Askeri Plakalı Araç – Gizli Rüşvet Ağı – Paşa’nın Bir Sorusu Oyunu Nasıl Bozdu?
.
.
Askeri Plakalı Araç – Gizli Rüşvet Ağı – Paşa’nın Bir Sorusu Oyunu Nasıl Bozdu?
Haziran ayının ortası, Ankara adeta bir fırın gibi yanıyordu. Sıcak, asfaltı erimeye yüz tutmuş, yükselen buhar havayı daha da boğucu bir hale getiriyordu. Şehir, her zamanki gibi kaotik bir trafiğin içinde sıkışıp kalmıştı. Atatürk Bulvarı, başkentteki ana arterlerden biri, her zaman olduğu gibi kilitlenmişti. Herkesin bir acelesi vardı, kimse bir saniye bile kaybetmeye tahammül edemiyordu.
Bu kalabalığın içinde askeri plakalı siyah bir makam aracı, sakin bir hızda ilerliyordu. Direksiyonun başındaki adam 50’li yaşlarının sonlarında, yapılı bir adamdı. Yüzü yılların güneşinde ve zorlu arazilerde yanmış bronz bir renk almıştı. Gözleri bir kartalınki kadar keskin ve deliciydi. Dimdik oturuyor, elleri direksiyonu çelik bir mengeneyle kavrar gibi tutuyordu. O adam, Ankara’daki zırhlı tugaylardan birinin komutanı olan Tuğ General Altangürsoy’du.

Hayatının büyük bir kısmını sınır ötesi operasyonlarda geçirmiş, en çetin çatışmaların ortasında sayısız tehlikeden sağ çıkmış, stratejik savunma kuvvetleri içinde saygın konumlardan birine yükselmişti. Onun için disiplin, pazarlığa açık olmayan mutlak bir kuraldı. Ancak bugün, kurallara uyan bir askerin şehri geçişi, her zamankinden farklı bir hale bürünmüştü.
Kızılay Meydanı’na yaklaşırken, trafik ışıklarının hemen öncesinde bir çevirme noktası kurulmuştu. Genç bir trafik polisi, yolun ortasına doğru bir adım atarak elindeki düdüğü öttürdü. Düdüğün tiz sesi, motor gürültülerini bir anlık olarak bastırdı. Tuğ General Altangürsoy kaşlarını hafifçe çattı. Yavaşlayarak aracını sağ şeride çekti ve aracın durmasını sağladı.
Araç durduğunda, camı indirdi. Dışarıdaki cehennem sıcağı, içeriye dolan serin havanın etkisini yok etti. Cehennem gibi bir sıcaklık, içerideki klimanın serinliğini bir anda yok etmişti. İçeriye egzoz kokusu ve yanık asfaltın kokusu dolmuştu. Üzerindeki üniforması terden sırlı sıklam olmuş genç polis memuru araca doğru yaklaştı. Uzun boylu, esmer tenliydi, ancak yüzündeki sert ifade, taş gibi, duygusuzdu.
Aceleci ve baştan savma bir selam verdikten sonra, tok ve emredici bir sesle konuştu. “Beyefendi, ehliyet ve ruhsatınızı alabilir miyim lütfen? Hatalı sollama yaptınız ve hız limitini açtınız.” Tuğ General Altangürsoy, başını hafifçe kaldırarak gözlerini doğrudan polis memurunun gözlerine dikti. Sessiz bir öfke, ama aynı zamanda derin bir sorgulama vardı.
Sakin bir şekilde, torpido gözünü açtı, belgeleri çıkardı ve camdan uzatarak, “İhlal yaptığımdan emin misin evlat?” diye sordu. Sesi sakin ama bir o kadar da ağırlığı olan bir tondaydı. Genç komiser Burak Çetin, iki yıl önce akademiden mezun olmuştu. Bu tok ve sorgulayıcı sesi duyduğunda bir an duraksadı. Bu ses, daha önce trafikte durdurduğu hiçbir sürücüde rastlamadığı bir otoriteye sahipti. Ama genç polis, kendine güvenerek, gözlerini belgelere indirip kontrol etmeye başladı.
“Şerit ihlali, hız sınırını aşma, sinyal vermeden sağa dönüş… Yönetmelik gereği idari para cezası uygulamak zorundayım,” dedi Burak. Tuğ General Altangürsoy, itiraz etmeyi gereksiz gördü. Zaten her şeyin yolunda olduğunu biliyordu. Hızını aşmamış, şeridinden çıkmamış ve her dönüşte sinyalini vermişti. Yıllarca süren askeri kariyerinde, soğukkanlı kalmayı ve fevri hareket etmemeyi öğrenmişti. Ancak genç polisin aceleci tavrı, onu şüpheye düşürmüştü. Bir şeyler yolunda gitmiyordu.
“Makbuzu yaz, imzalarım,” dedi Altangürsoy, ama bir ekleme yaptı: “Ama bu duruma ilişkin resmi bir şikayet dilekçesi de sunacağım, bilmeni isterim.” Genç polisin gözlerinde bir panik belirdi. Bu Tuğ General Altangürsoy’du; ordudaki yolsuzlukla mücadele eden, tanınan bir komutandı. Altanpaşa’nın ismini duyduğunda, polis memuru biraz daha dikkatli davranmaya başladı. Ancak Altanpaşa, “Biz sadece işimize odaklanalım,” diyerek tansiyonu düşürdü.
Yavaşça, trafikteki diğer araçlara karışan askeri makam aracı, Çek polisinin yüzünde bir şaşkınlık ifadesi bırakmıştı. Burak, o an hiç beklemediği bir şey yapmıştı. Çünkü o an, sadece bir trafik cezası değil, çok daha derin bir yolsuzluk ağının başlangıcıydı. Akşam olup Burak Çetin, yalnız başına kaldığı evinde, yaşadığı şoku zihninde işlemeye başlamıştı.
Bu sırada, İçişleri Bakanlığı’nda gizli bir soruşturma başlamıştı. Murat Sönmez ve Fatih, özel bir operasyonla bu ağı çözmek için harekete geçmişlerdi. Zarfın içinde bir miktar rüşvet parası vardı ve işler yavaşça içinden daha büyük bir pisliğin sızdığı bir ağ halini alıyordu.
Ve en sonunda, Burak’ın gözaltına alınması, rüşvet ağının devrilmesinin anahtarı oldu. Hakan Demir, Kenan Aksoy’un başını almak için özel bir plan yapmıştı. Bu ağın içinde yer alan herkes, karanlık işlerinin ortaya çıkmasından korkuyordu.
Tuğ General Altangürsoy, soruşturmayı başlatıp Kenan Aksoy’un izini sürerken, Adaletin bu yozlaşmış sistemi yeniden temizleyeceği günü bekliyordu. Tüm detaylar ortaya çıktıktan sonra, her şeyin sıfırlanacağını bildi. Ve bu basit trafik çevirmesi, bir rüşvet zincirinin sona erdiği an oldu.
Ertesi sabah, Burak Çetin, polis memurlarıyla birlikte cezaevine teslim edildi. Kendisi için her şeyin sonu gelmişti. “Bir ceza makbuzunun küçük bir şey olduğunu düşünmüştüm ama bir anda her şey değişti,” diyerek ifadesini verdi.
Bu devasa yolsuzluk ağı, Altangürsoy ve ekibi tarafından temizlenmişti. Bu hikaye, bir adamın dürüstlüğünü savunurken, ceza makbuzunun arkasında açığa çıkan büyük bir yolsuzluk ağını göstermektedir.