göstermeyecekti. Arabasına doğru yürüdü. Arkasından topuk sesleri gelmedi. Fatma şimdilik orada kalmayı seçmişti.
Kar, Ayşe arabaya binerken başladı. Mezarlık beyaz bir örtüyle kaplanıyordu. Sanki doğa bu günü örtmek istiyordu.
Ama bazı şeyler örtülmezdi.
Ayşe’nin evi mütevazıydı. İyi bir semtte, iki odalı bir daire. Babasının büyük evinde yaşayabilirdi ama dikkat çekmemeyi öğrenmişti. Servet gösterilmezdi.
Kaya İnşaat’ta yıllardır aktifti. Babası onu en dipten başlatmıştı. Yazları dosyalama yapmış, şantiyede çay taşımış, metraj hesaplamayı öğrenmişti. Yirmi beş yaşında projeleri yönetiyordu. Çalışanlar önce “patronun kızı” diye mesafeli durmuştu ama o herkesten fazla çalışarak saygı kazanmıştı.
Babası vasiyetini net bırakmıştı. Şirket, ev, yatırımlar… Hepsi Ayşe’ye.
O akşam laptopunu açtı. Yıllardır yapmadığı bir şeyi yaptı. Annesini arattı.
Fatma Kaya adına pek bir şey çıkmadı. Ama Fatma Kaya Hartwell adıyla bir profil buldu. Chicago’da yaşayan bir emlak danışmanı. Yanında Amerikalı bir yatırımcı olan eşi vardı.
Yeni evlilik, Ayşe terk edildikten iki yıl sonra yapılmıştı.
Profil fotoğrafında Fatma, geniş bahçeli bir evin önünde, kusursuz giyinmiş çocuklarıyla poz veriyordu. Mutlu, başarılı, güçlü bir kadın.
Ayşe laptopu kapattı.
Demek ki o dönem “bunalım” dediği şey, yeni bir hayatın başlangıcıymış.
Üç gün sonra kapı çaldı.
Saat 19:45’ti. Ayşe hastane kompleksi projesinin planlarını inceliyordu. Kapı deliğinden baktı.
Fatma.
Bu kez daha sade giyinmişti. Kot pantolon, kaşmir kazak. Mahalle annesi görünümünde.
Kapıyı açtı ama içeri davet etmedi.
“Ne istiyorsun?”
“İçeri girebilir miyim? Soğuk.”
“Hayır.”
Fatma’nın çenesi gerildi.
“Peki,” dedi. “Burada konuşuruz.”
Telefonunu çıkardı. Çocuklarının fotoğraflarını gösterdi. Tatiller, mezuniyet törenleri, spor etkinlikleri…
“Onların ihtiyaçları var, Ayşe. Elif tıp okumak istiyor. Burak sporcu olmak istiyor. Tolga özel bir programa kabul edildi. Eğitim masrafları yüksek.”
Ayşe sessizce baktı.
“Senin her şeyin var,” diye devam etti Fatma. “Şirket, ev, para. Bekarsın. Çocuğun yok. Adil olan, paylaşman.”
“Adil mi?” Ayşe’nin sesi titremedi. “Yedi yaşındaki çocuğunu iki gün evde yalnız bırakmak adil miydi?”
Fatma’nın yüzü gerildi. “Gençtim. Bilmiyordum.”
“Ama onlar için öğrendin.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Onların isteyerek bir babası var,” dedi Fatma alçak sesle.
Söz, Ayşe’nin içine saplandı.
“Benim de vardı,” dedi Ayşe. “Ve o senden yüz kat değerliydi.”
Fatma’nın gözleri sertleşti. “O para aileye gitmeli.”
“Ben onun ailesiyim.”
“Ama benim de hakkım var.”
“O zaman avukat tut,” dedi Ayşe ve kapıyı kapattı.
Fatma’nın yüzündeki şok ifadesi son gördüğü şey oldu.
Bir hafta sonra tebligat geldi.
Fatma Hartwell, mirasın yüzde ellisini talep ediyordu. Gerekçe olarak evlilik süresince edinilmiş mallar üzerinde hakkı olduğunu, ayrıca Ayşe’nin tek varis olmasının “hakkaniyete aykırı” olduğunu iddia ediyordu.
Ayşe zarfı ofiste açtı. Aysel, babasının eski sekreteri, onun yanındaydı.
“Pes doğrusu,” dedi Aysel. “Ahmet Bey mezarında ters dönüyordur.”
Ayşe derin bir nefes aldı. “Savaş istiyor,” dedi. “Savaşı alacak.”
Avukatlarıyla görüştü. Vasiyet sağlamdı. Boşanma yıllar önce tamamlanmış, mal paylaşımı yapılmıştı. Hukuki olarak Fatma’nın şansı zayıftı.
Ama mesele para değildi.
Mesele, geçmişin yeniden kapıyı çalmasıydı.
Duruşma günü geldiğinde mahkeme salonu sakindi. Fatma karşı tarafta oturuyordu. Yanında pahalı bir avukat, arkasında çocukları.
Ayşe ilk kez üçüne dikkatle baktı.
Elif’in gözlerinde kararsızlık vardı. Burak’ın yüzü asıktı. Tolga ise utangaçça yere bakıyordu.
Hakim, dosyaları inceledi. Belgeler netti. Boşanma protokolü açıkça düzenlenmişti. Ahmet Kaya malvarlığını ölümünden önce kendi adına toplamış, eski eşine karşı herhangi bir yükümlülük bırakmamıştı.
Karar kısa sürdü.
Dava reddedildi.
Fatma’nın yüzü dondu.
Koridorda Ayşe’nin önünü kesti. “Bu bitmedi,” dedi dişlerinin arasından.
Ayşe sakindi. “Benim için çoktan bitti,” dedi.
O sırada Elif yaklaştı.
“Abla…” dedi tereddütle.
Ayşe ilk kez o kelimeyi duydu.
“Biz… olanları bilmiyorduk.”
Ayşe ona baktı. Genç kızın gözlerinde hesap yoktu. Sadece karmaşa vardı.
“Bu sizin suçunuz değil,” dedi Ayşe yumuşakça. “Ama benim de sorumluluğum değilsiniz.”
Elif başını salladı. “Annem her şeyi farklı anlattı.”
Ayşe acı bir tebessüm etti. “Eminim.”
Aylar geçti.
Fatma bir daha gelmedi.
Ayşe işine döndü. Yeni projeler aldı. Hastane kompleksi yükselmeye başladı. Her tuğlada babasının öğrettiği disiplin vardı.
Bir akşam şantiyede tek başına dolaşırken durdu. Beton kolonlara, yükselen katlara baktı.
“Güzel bir şeylere ihtiyacımız var,” demişti babası annesi gittikten sonra arka bahçeye gül fidanı dikerken.
Ayşe cebinden küçük bir not çıkardı. Hastanenin girişine ücretsiz çocuk kliniği yapılması talimatıydı. Masrafları kendi payından karşılanacaktı.
Çünkü aile kan bağı değildi.
Aile, kalanlardı.
Yanında duranlardı.
Babası kalmıştı.
Aysel kalmıştı.
Emre kalmıştı.
Ve en önemlisi, kendisi kalmıştı.
Ayşe gökyüzüne baktı. Bu kez gri değildi. Açılıyordu.
Bazı insanlar giderdi.
Bazıları kalırdı.
Ve insan, kim olduğunu en çok kalanlarla öğrenirdi.