“Atın denize.” Yunan albay emri verdi; hatasını fark ettiğinde artık çok geçti.

“Atın denize.” Yunan albay emri verdi; hatasını fark ettiğinde artık çok geçti.

.
.

Ege’nin Bozkurdu

“Atın denize.” Yunan albay emri verdi; hatasını fark ettiğinde artık çok geçti. HNS Ares Destroyeri’nin güvertesinde ölümcül bir sessizlik hüküm sürüyordu. Elleri arkasından özel bir polimer kelepçeyle bağlı, alnından sızan kan yüzünde bir yol çizmişti. Yüzbaşı Alparslan Demir dizlerinin üzerindeydi ama başı dikti. Gözlerinde ne bir korku ne de bir endişe vardı; sadece Ege denizinin fırtına öncesi dinginliğini andıran sarsılmaz bir kararlılıkla karşısındaki Yunan albayının parlak rugan botlarına bakıyordu.

Albay Stavros Kallis, ütüsü jilet gibi askeri üniforması ve küstah tavrıyla gücün ve kibrin canlı bir heykeli gibiydi. Esirine tepeden bakarken dudağının kenarında alaycı bir gülümseme belirdi. Kitaplardan öğrendiği aksanlı ve ruhsuz Türkçesiyle, cesur bir askerin kariyerini burada, okyanusun ortasında, hiçbir kaçış umudu olmadan sonlandırmasının ne kadar yazık olduğunu söyledi. Son bir lütufmuş gibi adını ve birliğini sordu. Etraflarını saran Yunan denizcileri ellerinde tüfekleriyle bir çember oluşturmuşlardı ama gözlerinde hayretten başka bir şey yoktu. Daha önce ölüme bu kadar yakınken böylesine korkutucu bir sükuneti koruyabilen bir esir görmemişlerdi.

Alparslan cevap vermedi. Sadece yavaşça başını kaldırdı. Güvertenin soğuk projektör ışığının yüzüne vurmasına izin verdi. Dudakları hafifçe yukarı kıvrıldı ama bu bir neşe gülümsemesi değildi. Saf bir meydan okumaydı. Bu gülümseme Albay Kallis’in kaşlarını çatmasına neden oldu. Kendine olan sarsılmaz güveni görünmez bir iğneyle delinmiş gibiydi. Etraftaki denizciler fısıldaşmaya başladı. Ölmek üzere olan bir adamın onlarla nasıl alay edebildiğini anlayamıyorlardı. Alparslan’ın sessizliği en ağır küfürlerden veya yalvarışlardan daha korkutucuydu; onların gücünü anlamsız kılıyordu.

Atın denize.” Yunan albay emri verdi; hatasını fark ettiğinde artık çok  geçti. - YouTube

Kallis’in yanında duran asubay başçavuş Nikolaos Petrakis, bu durumdan gözle görülür bir şekilde rahatsız olmuştu. Alparslan’ın hemen yanına, güvertenin paslı zeminine tükürdü. “Suyla oynamak mı istiyorsun? Ha, o zaman sana yüzmeyi öğreteyim!” diye kükredi. Bu sözlerin ardından ağır askeri botunu savurarak Alparslan’ın göğsüne olanca gücüyle bir tekme indirdi. Darbenin şiddeti Alparslan’ın bedenini geriye, tırabzanların üzerinden fırlatıp karanlık boşluğa savurdu. Bedeninin suya çarpma sesi, dalgaların ve geminin motor gürültüsünün arasında kaybolup giden küçük bir çap sesinden ibaretti.

Bir an için Alparslan’ın dünyası altüst oldu. Yıldızlarla dolu gökyüzü ve zifiri karanlık deniz göz açıp kapayıncaya kadar yer değiştirdi. Sonra her şey tek bir renge, mutlak bir siyaha büründü. Bedenini yutan buz gibi su, kemiklerine işleyen bir soğuklukla tüm duyularına saldırdı. Ciğerlerindeki son oksijen zerresini çalmaya çalıştı. Suyun basıncı göğsünü sıkıştırıyor, kulakları denizin uğultusuyla çınlıyordu. Yukarıda HNS Ares’in ışıkları giderek küçüldü ve sonunda kayboldu. Onu bu sonsuz uçurumda tek başına bıraktı.

Hayatta kalma içgüdüsü beyninde çığlıklar atıyor, onu çırpınmaya, paniğe kapılmaya zorluyordu. Ama binlerce saatlik eğitimle çelikleşmiş disiplini, içgüdülerinden daha güçlüydü. Alparslan vücudunu serbest bırakmaya zorladı. Daha da derine batmasına izin verdi. Gözlerini kapattı. Kalp atışlarını yavaşlatmaya, her bir değerli oksijen molekülünü korumaya odaklandı. Suyun dibinin zifiri karanlığında ve neredeyse mutlak sessizliğinde harekete geçti. Bilekleri neredeyse fark edilemeyecek kadar yavaş bir şekilde dönüyordu. Polimer kelepçe etini kesiyordu ama acıyı umursamadı. Düğümü yavaşça gevşetmek için suyun basıncını ve özel bir tekniği kullanıyordu. Geçen her saniye bir asır gibiydi. Ciğerleri yanmaya başlamıştı. Vücudu umutsuzca hava istiyordu. Bilinci kaybolmak üzereyken, son düğümün çözülmesiyle hafif bir tık sesi duyuldu. Elleri serbest kalmıştı.

Anında vücudunu dengelemek, suda asılı kalmak için ellerini kullandı. Hemen yüzeye çıkmadı. Gözlerini açtı. Karanlığa alışmalarını sağladı. Düşmanının nerede olduğunu bilmesi gerekiyordu. Ve daha da önemlisi, bir plana ihtiyacı vardı. O bir kenara atılmış bir av değildi. O kendi av sahasına geri bırakılmış bir avcıydı. Suyun derinliklerinden yukarı baktığında HNS Ares destroyeri devasa bir yüzen şehir gibiydi. Yıldızları bile örten muazzam bir karaltı. Zaptedilemez bir çelik canavar. Atlı başında olan herkes en ufak bir hayatta kalma şansı için olabildiğince uzağa yüzmeyi seçerdi. Ama Alparslan’ın zihninde mantık ve intikam ateşi bir olmuştu. Gitmek bir seçenek değildi. Sadece intikam almak için değil, aynı zamanda yarım kalan görevini tamamlamak için geri dönmeliydi. O gemi bir tehditti ve onu etkisiz hale getirmeliydi.

Yüzmeye başladı ama yüzeye doğru değil, gemiye doğru. Derin deniz avcıları gibi sessiz ve etkili bir şekilde hareket ediyordu. Yapısını aşağıdan analiz etti. Devasa gövde, suyu karıştıran iki devasa pervane. Ve sonra onu gördü. Sadece bir su altı savaş uzmanının fark edebileceği ölümcül bir zayıf nokta: Soğutma suyu emme borusunun ağzı. Geminin dibine yakın, deniz suyunun motorları soğutmak için korkunç bir güçle içeri çekildiği devasa bir delik. Bu bir intihar yoluydu. Çıkışı olmayan bir giriş. Alparslan tereddüt etmedi. Kalan az miktardaki havayla derin bir nefes aldı. Tüm gücünü kaslarına topladı. Emme borusunun ağzına doğru atıldı. Küçük bedeni, milyarlarca dolarlık savaş makinesinin korkunç çekim gücüyle karşı karşıyaydı. Su akıntısı onu yakaladı. Makine seslerinin giderek yükseldiği zifiri karanlık bir tünele çekti. Yolun sonunda onu neyin beklediğini bilmiyordu. Sadece oyunun daha yeni başladığını biliyordu. Gemi onu denize atmıştı ve şimdi o, kaos tohumları ekmek için geminin tam kalbinden yükselecekti.

Su akıntısı Alparslan’ı sıcak ve yağlı bir suyla birlikte borunun diğer ucundan dışarı fırlattı. Yardımcı bir makine dairesinin metal ızgara zeminine düştü. Ciğerlerindeki mazot kokulu suyu dışarı atmak için şiddetle öksürdü. Etrafındaki hava boğucu ve sıcaktı. Pistonların ve türbinlerin sağır edici senfonisi durmaksızın kulaklarında uğulduyordu. Hemen ayağa kalkmadı. Bir süre hareketsiz yattı. Gözlerini kapattı. Dinlenmek için değil, hissetmek için. Geminin ritmini dinledi. Çelik zeminden yayılan her titreşimi hissetti. Onu ezberledi, öğrendi. Bu canavar yaşıyordu ve onun kalp atışlarını anlaması gerekiyordu.

Yeni ortama alıştıktan sonra doğruldu. Vücudu sızlıyordu ama iradesi her zamankinden daha keskindi. Düşmanın karnındaydı. Borular, kablolar ve makinelerden oluşan bir labirent. Bilgiye ihtiyacı vardı, bir silaha ihtiyacı vardı. Ve en önemlisi, düşmanın özgüvenini korkuya dönüştürmesi gerekiyordu. İlk hedefi zihninde netleşti: Özel harekat savaşının temel bir kuralı, yılanın başını ezmeli. Onu kör ve sağır bırakmalıydı. Geminin iletişim merkezini bulmalıydı. Ayağa kalktı. Çelik gövdenin derinliklerine doğru bir hayalet gibi süzüldü. İyi aydınlatılmış, geniş ana koridorları seçmedi. Onun yolu dikey teknik merdivenler, motor dairelerinin üzerinden geçen dar yürüme yolları ve devasa elektrik panolarının arkasındaki karanlık boşluklardı. Gemi ne kadar modernse, yardımcı sistemleri o kadar karmaşıktı ve bu onun avantajıydı. Neredeyse mutlak bir sessizlik içinde hareket ediyordu. Ayak sesleri geminin dinmeyen gürültüsüne karışıyordu. Her dönemeçte, her kapıda bir saniye durdu. Dinledi, hava akımını hissetti. Bir yaşam belirtisi aradı.

Çok geçmeden aradığını buldu. Diğerlerinden çok daha sıkı korunan bir koridor. Tam teçhizatlı iki Yunan deniz piyadesi, güçlendirilmiş bir çelik kapının önünde nöbet tutuyordu. Alparslan bir duvar girintisinin gölgesine saklandı ve onları yaklaşık 5 dakika boyunca izledi. İkisinin de aynı anda kör bir noktaya sırtını döndüğü kısa bir anı yakaladı. Gölgelerden fırladı, tek bir ses çıkarmadan iki askeri de etkisiz hale getirdi. Güvenlik kartlarını ve susturuculu bir tabancayı aldı. Çelik kapıyı açıp içeri girdi. İletişim merkezi, mavi ışıklarla yanıp sönen sunucu sıralarıyla dolu soğuk bir odaydı. Burası geminin sinir sistemiydi. Onu dış dünyaya bağlayan yerdi. Burayı yok etmek çok kolay ve çok gürültülü olurdu. Onun başka bir planı vardı.

Kemerinden su geçirmez bir kılıf içinde sakladığı küçük bir cihaz çıkardı. Kendi karasularını ihlal etme cüretini gösterenler için hazırladığı bir veda hediyesiydi. Cihazı ana sunucunun portuna taktı. Yakındaki kontrol ekranında anında baş döndürücü bir hızla akan kod satırları belirdi. Dijital bir yılan sisteme süzülüyordu. Yok etmek için değil, kontrolü ele geçirmek için. Birkaç saniye sonra görevi tamamlanır tamamlanmaz cihazı çıkardı ve gölgelere geri çekildi. Etkisi neredeyse anında hissedildi. Her zamanki alarmlardan farklı, kulak tırmalayan bir siren sesi tüm gemide yankılanmaya başladı. Beyaz ışıklar söndü. Yerini savaş alarm sisteminin ürkütücü kırmızı ışığı aldı. Geminin derinliklerinden gümbürtüler gelmeye başladı. Bunlar gemiyi küçük hapishanelere bölen parmak kalınlığındaki çelik güvenlik kapılarının kapanma sesiydi.

Köprü üstünde kaos hüküm sürüyordu. Subaylar birbirlerine dış iletişim kaybı, GPS sistemindeki parazitlenme ve dahili güvenlik sisteminin otomatik olarak Abluka protokolünü devreye soktuğuna dair raporlar bağırıyorlardı. Albay Kallis bu fırtınanın ortasında duruyordu. O her zamanki küstah yüzü şimdi kaskatı kesilmişti. Büyük ekrana baktı. Geminin şeması, mühürlenmiş bölgelerin kırmızı çizgileriyle doluydu. Bu abluka rastgele değildi. Köprü üstünü motor dairelerinden ve cephanelikten izole etmek için mükemmel bir şekilde hesaplanmıştı. Bu bir teknik arıza değildi. Bu titizlikle planlanmış bir saldırıydı. Kallis, denize attığı adamın sıradan isimsiz bir asker olmadığını fark etti. Bir uzmana karşı savaşıyordu. Kuzu ağılına sızmış ve kapıyı kendi elleriyle kilitlemiş bir kurda karşı. Kallis’in kibri yok oldu. Yerini soğuk ve acımasız bir odaklanmaya bıraktı. Bunun artık basit bir av olmadığını biliyordu. Kendi gemisinde bir hayatta kalma savaşıydı. Etrafındaki panik dolu raporları bir el hareketiyle susturdu. Sesi, diğer tüm kaotik sesleri bastıracak kadar net ve otoriter bir şekilde yükseldi. Güvenlik subayına, sesinde en ufak bir tereddüt olmadan emir verdi: “Hepaestus protokolünü etkinleştirin. Tüm hızlı müdahale ekibini salın. Bu geminin her santimini arayın. Onu canlı istiyorum. Kim olduğunu bizzat öğrenmek için.”

HNS Ares’in köprü üstünde başlangıçtaki kaos yerini gergin ve ölümcül bir düzene bırakmıştı. Albay, geminin şemasının karmaşık parametreleri gösterdiği devasa taktik ekranın önünde duruyordu. Hepaestus protokolünü, Yunan donanmasının en gelişmiş dahili sızma karşıtı sistemini etkinleştirmişti. Hepaestus, cehennemi koruyan ateş tanrısı, Kallis’in şu anki stratejisi gibiydi. Birinci kozu teknolojiydi. Gemideki tüm ısı, ses ve hareket sensörleri maksimum hassasiyete ayarlandı. İkinci kozu çevreydi. Her bölgeyi mühürleyebilir, hava basıncını veya sıcaklığı değiştirebilirdi. Ve üçüncü, en tehlikeli kozu ise avcılarıydı. Merkezdeki cephanelikte Deniz Piyade Astsubay Başçavuşu Nikolaos Petrakis, ekibine son emirlerini kükrüyordu. Petrakis, kas ve öfkeden oluşmuş hareketli bir dağ, dar kentsel savaşlarda tecrübeli, kıdemli bir askerdi. Hızlı müdahale ekibi 6 kişiden oluşuyordu. Hepsi modüler saldırı tüfekleri, duvar arkası görüş gözlükleri ve doğrudan Kallis’e bağlı iletişim sistemleriyle tepeden tırnağa silahlanmıştı. Onlar için bu sadece bir fare avıydı. Petrakis tüfeğine sertçe vurdu. Ekibine bu Türk hayaletini yakalayacaklarını ve güvertedeki kadar cesur olup olmadığını göreceklerini söyledi.

Alparslan değişikliği anında hissetti. Gemi artık sessiz değildi. Aktifleşen sensörlerin hafif tıslamasını duyuyor, havalandırma kanallarındaki hava akımının aniden yön değiştirdiğini hissediyordu. Soğuk çelik duvarlar sanki onu izliyor, her nefesini dinliyordu. Artık avcı olmadığını biliyordu. En azından şu an için, şimdiye kadar karşılaştığı en karmaşık tuzağın içindeki av olmuştu. Oyun yeni bir seviyeye yükselmişti ve en küçük hata bile hayatına mal olacaktı. Elindeki tabancayı sıktı. Gözleri her karanlık köşeyi taradı.

Petrakis’in ekibi mekanik bir hassasiyetle hareket ediyordu. Billerindeki tablete bağlı bir ekranda Alparslan’ın ısı sinyalini gösteren kırmızı bir nokta belirmişti. Hedefe yaklaşıyorlardı. Petrakis ekibine dağılmaları için işaret verdi. Sinyalin sabit durduğu bir teknik odanın kapısını kırmaya hazırlandılar. Ama kapıyı tekmeleyerek açtıklarında, içeride sadece patlamış, yoğun bir sıcak buhar püskürten bir buhar borusu vardı. Gördükleri ısı sinyali sadece bir aldatmacaydı. Alparslan geminin kendi sistemini kullanarak sahte bir hedef oluşturmuş, kendisi ise dakikalar önce bir bakım tüneline sızmıştı. Kovalamaca devam etti. Alparslan sürekli hareket halindeydi. Hiçbir yerde çok uzun kalmıyordu. Kargo ambarları, yardımcı makine daireleri arasında süzülen bir hayalet gibiydi. Avcı ekibinden her zaman bir adım öndeydi.

Köpü üstünde Kallis, Petrakis’in ekibinin başarısızlıkları yüzünden öfkeli değildi. Aksine dikkatle izliyordu. Alparslan’ın şema üzerindeki rotasına baktı ve bir düzen fark etti. Sızan kişi her zaman alt katlara doğru hareket ediyor, ortak yaşam alanlarından kaçınıyor ve her zaman karmaşık yapılara sahip yerler arıyordu. Panik içinde kaçmıyordu. Bir amaç doğrultusunda hareket ediyordu. Kallis gülümsemeye başladı. Avını anlamıştı. Kapıları mühürleme emri vermeye başladı. Yakalamak için değil, yönlendirmek için. Petrakis ve ekibi doğrudan Kallis’ten yeni talimatlar aldı. Artık sinyali takip etmiyorlardı. Bunun yerine potansiyel kaçış yollarını tıkamaya başladılar. Alparslan’ın arkasından birbiri ardına çelik kapılar kapandı. Seçeneklerinin azaldığını fark etti. Mühürlenmemiş tek bir alana doğru sürülüyordu: Geminin ana kargo ambarına giden uzun bir koridor. Bunun bir tuzak olduğunu biliyordu ama gidecek başka yolu yoktu. Baskı onu ileriye, hazır bekleyen canavarın ağzına doğru itiyordu.

Son kapıyı tekmeleyerek açtı ve geniş kargo ambarına daldı. Anında tavandaki onlarca yüksek güçlü projektör yandı, karanlığı göz kamaştırıcı beyaz bir ışık seline çevirdi. Aynı anda arkasındaki kapı gümbürtüyle kapandı. Kısılmıştı. Alparslan, etrafı düzenli bir şekilde istiflenmiş kargo konteynerleriyle çevrili, saklanacak tek bir yerin olmadığı boş bir alanın ortasında duruyordu. Gözlerini kıstı, parlak ışıkların arasında düşmanı bulmaya çalıştı. Mükemmel bir şekilde tuzağa düşmüştü. Ambarın her yerinde Petrakis’in güçlendirilmiş sesi yankılandı. Keyifli bir kahkaha attı. Küçük hayaletin saklanacak yeri kalmadığını, saklambaç oyununun bittiğini söyledi. Amerika Birleşik Devletleri deniz piyadelerinin gücüyle başa çıkabileceğini düşündüğü için Alparslan’ın aptallığıyla alay etti. Bu sözler rakibin moralini bozmak, son darbeyi vurmadan önce umutsuzluk tohumları ekmek için tasarlanmıştı. Ama Alparslan sadece dimdik durdu. Başı dik bir şekilde bekledi. Bunun son olmadığını, sadece başka bir perdenin başlangıcı olduğunu biliyordu.

Petrakis hala monoloğunu sürdürürken köprü üstünden başka bir emir iletilmişti. Kallis’in sesi Petrakis’in kulaklığında çınladı. Soğuk ve duygusuzdu. Her şeyi kameralardan izlemişti. Avın kafese girdiğini görünce Kallis kısa bir cümle kurdu. Tüm oyunu bitiren bir cümle: “Suyu seviyormuş. Bırakın dileği gerçek olsun. Ambarı suyla doldurun.” Son emir yankılandı ve tavanın üzerindeki devasa borulardan deniz suyu kükreyerek ambarın içine boşalmaya başladı. Su sesi vahşi bir hayvan gibi kükrüyor, tavandan dökülen soğuk suyun korkunç gücü ambar zeminini hızla bir girdaba çeviriyordu. Alparslan bu güce karşı koymadı. Akıntının kendisini sürüklemesine izin verdi. Dev bir kargo konteynerinin arkasına saklanmak için akıntıyı kullandı. Nefesini tuttu ve dinledi. Dökülen suyun sesi, basınç altında inleyen metalin sesi ve yeni bir ses: Gıcırdayan kabloların sesi. Düşman geliyordu. Kallis’in onu sadece boğmayacağını, öldüğünden emin olmak için adamlarını göndereceğini biliyordu.

Yüksekteki bir kapaktan dört kara gölge iplerle aşağı kaymaya başladı. Bunlar Petrakis’in ekibinden geri kalan deniz piyadeleriydi. Su altı savaş ortamı için tam teçhizatlıydılar. Kapalı devre solunum sistemli maskeler, gece görüş gözlükleri ve özel silahlar. Suyun üzerindeki metal bir yürüme yoluna indiler ve zaten kafese kapatılmış bir avcının özgüveniyle hareket ediyorlardı. Tüfeklerini yükselen suya doğrulttular. Umutsuzca çırpınan bir vücut izi aradılar. Tam o sırada su seviyesi açıkta kalmış bir elektrik bağlantı kutusuna ulaştı. Büyük bir kıvılcım demeti fışkırdı. Ardından küçük bir patlama sesi geldi ve ambardaki tüm projektörler söndü. Her şey neredeyse mutlak bir karanlığa gömüldü. Geriye kalan tek ışık, kısa devre yapan elektrik devrelerinden gelen zayıf parlamalar ve askerlerin gece görüş gözlüklerinden yayılan ürkütücü yeşil ışıktı. Ortam değişmişti. Demir kafes artık göremedikleri bir canavarın evi olan ölümcül bir bataklığa dönüşmüştü.

Su seviyesi artık bellerine kadar gelmişti. Bir asker dikkatlice yürüme yolundan indi. Suyun içinde şapırdatarak ilerledi. Tüfeği karanlık suya dönüktü. Altında süzülen gölgeyi hiç hissetmedi. Aniden sudan sessizce bir kol çıktı. Ayak bileğini kavradı ve onu aşağı çekti. Asker sadece boğuk bir ses çıkarabildi ve suyun içinde kayboldu. Kalan üç asker irkildi. Sadece suyun şiddetle köpürdüğünü ve sonra tekrar sessizleştiğini gördüler. Nadiren hissettikleri bir duygu olan korku zihinlerine sızmaya başladı. Kaotik bir katliama dönüşmüştü. Alparslan bulanık suyun içinde bir hayalet gibiydi. Ağır askeri teçhizatları içindeki askerlerin asla sahip olamayacağı bir çeviklikle hareket ediyordu. Gemi duvarından söktüğü bir metal çubuğu silah olarak kullanıyor, aşağıdan onların korunmasız zayıf noktalarına saldırıyordu. Askerler suya rastgele ateş etmeye başladı. Ama mermiler sadece zararsız su sütunları oluşturuyor ve konteyner duvarlarından sekerken metalik bir vızıltı çıkarıyordu. Göremedikleri, duyamadıkları bir düşmanla savaşıyorlardı.

Alparslan, savunma için sırt sırta vermiş iki askerin tam arkasında yüzeye çıktı. İlk askerin tabancasını ele geçirmişti. Gece görüş gözlüklerinin zayıf noktasının ani ışık kaynakları olduğunu çok iyi biliyordu. Ateş etmedi. Silahını yakındaki hala kıvılcımlar saçan elektrik panosuna doğrulttu ve tetiği çekti. Daha büyük bir patlama sesi duyuldu. Küçük ama parlak bir alev topu bir saniyeliğine parladı. Yüksek yoğunluklu ışık gece görüş gözlüklerinin amplifikatörlerini aşırı yükledi ve iki askeri geçici olarak yeşil-beyaz bir sis perdesi içinde köreltti. O değerli anda Alparslan harekete geçti. Bir ok gibi atıldı. Birinin elindeki silahı düşürdü ve diğerini kol ve bacak eklemlerine yaptığı bir dizi darbeyle etkisiz hale getirdi. Son asker yeni kendine gelmişti. Çılgınca tüfeğini bir sopa gibi sallıyordu. Alparslan kolayca savuşturdu. Aynı zamanda dönerek rakibin saldırı momentumunu onu suya devirmek için kullandı. Ensesine indirilen son bir darbe ve her şey bitti. Dört seçkin avcı, küçümsedikleri avından alt edilmişti.

Su neredeyse tavana ulaşmıştı. Kargo ambarı korkunç bir basınç altında inliyordu. Her an ezilebilirdi. Hava sadece tavanın hemen altında ince bir tabaka halinde kalmıştı. Alparslan’ın sadece birkaç saniyesi kaldığını biliyordu. Hızla geminin duvarına doğru yüzdü. Gözleri çılgınca bir çıkış yolu arıyordu. Onu gördü. Tavanın üzerinde silik metal bir daire: Bir bakım kapağıydı. Kalan son gücüyle kapağın kenarına tutundu ve kilit tekerleğini çevirmeye başladı. Su basıncı onu kaya gibi sertleştirmişti. Var gücüyle kükredi. Kasları şişti. Tekerlek nihayet hareket etti. Onu bir tam tur çevirdi ve kapak fırlayarak açıldı. Vücudunu o küçük delikten geçirmek için son gücünü kullandı. Dar ve karanlık bir havalandırma kanalına tırmandı. İçeri girdiği anda altındaki kargo ambarından, duvarlarının su basıncıyla bükülmesiyle korkunç bir ses geldi. Kanalın içinde yatıyordu, öksürüyor. Vücudu yaralarla doluydu ama hayattaydı. Kallis’in onun için hazırladığı sulu mezardan kaçmıştı.

Alparslan dar havalandırma kanalında yatarken nefesini düzenlemeye çalışıyordu. Giysilerinden akan su soğuk metal zeminde küçük bir gölet oluşturmuştu. Vücudu şiddetle isyan ediyordu. Her kası ağrıyor, çatışmadan sonra bir yanı zonkluyordu. Fazla zamanı olmadığını biliyordu. Geminin şu anki sessizliği, daha büyük bir fırtına öncesi sahte bir dinginlikti. Kallis durmayacaktı. Onu bulmak için bu geminin her bir çelik plakasını kaldıracaktı. Sürekli kaçamazdı. Karanlıkta yatarken zihninde bir soru dönüp duruyordu: Bu gemi neden buradaydı? Türk karasularında. Bu sıradan bir devriye gibi görünmüyordu. Kallis’in saldırganlığı, deniz piyadelerinin titiz hazırlığı, hepsi daha büyük bir amacı işaret ediyordu. Düşmanı yenmek için önce düşmanı anlamak gerekiyordu. Bilgiye ihtiyacı vardı. Pasif bir şekilde tepki vermek sadece ölüme yol açardı. Onların beyin merkezine saldırması gerekiyordu. Köprü üstüne değil, veri depolama merkezine.

Havalandırma sistemi içinde hareket etmeye başladı. Vücudu acıyordu ama iradesi hiç azalmamıştı. Labirentteki bir fare gibiydi ama ne aradığını çok iyi bilen bir fare. Aklına kazıdığı sistem şemasını takip ederek geminin daha az önemli bir bölgesine, teknik kayıtların tutulduğu bir arşive yöneldi. Burası nadiren ziyaret edilen, güvenliğin daha zayıf olduğu ama kesinlikle dahili ağa bağlı bir bilgisayar istasyonunun olacağı bir yerdi. Dikkatlice bir havalandırma ızgarasını açtı ve aşağıdaki boş koridora atladı. Oda tam da tahmin ettiği gibiydi. Tozlu ve eski dosya dolaplarıyla dolu. Odanın köşesinde tek bir bilgisayar istasyonu vardı. Hızla ona yaklaştı. Yine küçük cihazını çıkardı. Ona bir kez yardım eden dijital silahı. Bu sefer görev çok daha zordu. Sadece parazit yapmakla kalmamalı, içeriye derinlemesine sızmalı, çok sayıda güvenlik duvarını ve karmaşık güvenlik sistemlerini aşarak çok gizli dosyalara erişmeliydi.

Ekran aydınlandı ve parmakları klavyede dans etmeye başladı. Siber uzaydaki savaş fiziksel savaş kadar gergindi. Kod satırları kale duvarları gibi beliriyordu ve onları kırmak için en zayıf tuğlaları bulmalıydı. Birkaç kez sızma alarm sistemi neredeyse devreye giriyordu ama izlerini zamanında gizleyerek onu önemsiz bir sistem hatası gibi göstermeyi başardı. Köprü üstünde bir teknik subay arşiv bölgesinde birkaç garip sinyal olduğunu bildirdi. Ancak Kallis bunu son olaydan sonra sistemdeki bir kısa devre olarak değerlendirip geçiştirdi. Avladığı farenin bir kaplanın pençelerine sahip olabileceğini hayal bile edemezdi.

Yaklaşık 20 dakikalık gergin bir çalışmanın ardından içeri girmişti. Personel, lojistik ve teknik konularla ilgili binlerce sıradan dosyayı görmezden geldi. Operasyon emirlerini ve harekat planlarını içeren operasyon klasörünü aradı. Çoğunu daha önceki istihbarat kaynaklarından zaten görmüştü. Ama en üst düzeyde şifrelenmiş, üç farklı parola katmanıyla korunan bir klasör vardı. Adı sadece iki kelimeydi: “Operasyon Poseidon’un Üçlü Mızrağı.” Kalbi daha hızlı atmaya başladı. Aradığı şey buydu. Son koruma katmanını kırmak için tüm dikkatini topladı. Son şifre duvarı da yıkıldığında dosyanın içeriği gözlerinin önüne serildi ve hayal edebileceği her şeyden daha korkunçtu. Bu bir devriye ya da tatbikat planı değildi. Bir önleyici saldırı emriydi. Rapor: “Geniş bir yarıçaptaki tüm elektronik cihazları devre dışı bırakma yeteneğine sahip yeni bir tür elektromanyetik darbe (EMP) silahını detaylandırıyordu ve hedefi parlak kırmızı bir artı işaretiyle işaretlenmişti.” Türkiye’nin en büyük deniz üssü Gölcük Donanma Komutanlığı.

İçindeki kişisel öfke ve intikam arzusu yok oldu. Yerini buz gibi bir sorumluluk hissine bıraktı. Bu artık sadece onun savaşı değildi. Binlerce silah arkadaşının hayatı, bütün bir denizin güvenliği, hepsi şu anda onun eylemlerine bağlıydı. Dosyaya eklenmiş görev saatine baktı. HNS Ares’in optimum ateşleme pozisyonuna ulaşması için tahmini süre 60 dakikaydı. Bir felaketi önlemek, bir savaşı durdurmak için bir saat. Bağlantıyı hemen kesmedi. Gözlerinde beliren çelik gibi bir kararlılıkla geminin sistemine son bir komut gönderdi. Basit ama ağır bir komut. Anında geminin her yerinde, köprü üstündeki dev ekrandan mürettebat dinlenme odasındaki televizyonlara kadar her şey yanıp söndü ve tek bir arayüze geçti. Kan kırmızısı rakamlarla 60:00’dan başlayıp geriye doğru akan devasa bir geri sayım sayacı belirdi. Alparslan bir mesaj göndermişti: Ne yaptıklarını biliyordu ve şimdi saat herkes için işliyordu.

HNS Ares’in tüm ekranlarındaki kırmızı geri sayım sayacı, mürettebat arasında yavaş yavaş yayılan korkuya ritim tutan yapay bir kalp gibiydi. Sızan kişinin sessizliği ve gizemi şimdi yerini açık bir meydan okumaya bırakmıştı. Köprü üstünde Albay Kallis geri sayan rakamlara bakakaldı. Yüzü öfkeden seyriyordu. Aldatılmış, düşmanının kendi yazdığı bir oyunda figürana dönüştürülmüştü. Petrakis’in özel iletişim kanalına bağlandı. Sesi artık sakinliğini yitirmiş, tıslar gibi çıkıyordu: “Canlı yakalamayı unut. Hedefin yok edilmesini istiyorum. Hemen!” Astsubay Başçavuş Nikolaos Petrakis emri tatmin olmuş bir baş sallamasıyla aldı. Kargo ambarındaki başarısızlıktan sonra özsaygısı ağır bir yara almıştı. Kallis’in yeni emri tam da beklediği şeydi. Bu artık bir görev değil, kişisel bir kan davasıydı. Takip tabletini bir kenara fırlattı. Teknoloji başarısız olmuştu. Şimdi bir avcının içgüdülerini kullanma zamanıydı. Geminin planını yere serdi. Boru hatlarını, yardımcı geçitleri, yaralı bir farenin saklanmak veya daha üst katlara çıkmak için bir yol bulmaya çalışacağı yerleri inceledi.

Alparslan dikkatli bir şekilde hareket ediyordu. Yan tarafındaki acı her adımını zorlaştırıyordu. Düşmanın taktik değiştirdiğini biliyordu. Devriye ekipleri ortadan kaybolmuş, yerini sanki tüm gemi nefesini tutmuş bekliyormuş gibi korkutucu bir sessizlik almıştı. Başka bir tehlike hissetti. Daha odaklanmış ve çok daha tehlikeli. Petrakis’in ilerideki bir koridor kavşağında kurduğu tuzağı gördü. Basit ama ölümcül bir tuzak. Oraya adımını atmadı. Sessizce bir su borusu hattına tırmandı. Tuzağın üzerinden dolaştı ve rotasına devam etti. Petrakis avının tuzağa düşürülemeyecek kadar zeki olduğunu çabucak anladı. O zaman artık tuzak kurmayacaktı. Alparslan’ın bir sonraki hamlesini tahmin edecek ve orada bekleyecekti. Sızan kişinin aletlere veya yeni bir yol bulmak için yeterince geniş bir alana ihtiyacı olacağını biliyordu. Bu bölgede bu şartları sağlayan tek bir yer vardı: Geminin makine atölyesi. Petrakis oraya önce gitti. Dev bir torna tezgahının arkasına saklandı ve bekledi.

Birkaç dakika sonra atölyenin kapısı gıcırdayarak açıldı. Alparslan içeri girdi ve ağır çelik kapı arkasından kapandı. Petrakis gölgelerden çıktı. Elinde büyük bir İngiliz anahtarı vardı. Karşılaşma tek bir kelime edilmeden başladı. Petrakis yaralı bir hayvan gibi kükredi ve üzerine atıldı. Çelik bir levhayı ezebilecek bir güçle İngiliz anahtarını savurdu. Yaralı bedeniyle doğrudan bir çatışmaya giremeyen Alparslan hafifçe hareket etti. Torna ve freze tezgahlarının arasından sıyrılarak Petrakis’in öfkesinin kendi gücünü tüketmesine izin verdi. Atölyede birbirine çarpan metallerin sesi yankılanıyordu. İngiliz anahtarı bir makineye her çarptığında kıvılcımlar saçılıyordu. Kaba kuvvet ile hassas becerinin savaşıydı. Alparslan sonsuza kadar kaçamayacağını biliyordu. Gidişatı değiştirmesi gerekiyordu. Petrakis’in hız aldığı bir anda yakındaki bir varil makine yağına sertçe tekme attı. Yere yayılan yağ kaygan bir tuzak oluşturdu. Petrakis fark edemeden üzerine bastı ve ayağı kaydı. Dev adam sadece bir saniyeliğine dengesini kaybetti ama o bir saniye fazlasıyla yeterliydi. Alparslan saldırmak için değil, yakındaki bir vinçten sarkan demir bir zinciri kapmak için ileri atıldı. Artık kendi silahı vardı. Savaş daha da acımasızlaştı. Petrakis İngiliz anahtarını atmış, çıplak elleriyle savaşıyordu. Alparslan’ı yakalamaya, fiziksel gücüne güvenerek onu ezmeye çalışıyordu. Ama Alparslan zinciri ustaca kullanıyor, Petrakis’in bacaklarına ve kollarına vuruyor. Mesafeyi koruyor ve dev adamın sürekli dengesini kaybetmesine neden oluyordu. Yine de Petrakis’in serseri bir yumruğu Alparslan’ın yan tarafına isabet etti. Keskin acı neredeyse onu yere serecekti. Bu maçı çok çabuk bitirmesi gerektiğini biliyordu. Fırsatını gördü. Atölyenin köşesinde büyük çelik levhaları bükmek için kullanılan güçlü ve yavaş bir hidrolik pres vardı. Dengesini kaybetmiş gibi yapıp prese doğru geri çekildi. Petrakis avının tükendiğini gördü. Kükredi ve son bir darbe indirmek için tüm hızıyla ileri atıldı. Son anda Alparslan yana sıyrıldı. Petrakis ivmesiyle duramadı ve makinenin iki pres bloğu arasına girdi. Alparslan tereddüt etmedi. Elini yandaki kırmızı aktivasyon düğmesine vurdu. İki dev pres bloğu karşı konulmaz bir güçle yavaşça birbirine doğru hareket etmeye başladı. Petrakis’i ezmediler ama devasa vücudunu sıkıştırıp tuzağa düşmüş bir ayı gibi hareketsiz bıraktılar. Denizci acı ve öfkeyle bir çığlık attı ama yapabileceği hiçbir şey yoktu. Maç bitmişti. Alparslan nefes nefese durdu. Etkisiz hale getirilen düşmanına baktı. Onu öldürmedi. Sadece silahını ve iletişim cihazını aldı. Yakındaki bir ekrana baktı. Saat hala geri sayıyordu. 30 dakikadan az kalmıştı.

Sessiz makine atölyesinin ortasında duran Alparslan ekrandaki kırmızı rakamlara baktı. Zamanın neredeyse yarısı geçmişti. Kallis’in en güçlü silahını ortadan kaldırmıştı. Ama bedeli vücudunu eziyet eden yaralardı. Petrakis’in ekibinin ortadan kaybolmasının düşmanı şaşırtacağını biliyordu. Ama bu şaşkınlık hızla yerini umutsuzluğa bırakacaktı ve umutsuz bir adam her zaman daha tehlikelidir. Saklanmak artık bir seçenek değildi. Şimdi saldırma zamanıydı. Geminin beynine doğrudan ve yıldırım hızında bir saldırı. Duvarda asılı duran bir teknik şemaya baktı. Gözleri, güverteleri, koridorları, merdivenleri taradı. Tüm bu yollar şimdi kesinlikle nöbetçilerle ve güvenlik sensörleriyle dolu ölümcül tuzaklara dönüşmüştü. Ama başka bir yol vardı. İnsanlar için olmayan bir yol. Kargo ambarından köprü üstüne kadar geminin omurgası boyunca uzanan dikey bir hat: Silah taşıma asansörünün şaftı. En çılgın, en tehlikeli ama aynı zamanda en hızlı yoldu. Başka seçeneği yoktu. Asansör şaftına giden bakım kapısını buldu. Güçlendirilmiş çelikten yapılmıştı ve elektronik bir sistemle kilitliydi. Petrakis’in iletişim cihazını kullanarak yakındaki bir devre kartına bağladı ve kısa bir elektrik darbesi sinyali gönderdi. Kilit sistemi kıvılcımlar saçtı ve kuru bir tık sesiyle açıldı. Ağır kapı, zifiri karanlık ve derin bir uçurumu ortaya çıkararak açıldı. İçeriden esen rüzgar, makine yağı ve ozon kokusu taşıyordu. Alparslan hiç tereddüt etmeden karanlığa adım attı ve dikey yolculuğuna başladı.

Tırmanış hem fiziksel hem de zihinsel olarak korkunç bir sınavdı. Kaygan ve soğuk metal acil durum merdivenlerine tutundu. Yan tarafındaki yara her harekette sızlıyordu ama acıyı bastırıp görevine odaklandı. Altında karanlık, üstünde ise bir yıldız kadar uzak görünen köprü üstünün soluk ışığı vardı. Tam o sırada köprü üstünde şemada kırmızı bir alarm noktası yanıp sönmeye başladı. Asansör şaftındaki bir basınç sensörü yeni aktive olmuştu. Kallis Alparslan’ın tam olarak nerede olduğunu biliyordu. Gözlerindeki öfke acımasız bir odaklanmaya dönüşmüştü. Bu oyunu burada bitirecekti. Son güvenlik ekibini harekete geçirdi. Sızan kişiyi ne pahasına olursa olsun durdurmalarını emretti.

Asansör şaftında Alparslan yukarıdan gelen sesleri duydu. Başını kaldırdı ve iplerle aşağı kaymaya başlayan birçok kara gölge gördü. Kasklarındaki fenerlerin ışığı ona bakan şeytanın gözleri gibiydi. Üç boyutlu uzayda savaş başlamıştı. Mermiler etrafında vızıldayarak merdivenlere saplanıyor ve kıvılcımlar çıkarıyordu. Anında çevresini kendi avantajına çevirdi. Merdiveni bıraktı. Bir mermi yağmurundan kaçmak için büyük bir elektrik kablosuna tutunarak sallandı. Petrakis’in tabancasını kullanarak yukarıya doğru ateş etti. Onları hedef almadı. Duvardaki bir sigorta kutusunu hedef aldı. Sigorta kutusu patladı. Bir kıvılcım yağmuru yaratarak düşmanın gözlerini geçici olarak kamaştırdı ve cihazlarında parazitlenmeye neden oldu. O anı kullanarak onlar hala şaşkınken daha yükseğe tırmandı. Aradaki mesafeyi kısalttı. Asansör şaftında ağındaki bir örümcek gibi hareket ediyordu. Bir asker çok hızlı bir şekilde aşağı kaydı, daha iyi bir atış açısı elde etmeye çalışıyordu. Alparslan ona ateş etmedi. Makine atölyesinden aldığı ağır İngiliz anahtarını çıkardı ve muazzam bir güçle fırlattı. İngiliz anahtarı askere doğru değil, tam olarak belindeki ip fren mekanizmasına çarptı. Mekanizma kırıldı ve asker aşağıdaki uçuruma doğru serbest düşüşe geçerken korkunç bir çığlık attı. Diğerleri panikledi, hızları yavaşladı. Alparslan’ın cüretkarlığı onlara güçlü bir psikolojik darbe indirmişti.

Zirveye yaklaşmıştı. Sadece iki asker kalmıştı. Çıkış kapısının hemen altındaki küçük bir bakım platformunda mevzilenmişlerdi. Pozisyonlarını sabitlemişler ve sürekli aşağı ateş ederek onun geçmesini engelleyen bir ateş perdesi oluşturuyorlardı. Karşı tarafta asansörün devasa karşı ağırlığının yavaşça aşağı indiğini gördü. Düşünecek zaman yoktu. Riskli bir karar verdi. Merdiveni bıraktı. Boşluğa atladı. İki eliyle karşı ağırlığın çelik kablosuna sıkıca tutundu. Ağırlığı onu yukarı çekti. İki askerin şaşkın bakışları arasında onların pozisyonunu geçti. Karşı ağırlık bakım platformunun yanından geçerken ellerini bıraktı ve iki askerin tam arkasına indi. Çok geç dönmüşlerdi. Savaş hızlı ve kısa sürdü. Sadece birkaç saniye içinde bitti. Son savunma hattını aşmıştı. Omuzunu acil durum kapısına vurdu ve sendeleyerek dışarı çıktı. Köprü üstü katının tertemiz, parlak ışıklı bir koridorunda duruyordu. Koridorun sonunda tek bir çelik kapı vardı: Köprü üstü. İçeriden bağırış sesleri duyuyordu. Elindeki cihaza baktı. 3 dakika 45 saniye. Tereddüt edecek zaman kalmamıştı.

Alparslan bir askerden aldığı küçük bir patlayıcı bloğunu köprü üstü kapısının elektronik kilit mekanizmasına yerleştirdi. Anahtarı yoktu. Bu yüzden kendi yolunu açacaktı. Geri çekildi. Patlattığı anda bir duvar köşesine saklandı. Kuru ve net bir patlama sesi duyuldu. Çok büyük değil ama kilidi havaya uçurmaya ve kapıyı içeri fırlatmaya yetecek kadar güçlü. Barut dumanı koridoru doldurdu. İçerideki subaylar kendilerine gelmeden önce bir fırtına gibi içeri daldı. Köprü üstü kaos içindeydi. Alarm sirenleri kükrüyor, kırmızı ışıklar yanıp sönüyor ve her yerde İngilizce bağırışlar yankılanıyordu. Normalde sadece ekranlar üzerinden emir vermeye alışkın olan beyaz üniformalı subaylar şimdi panik içinde tabancalarını çekiyorlardı ama çok yavaştılar. Alparslan mermi hatlarının arasında bir hayalet gibi hareket etti. Ağır bir taktik masasını siper olarak devirdi. Elindeki tabanca hassas ve soğuk bir şekilde ateş ediyordu. Her atış bir kola veya omuza isabet ediyor, rakibi öldürmeden etkisiz hale getiriyordu. 30 saniyeden kısa bir süre içinde köprü üstündeki son direniş de bastırılmıştı. Oda sessizleşti. Geriye sadece alarm sirenlerinin tiz sesi ve sistemin son saniyeleri sayan ruhsuz mekanik sesi kaldı.

30 saniye. Yerde inleyen subayların arasında sadece bir kişi hala ayaktaydı: Albay Stavros Kallis, silah kontrol panelinin yanında duruyordu. Yüzü bembeyazdı ama gözlerinde hala çılgın bir fanatizm parlıyordu. Silahı yoktu. İki eli klavyenin üzerindeydi. Son fırlatma komut zincirini tamamlamaya çalışıyordu. Alparslan ona doğru atıldı. Tek hedefi o ölümcül kontrol paneliydi. Kallis onun geldiğini gördü. Bir hırıltı çıkardı ve tüm vücuduyla paneli korumaya çalıştı. Son savaş güzel bir silahlı çatışma ya da dövüş sanatı gösterisi değildi. Bir savaşın eşiğindeki iki adamın çıplak ve umutsuz boğuşmasıydı. Alparslan Kallis’i çekmeye çalışıyor, Kallis ise var gücüyle direniyordu. Parmakları hala son komut satırlarını yazmaya çalışıyordu. 20 saniye. Sistemin sesi yankılandı. Bastırılmış bir çığlıkla Alparslan Kallis’in şakağına isabetli bir dirsek darbesi indirdi. Albay sendeledi. Gözleri bir anlığına bulandı. O an Alparslan’ın ihtiyacı olan tek şeydi. Kallis’i sertçe itti ve sonunda kontrol paneline ulaştı. Önünde karmaşık bir arayüz vardı. Sürekli yanıp sönen İngilizce askeri terimler. Bu sistemi daha önce hiç görmemişti ama prensip aynıydı. 15 saniye anlamalıydı. Zaman buz gibi erirken kontrolü ele almalıydı.

    Mekanik ses soğuk bir şekilde sayıyordu. Alparslan’ın parmakları dokunmatik ekranda gezindi. Herkesin seçeceği devasa kırmızı iptal düğmesini görmezden geldi. Başka bir şey arıyordu. 7… 6… 5… Bulmuştu: Hedef seçim matrisi. Gözleri koordinat satırlarını taradı ve yeni bir sayı dizisi girdi. 4. Kallis kendine gelmişti. Alparslan’ın ne yaptığını gördü ve dehşet içinde bir çığlık attı. 2. Alparslan’ın parmağı son onay düğmesine bastı. “Ateş.” Tüm gemi sarsıldı. Aşağıdan derin ve boğuk bir ses yankılandı. O, fırlatma tüpünden ateşlenen elektromanyetik füzenin sesiydi. Köprü üstünün ana ekranında dış kameralardan gelen görüntü, geceyi yaran ve ufka doğru ilerleyen beyaz bir ışık izini gösterdi. Odayı bir sessizlik kapladı. Kallis sandalyesine yığıldı. Boş gözlerle ekrana bakıyordu. Başarısız olmuştu. Gemisi, gururu ele geçirilmiş ve bir savaş başlatmak için kullanılmıştı. Her cephede kaybetmişti.

Ama sonra garip bir şey oldu. Ekrandaki ışık izi Türkiye kıyılarına doğru düz bir çizgide gitmiyordu. Bunun yerine büyük bir yay çizmeye başladı. Dosdoğru gökyüzüne yükseldi. Daha yükseğe, daha da yükseğe uçtu. Ta ki yıldızların arasında sadece küçük bir nokta kalana kadar. Sonra parladı. Parlak mavi ama tamamen sessiz bir ışık patlaması. Gökyüzünün ortasında zararsız bir havai fişek gibi. Bu sadece bir aldatmacaydı. Bir uyarıdan başka bir şey değildi. Kallis anlayamaz bir halde Alparslan’a baktı. Alparslan ona bakmıyordu bile. Sakin bir şekilde kontrol paneline döndü. Hareketleri şimdi yavaş ve otoriterdi. İkinci bir füze için başlatma prosedürünü başlattı. Ekranda taktik harita yeniden belirdi ama bu sefer hedef Ege’deki bir üs değildi. Enlem ve boylam çizgileri Kuzey Amerika haritasında küçük bir noktayı, odadaki herkesin ve belki de tüm dünyanın bildiği bir yeri işaret ediyordu: Pentagon. Tüm prosedürleri tamamladı. Sadece yanıp sönen son onay adımını bıraktı.

Sonra Alparslan döndü. Tüm filoya hitap eden iletişim sisteminin mikrofonunu aldı. Tavandaki güvenlik kamerasına baktı. Kan ve terle kaplı yüzünün bölgedeki her Yunan gemisine iletildiğini biliyordu. Sesi yüksek olmasa da telsiz dalgalarının sessizliğini delen net ve çelik gibi bir tonda yankılandı: “7. Filoya bağlı tüm gemilere. Burası Kılıçbalığı. HNS Ares’in köprü üstünden konuşuyorum. Oyun bitti. Bu gemi ve cephaneliği artık benim kontrolümde. Karasularımızdan derhal çekilin. Yoksa bir sonraki füze hedefi şaşırmayacak.” Telsizdeki sessizlik yaklaşık bir dakika sürdü. Her türlü kükremekten daha ağır bir sessizlik. Sonra yorgun ve acı dolu bir ses duyuldu. Yüzlerce mil ötedeki bir komuta gemisinden bir amiralin sesiydi. Verilen emir kısa ve aşağılayıcıydı: “Tüm saldırı filosu rotasını değiştirip geri çekilecek.” HNS Ares’in taktik ekranında Yunan savaş gemilerini temsil eden mavi simgeler yavaşça dönmeye başladı. Yenilgiyi kabul ediyorlardı. Albay Kallis sadece orada oturdu. Filosunun dağılmasını izledi. Her şeyini kaybetmiş bir adam.

Alparslan kutlama yapmak için zaman kaybetmedi. Kontrol paneline döndü. Son bir veri silme programı çalıştırdı. Son birkaç saate ait tüm güvenlik kamerası kayıtları, tüm sistem günlükleri anlamsız hata kodlarıyla üzerine yazıldı. Arkasında hiçbir kanıt bırakmadı. Sadece dünyanın en modern gemisinin kendi sahibine karşı isyan ettiği açıklanamayan bir hikaye. Kallis’e son bir kez baktı. Nefret değil. Sadece acıma dolu bir bakış. Sonra arkasını döndü ve yürüdü. Yıkılmış kaptanı gururunun külleri arasında bıraktı. Güverteye çıktı. Doğudaki gökyüzü pembeleşmeye başlamıştı, yeni bir günün geldiğini müjdeliyordu. Denizin temiz havası ciğerlerine doldu. Kan ve barut kokusunu temizledi. Köpüklü dalgaların arasında tanıdık bir kara gölge yavaşça su yüzeyine çıktı: Türk Deniz Kuvvetlerine ait bir Gür sınıfı denizaltı, TCG Çanakkale. Silah arkadaşları onu bekliyordu. Tek bir kelime etmeden, bir kez bile arkasına bakmadan Alparslan tırabzana çıktı ve kendini masmavi sulara bıraktı. Onu doğuran okyanusa geri döndü.

Haftalar sonra Atina’daki yüksek güvenlikli bir ofiste dört yıldızlı bir general Ares gemisi olayı ile ilgili son raporu masaya sertçe koydu. Resmi sonucun açıklanamayan bir dizi feci sistem hatası olduğunu söyledi. Ama odadaki herkes gerçeğin bu kadar basit olmadığını biliyordu. Önüne ince bir dosya konuldu. Üzerinde Alparslan’ın fotoğrafı vardı. General büyük bir mühür aldı. Sesi boğuk ve unutulmazdı: “Bu dosyanın yeniden sınıflandırılması gerekiyor. Biz bir askerle karşılaşmadık. Biz onların arka bahçesine girdik ve uyuyan bir bozkurtu rahatsız ettik ve Bozkurt kazandı.”

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News