Bayrağımız – Çiğnendi, Kirletildi – Bir Askerin Gazabı Nasıl Olur İzleyin!
.
.
Bayrağımız Çiğnendi, Bir Askerin Gazabı
Berlin’deki Uluslararası Askeri ve Kültür Festivali, güneşin yakıcı ışıkları altında kalabalıklarla dolup taşmıştı. Her bir adımda bir kültür, bir tarih, bir kimlik sergileniyordu. Ancak o gün, bir şeyin farklı olacağını kimse tahmin edemezdi. Bu, sıradan bir festival değil, bir onur mücadelesi olacaktı.
Festivalin en yoğun anında, Almanya’nın önde gelen askeri eğitmeni, Helga, kalabalığın ortasında gururlu bir şekilde gösterisini sergiliyordu. Yüksek sesle bağırıyor, sert hareketlerle kadın öğrencilerine acımasızca talimatlar veriyordu. Helga, devasa boyutları ve kaslı vücuduyla, adeta bir tank gibi ilerliyordu. Ancak, o an festivalin diğer tarafında, Türk standında sessizce oturan bir adam vardı: Alparslan Kaya.
Alparslan, eski bir bordo bereliydi. Uzun yıllar boyunca askeri eğitimin zorluğuna, hayatta kalma mücadelesine tanıklık etmişti. Yüzü güneşten bronzlaşmış, elleri nasırlı, her hareketi bir asker gibi disiplinliydi. O gün, onun için sadece bir kültür festivali değil, kimliğini savunma günüydü. Kendisinin ve milletinin onuru, o bayrağın altında yaşadığı her anla özdeşleşmişti.

Alparslan’ın olduğu küçük köşe, büyük bir gözden kaçmıştı. Diğer standlar gibi gürültülü, canlı değildi. Ancak Alparslan, kendi içindeki dünya ile barış içindeydi. Kültürünü, tarihini ve en önemlisi bayrağını orada, o alçak plastik taburede sessizce savunuyordu. Ancak, dışarıdan görünen sessizlik, yakında kopacak bir fırtınanın habercisiydi.
Helga, karşıdaki Türk standını fark etti. O sırada, öğrencileriyle gürültülü bir şekilde alay ederken, birden durdu ve gözleri, Alparslan’ın olduğu yere kaydı. Gözlerinde bir anlam vardı, küçümseme ve öfke karışmıştı. O gürültülü, sert kadın, Alparslan’ın duruşuna tahammül edemedi. Bir yandan alaycı bir şekilde bağırmaya devam ederken, bir yandan da o ince bayrağı işaret etti.
“Saygı mı?!” diye seslendi Helga, alaycı bir şekilde. “Saygı, bununla mı kazanılır?” O bayrağı küçümsercesine savurdu ve bu hareketiyle tüm kalabalığı arkasına almayı başardı. Ancak, o an Alparslan’ın sabrı sona erdi.
Bayrağına yapılan bu aşağılayıcı hareket, onu harekete geçirdi. Alparslan, eski bir bordo bereli olarak yıllarca sabretmişti. Ama o gün, sabır taşının kırıldığı gündü. Gözlerini kaldırdı, Helga’nın ve öğrencilerinin küçümseyen bakışlarına aldırış etmeden, sadece bir adım attı.
Cem, yanındaki genç öğrenci, gözleri fal taşı gibi açılmış bir şekilde Alparslan’a bakıyordu. Ne olacak, diye düşünüyordu. Alparslan, sükunetle hareket etti. Bayrağını aldığında, ona doğru bir adım attı, ama bu sadece bir adım değildi. O, bir tarih yazıyordu.
Helga, o büyük, güçlü kadın, Alparslan’ın sükunetini bir zayıflık olarak algıladı. Hemen ona doğru yürüdü ve büyük bir kahkaha attı. “Bize saygıyı bu şekilde mi gösteriyorsun?” diye bağırdı. O sırada Alparslan, sessizce ama kararlı bir şekilde, bayrağını ağzına götürdü. Nefesini üfledi ve onu ısıtmak için gereken her şey yaptı. O bayrak, bir parça kumaş değildi, o, bir milletin onurunu taşıyan bir semboldü.
Alparslan, bayrağını nazikçe, adeta bir kutsal emanet gibi, göğsüne bastırdı. O an etrafındaki dünya sustu. Kalabalık, festivale katılan yüzlerce kişi, birer heykel gibi donakalmıştı. Hiçbir ses, hiçbir bağırış, hiçbir gülüş yoktu. Sadece Alparslan’ın sakin nefes alışverişi, bayrağa üflediği sıcak nefesi duyuluyordu. O anda, dünyada sadece o vardı. O ve bayrağı.
Helga, gözlerinde şok ve öfke karışımı bir ifade ile onu izliyordu. Bu kadar soğukkanlı bir duruşu beklemiyordu. Bir an, içindeki kudretli, kaslı vücudunun, o devasa kadınlığının, Alparslan’a karşı hiçbir şey ifade etmediğini fark etti. Bir yanda cesurca direnç gösteren, sessiz bir adam, diğer tarafta ise bağırarak, tehditler savuran bir kadının olduğu bir meydan okumada, hiç beklemediği bir şekilde devrilmişti.
Helga, kibirli bakışlarını alçakgönüllü bir şekilde eğilmiş Alparslan’a çevirdi. İçinde bir şey kırılmaya başlamıştı. Bu adamın sabrı, bu adamın sükuneti, gözlerinde gördüğü o acımasız soğukkanlılık, onu zor durumda bırakıyordu. Helga, kaybettiğini hissetti. Hem fiziksel hem de manevi olarak.
“Bunu yapamazsınız,” dedi Helga, sesi sert ve tehditkar. “Bize hakaret ettiniz. Bu, sizin için son olacak.”
Alparslan, bir kez daha başını kaldırarak ona baktı. Gözlerinde ne korku vardı, ne de öfke. Sadece bir boşluk vardı. O boşluk, bir savaşçının ölümle yüzleştiği anlarda gördüğü bir boşluktu. O, o anı beklemişti. O an, Alparslan için her şeyin çözülmesi gereken anıydı.
Helga, kontrolünü kaybetmişti. O an sadece güç ve kuvvet gördü. Alparslan’a karşı her şeyini, her gücünü kullanmaya karar verdi. Yavaşça ileriye doğru adım attı, omuzlarını gerdi ve gürültülü bir şekilde Alparslan’a doğru yürüdü. “Bunu sana ödetmek için her şeyi yapacağım,” dedi, elleri yumruk olmuştu.
Alparslan, hiç kıpırdamadan bekledi. Helga ona yaklaştıkça, sanki çevresindeki dünya yavaşlamıştı. Her şey yavaşça siliniyor ve sadece o an, o zıtlaşma beliriyordu. Alparslan bir adım geriye gitmedi. O sadece bir hedefi görüyordu, bir tek hedef: Helga’yı durdurmak.
Helga, son bir hamleyle Alparslan’a doğru büyük bir yumruk savurdu. Ancak Alparslan, o an tüm vücudunu gevşeterek hareket etti. Tıpkı yıllarca eğitim aldığı eski bordo bereli taktiği gibi, vücudunu bir yay gibi gerdi. Yumruğu çoktan savurdu, ancak Alparslan, o yumruğun enerjisinin geçmesine izin vermeden, vücudunu hafifçe yana doğru kaydırarak, helga’nın saldırısını kolayca savuşturdu.
Kalabalık bir anda sessizleşti. Şok olmuş bir şekilde, Alparslan’ın o hareketlerini izliyorlardı. Helga, düşmanı ya da rakibi değil, o an gerçek bir tehdit ile karşılaştığını fark etti. Alparslan’ın vücut dili, yıllar süren eğitim ve deneyimle biçimlenmişti. O an, Alparslan’ın karşısında, sadece o değil, herkesin kırılgan olduğunu hissetti.
Helga, yeniden bir saldırı için hazırlandı. Ancak, bu kez Alparslan ona bir fırsat vermedi. Hızla, güçlü bir hamleyle Helga’yı yere serdi. Alparslan, rakibine ne zarar verdi ne de ona bir şiddet uyguladı. Sadece ona bir ders verdi. Helga yere düştü, acıyla inleyerek, kendisini toparlamaya çalıştı.
Alparslan, yine aynı sakinlikle, kendisine dönüp bakan kalabalığa bakıyordu. O büyük kadının düşüşü, onurunu savunmanın ve gücün simgesiydi. Alparslan, o gün sadece bayrağını, kültürünü değil, aynı zamanda bir milletin gücünü de savunmuştu. Kendisinin ve milletinin onuru, sessizce ama kararlılıkla kazanılmıştı.
Sonraki Bölüm
Kalabalık, nehir gibi akıp gitmeye başladı. Alparslan, o eski eldivenini, yılların deneyimiyle sıktığı elini izlerken, bir yandan bayrağını yavaşça katladı ve cebine koydu. O sırada Cem, yanına geldi. Genç öğrenci, gözlerinde bir hayranlık, bir takdir vardı.
“Abi,” dedi Cem, “Sen gerçekten bir efsanesin. Bizim kültürümüz, bizim bayrağımız, seni hep gururlandırdı ama senin bu duruşun… Ne diyebilirim ki? Gerçekten büyük bir insan oldun.”
Alparslan gülümsedi ve Cem’e sarıldı. “Hepimiz büyük olabiliriz, Cem. Yeter ki, içimizdeki gücü, sabrı ve onuru kaybetmeyelim. Bu sadece bir başlangıç. Gerçek zafer, sabırlı ve doğru yolda durmakta.”
Festivalin o gürültülü ortamında, Alparslan’ın sözleri, bir tür sessiz fakat keskin bir ders gibiydi. O gün, bir bayrağın, bir insanın ve bir milletin direncinin ne kadar güçlü olabileceği her bir bireye gösterilmişti.
Festival bittiğinde, Alparslan ve Cem, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte stantlarını toplamaya başladılar. Alparslan, bayrağını kalbinin en yakın yerinde taşıdı. Yavaşça, ama kararlı adımlarla, herkesin ve her şeyin geride bıraktığı kalabalığı izledi.
Bir gün daha geçip gitti, ama Alparslan’ın onuru, yüreğinde taşıdığı bayrağı ile her zaman dalgalanacak, o Berlin sokaklarında ve dünyada hep hatırlanacaktı.
Gün batarken, Berlin’in sıcak havası biraz olsun serinlemeye başlamıştı. Tiergarten Parkı, yavaşça sakinleşirken, Alparslan ve Cem, festivalin sonrasındaki sessizliğe doğru ilerliyordu. Alparslan’ın adımları, gürültülü festivalin kalabalığı arasında yankı bulmuş, ama artık parkın o tarafına doğru ilerlerken yalnızca rüzgarın sesi duyuluyordu. Cem, yanında yürürken, bir süre hiç konuşmadan, Alparslan’ın arkasındaki adımları takip ediyordu.
Festivalin sonrasında kimse, Alparslan’ın durduğu yerin ya da gösterdiği gücün farkında olamayacak kadar meşguldü. O kadar kısa sürede yaşananlar, herkesin zihninde kaybolmuştu. Helga ve öğrencilerinin acımasız gülüşleri hâlâ alaylı bir şekilde kulaklarında çınlasa da, Alparslan’ın soğukkanlı, sabırlı duruşu hepsinin gözünde bir hatıra olarak kalacaktı.
Cem, derin bir nefes alarak Alparslan’a döndü. “Abi,” dedi, sesi hafif titriyordu, “bunu izlemek… Bunu yaşamak… Her şeyin ötesindeydi. Ben sadece, birileri gerçekten bu kadar sabırlı, soğukkanlı ve güçlü olabilir mi diye düşünüyorum.”
Alparslan gülümsedi, ama o gülümseme, Cem’in beklediği gibi gururlu bir gülümseme değildi. Alparslan’ın yüzünde bir tür hüzün vardı. Hüzün, yılların birikiminden, fedakarlıklarından, kayıplarından gelen bir hüzün.
“Hayat, Cem, her zaman bu kadar büyük ve gösterişli olmakla ilgili değildir. Gerçek güç, sabırda ve kendini tutabilmekte yatar. Bir insan, gücünü gösterirken değil, sabrını korurken ne kadar güçlü olduğunu anlar. Bugün burada, bayrağımıza sahip çıkmam gerekti. Ama bazen, gerçek zafer, gösteriş yapmak değil, direncini kaybetmemekle ilgilidir.”
Cem, Alparslan’ın sözlerinin ne kadar derin olduğunu fark etti. O an, sadece bir asker değil, bir öğretmen, bir lider olduğunu anlamıştı. Birlikte ilerlerken, Cem’in zihninde bir şeyler şekillenmeye başlamıştı. Alparslan, sadece fiziksel gücün değil, ruhsal direncin de ne kadar önemli olduğunu ona göstermişti.
Alparslan ve Cem, festivalin sonunda kalabalığın neredeyse tamamen dağılmaya başlamasıyla birlikte, onların stantlarını toplamaya karar verdiler. Alparslan, tezgahın başında elindeki eski bakır cezveyi dikkatle yerleştirirken, Cem ise dağılmış eşyaları toparlıyordu. Cem, hala düşünceler içinde, bazen Alparslan’a bazen de yerdeki kırık çerçevelere bakarak sabırla işini yapıyordu.
Ancak bir süre sonra, Alparslan birden Cem’e dönerek ciddi bir şekilde konuşmaya başladı. “Cem, bugün sadece bu standı topluyoruz. Ama unutma, asıl toplaman gereken şey, içindeki güçtür. Ne olursa olsun, insan neye dayanacağını ve neye sabredeceğini bilmeli. Bu hayatta, bazen sadece beklemek yeterlidir, ama bazen de adım atman gerekir.”
Cem, Alparslan’ın sözlerinin ağırlığını hissetti. “Bunu unutmam,” dedi, “Gerçekten, abi, çok şey öğrendim bugün.”
O an, Alparslan ve Cem’in arasında bir bağ daha güçlendi. Bu bağ sadece askeri bir eğitimden değil, aynı zamanda hayatı anlamaktan geliyordu. Geriye sadece bayrağın, tarihsel bir sembol olarak değil, bir milletin onurunun ve kimliğinin simgesi olarak durması kalmıştı.
Festivalin son saatlerinde, herkes hızla dağılmaya başladığında, Alparslan ve Cem, festival alanındaki tek kalmış stantlardan biriydi. Diğerlerinin gürültüsüne karşın, onların sessizliği, dinginliği bir tür zafer gibi duruyordu. Alparslan, bir an durup etrafına bakarak, “Her şey bitti,” dedi. “Ama bizim işimiz burada bitmiyor. Gittiğimiz her yerde, kimliğimizi, kültürümüzü ve bayrağımızı taşımak bizim görevimiz. Bu sadece bir festival değil, bir yaşam biçimi.”
Cem, Alparslan’ın gözlerinde bir ışık gördü. O ışık, yaşamın her alanında karşımıza çıkan zorluklarla nasıl başa çıkmamız gerektiğini gösteriyordu. Alparslan, her zaman sükunetini koruyarak, en zorlu durumlarla bile başa çıkabilmiş bir adamdı. O gün, ona sadece bir savaşçı değil, bir lider olmanın anlamını da öğretmişti.
Sonunda, festivale katılan son birkaç kişi de bölgeden ayrıldığında, Alparslan ve Cem, stantlarını tamamen topladılar. Son bir bakış attılar festival alanına, her şeyin ardında bıraktıkları sadece hafif bir rüzgarın bıraktığı izler gibi hissediliyordu. Ancak, Alparslan’ın ruhunda, bir zaferin, bir milletin direncinin izleri kalmıştı.
Ve bir gün, o bayrak, Alparslan’ın gösterdiği sabır ve direncin simgesi olarak, her zaman dalgalanacak, bir milletin onuru her zaman dimdik duracaktı.
O an, Berlin’in sıcak güneşi yerini akşam serinliğine bırakırken, Alparslan ve Cem birlikte yürüdüler. Kalbinde bayrağını taşıyan bir adam, adımlarını kararlı bir şekilde atarak, bir başka güne, bir başka zorluğa hazır hale gelmişti.
Ve Cem, o günden sonra, hayatının her anında Alparslan’ın öğrettiklerini hatırlayarak, başını her zaman dik tutacaktı.