Asker Kızın Sessiz Çığlığı, Onu Ele Veren O Küçük Morluk
.
Teğmen Deniz’in Hikayesi
Teğmen Deniz, o sabah Erzurum’daki sınır karakolunun soğuk, keskin havasını ciğerlerine çekerken, omzundaki yıldızın ağırlığını her zamankinden daha fazla hissetti. Henüz altı ay önce Harp Okulu’ndan mezun olmuş, idealizmle dolu genç bir subaydı. Buraya, ülkenin en zorlu coğrafyalarından birine, vatanına hizmet etme yeminiyle gelmişti.
Karakol, kışın dondurucu pençesi altındaydı. Her yer karla kaplıydı ve rüzgar, tel örgüleri adeta bir ağıt gibi inletiyordu. Deniz, karakolun komutanı Yüzbaşı Erdem’in odasına doğru yürürken, içindeki huzursuzluk da rüzgar kadar keskinleşiyordu.
Yüzbaşı Erdem, tecrübeli ve dışarıdan bakıldığında disiplinli bir subaydı. Ancak Deniz, son haftalarda komutanının davranışlarında tuhaflıklar fark etmişti. Özellikle ikmal defterlerindeki tutarsızlıklar ve devriye raporlarındaki şüpheli boşluklar, genç teğmenin zihnini kemiriyordu.
Kapıyı çalıp içeri girdi. Yüzbaşı Erdem, masasında oturmuş, bir harita üzerinde eğilmişti. Odaya dolan sigara dumanı, havayı ağırlaştırmıştı.
“Gel Teğmen Deniz,” dedi Yüzbaşı, başını kaldırmadan. Sesi her zamanki gibi otoriterdi ama Deniz, gözlerinde kısa bir anlık panik parıltısı yakaladığını sandı.

“Komutanım, dün geceki devriye raporlarında bir yanlışlık var sanırım,” diye söze başladı Deniz, elindeki defteri uzatarak. “Kayıtlara göre 3 numaralı gözetleme kulesi iki kez kontrol edilmiş görünüyor, oysa biz o bölgeye hiç gitmedik. Ayrıca, yakıt ikmali de eksik görünüyor.”
Yüzbaşı Erdem, haritadan başını kaldırdı ve yüzüne soğuk bir ifade yerleşti. “Teğmen, sen görevinin ne olduğunu unutuyor musun? Senin görevin, verilen emirlere uymak ve raporları olduğu gibi imzalamaktır. Bu karakolun işleyişi hakkında sorgulama yapmak senin haddin değil.”
“Komutanım, yemin ettim. Bu karakolun ve askerlerimizin güvenliğinden sorumluyum. Eğer ikmal defterleri yanlışsa, erzak ve yakıtımız eksik demektir. Bu, bir operasyon sırasında hayatlara mal olabilir.”
Yüzbaşı Erdem, sandalyesinden hışımla kalktı. Uzun boyu ve sert bakışlarıyla Deniz’in üzerine eğildi. “Senin idealist saçmalıklarınla uğraşacak vaktim yok. Bu dağlarda kurallar farklı işler, Teğmen. Ya bu kurallara uyarsın, ya da kendini bir anda karakolun en ücra köşesinde, kışın ortasında bulursun. Anlaşıldı mı?”
Deniz, komutanının öfkesinden geri adım atmadı. “Anlaşıldı komutanım. Ama ben yeminime sadık kalacağım.”
O gün, Deniz için karakoldaki yalnızlık duvarı daha da yükseldi. Diğer subaylar ve astsubaylar, Yüzbaşı Erdem’in gücünden korktukları için genç teğmenden uzak duruyorlardı. Yüzbaşı, Deniz’i en zorlu, en gereksiz görevlere vererek onu yıldırmaya çalışıyordu.
Ancak Deniz, pes etmedi. Herkesin görmezden geldiği küçük detayları not almaya devam etti. Yüzbaşı Erdem’in, karakolun kışlık yakıtını sivil bir kamyonete yükletip gece karanlığında gönderdiğini fark etti. O an, şüpheleri kesinliğe dönüştü. Yüzbaşı, karakolun kaynaklarını zimmetine geçiriyordu.
Bu, sadece bir disiplin suçu değil, aynı zamanda vatana ihanetti. Kış bastırırken yakıt ve erzak eksikliği, karakoldaki 80 askerin hayatını tehlikeye atıyordu.
Deniz, durumu rapor etmesi gerektiğini biliyordu. Ancak Yüzbaşı Erdem’in, üst komutanlarla yakın ilişkileri vardı ve genç bir teğmenin sözüne kimin inanacağı meçhuldu. Üstelik, Yüzbaşı’nın odasında, raporları sakladığı kilitli bir çelik kasa vardı. Kanıt olmadan konuşmak, intihar etmekle eşdeğerdi.
Bir gece, karakolun dışındaki nöbeti sırasında, Deniz bir karar verdi. Kanıtları bulacaktı.
Ertesi gün, Yüzbaşı Erdem, rutin bir toplantı için ilçe merkezine gitti. Deniz, bu fırsatı değerlendirmeliydi. Yüzbaşının odasına girdi. Çelik kasa, duvarın dibinde, tehditkar bir sessizlikle duruyordu.
Deniz, kasayı açmak için yasal bir yetkisi olmadığını biliyordu. Ancak vicdanı, yasalara uymaktan daha yüksek sesle bağırıyordu. Birkaç dakika sonra, kapıyı zorlamanın imkansız olduğunu anladı.
Tam umudu tükenmek üzereyken, gözü masanın üzerindeki bir anahtarlığa takıldı. Anahtarlıkta, kasaya ait olabilecek, diğerlerinden farklı, küçük bir anahtar vardı. Yüzbaşı Erdem, aceleyle çıkarken anahtarı unutmuştu.
Deniz’in elleri titreyerek anahtarı aldı ve kasaya yaklaştı. Anahtar, yuvaya tam oturdu. Bir tık sesiyle kasanın kapısı açıldı.
İçeride, beklediği gibi, ikmal defterleri, sahte faturalar ve en önemlisi, Yüzbaşı Erdem’in üst komutanlara gönderdiği, karakolun ikmal durumunun ‘kusursuz’ olduğunu belirten mühürlü raporlar vardı. Deniz, bu belgelerin fotoğraflarını çekmeye başladı.
Ancak tam o sırada, karakolun telsizinden gelen acı bir ses odayı doldurdu:
“Karakol! Karakol! Acil durum! 5 numaralı devriye, sızma girişimiyle karşılaştı. Yoğun ateş altındayız! Mühimmatımız tükeniyor!”
Deniz’in kalbi göğüs kafesini zorladı. 5 numaralı devriye, Yüzbaşı Erdem’in sahte raporları yüzünden eksik mühimmatla gönderdiği ekipti.
Deniz, elindeki kanıtları çantasına attı ve hızla telsizin başına geçti. “Burada Teğmen Deniz! Durum ne?”
Devriye komutanı Astsubay Ali’nin sesi nefes nefese geliyordu. “Teğmenim, mühimmat sandıklarımız boş çıktı! Yüzbaşının dediği gibi dolu değillerdi! Geri çekilmek zorundayız ama yaralılarımız var!”
Deniz, Yüzbaşı Erdem’in yokluğunda karakolun komutasını devralmak zorundaydı. Önünde iki seçenek vardı: Ya kanıtları alıp güvenli bir şekilde kaçacak ve adaleti sağlayacaktı, ya da kanıtları riske atıp askerlerini kurtaracaktı.
Tercihi anında belli oldu.
“Ali, beni dinle. Hemen geri çekilmeye başla. Ben size destek ateşi sağlamak için hazırlık yapıyorum. 1 numaralı depoda özel mühimmat sandıkları var. Onları alıp size geleceğim. Bekle!”
Deniz, hızla silah deposuna koştu. Normalde kapalı olması gereken özel mühimmat deposunun kilidi, Yüzbaşı Erdem’in talimatıyla Aslı Çavuş tarafından kırılmış ve mühimmatın bir kısmı da çalınmıştı. Ancak Deniz, kalan son sandıkları buldu.
Bir manga asker topladı. Hepsi şaşkın ve korkaktı, çünkü Yüzbaşı Erdem’in emri olmadan hareket etmek disiplin suçu demekti.
“Askerler! Yeminimiz nedir? Vatan ve silah arkadaşlığı! Şimdi 5 numaralı devriyeyi kurtarmaya gidiyoruz. Emirlere uymayanlar daha sonra hesap verecek. Ama şimdi, göreve!”
Deniz, askerleri motive etti ve karakolun en hızlı aracıyla, yoğun kar fırtınasına rağmen devriye bölgesine doğru yola çıktı.
Çatışma bölgesine ulaştıklarında, manzara korkunçtu. Astsubay Ali ve ekibi, son mermileriyle mevzilenmiş, canlarını zor kurtarıyordu.
Deniz, soğukkanlılıkla mangasını mevzilendirdi ve destek ateşi açtı. Yeni mühimmatın gelmesiyle devriye ekibi moral buldu. Deniz, bizzat çatışmanın içine girerek yaralı askerleri güvenli bölgeye taşıdı.
Çatışma, karakoldan gelen takviye ekiplerinin de yardımıyla kısa sürede sona erdi. Düşman püskürtülmüş, yaralılar kurtarılmıştı. Ancak karakola döndüklerinde, Yüzbaşı Erdem de geri gelmişti.
Yüzbaşı Erdem, öfkeden kıpkırmızı kesilmişti. “Teğmen Deniz! Hangi cüretle benim yokluğumda komutayı devraldın ve benden habersiz operasyon düzenledin?”
Deniz, yorgun ama dimdik durdu. Elindeki çantayı Yüzbaşı’nın masasına bıraktı.
“Komutanım, görevimi yaptım. Askerlerimin hayatını kurtardım. Ve şimdi, sizin de hesap verme zamanınız geldi.”
Deniz, çantayı açtı ve içindeki belgeleri Yüzbaşı Erdem’in önüne serdi. Sahte raporlar, zimmet kayıtları ve yakıt satış faturaları.
“Bu belgeler, sizin bu karakolun kaynaklarını çaldığınızı ve askerlerimizin hayatını tehlikeye attığınızı kanıtlıyor. 5 numaralı devriye, sizin yüzünüzden neredeyse ölüyordu.”
Yüzbaşı Erdem’in yüzü bembeyaz oldu. Otoriter duruşu bir anda çöktü.
Olay, kısa sürede üst komutanlığa ulaştı. Yüzbaşı Erdem, derhal görevden alındı ve askeri mahkemeye sevk edildi.
Teğmen Deniz’in cesareti ve dürüstlüğü, karakolda bir dönüm noktası oldu. Artık o, sadece idealist bir teğmen değil, aynı zamanda karakolun vicdanıydı.
Bir hafta sonra, karakol komutanı olarak atanan Albay Demir, Deniz’i odasına çağırdı.
“Teğmen,” dedi Albay, “Yüzbaşı Erdem’in yaptıklarını ortaya çıkarma cesaretin, bu üniformanın onurunu kurtardı. Senin gibi subaylara ihtiyacımız var.”
Deniz, Albay’ın sözleri karşısında duygulandı. “Komutanım, ben sadece yeminime sadık kaldım.”
Albay gülümsedi. “Biliyorum. Ama bazen, en büyük savaş, düşmanla değil, kendi içimizdeki gölgelerle ve sistemin getirdiği yozlaşmayla yapılır. Sen o savaşı kazandın.”
Deniz, o gün karakolun avlusuna çıktığında, askerlerin ona olan bakışlarının değiştiğini fark etti. Artık korkuyla değil, saygıyla bakıyorlardı.
Genç teğmen, karakolun bayrağına baktı. Rüzgarda gururla dalgalanıyordu. O biliyordu ki, gerçek güç rütbede ya da silahta değil, doğru olanı yapma cesaretinde ve gölgedeki yemine sadık kalmaktaydı.
Bu, Teğmen Deniz’in hikayesiydi. Bir askerin, en zorlu koşullarda bile dürüstlüğün ve adaletin sönmez bir ışık olabileceğini kanıtladığı hikayesi.