Beni gecenin soğuğunda evden attılar ama valizimdeki o büyük sırdan haberleri yoktu

Beni gecenin soğuğunda evden attılar ama valizimdeki o büyük sırdan haberleri yoktu

.
.

Beni o gece kapının önüne koyduklarında, hava buz kesiyordu.
Üzerimde ince bir hırka, ayaklarımda terlik, yanımda iki küçük valiz.
İçeriden hâlâ televizyon sesi geliyordu. Sanki hiçbir şey olmamış gibi.

Kapı yüzüme kapanırken, damadım Kenan’ın son cümlesi kulaklarımda çınlıyordu:

“Fatma Hanım, yapamıyoruz. Bu evde üç kişiyiz, bir de siz… Olmuyor işte. Kusura bakmayın.”

Kızım Selin arkamda duruyor, ama bir türlü gözlerime bakamıyordu.

İçimden bir ses bağırıyordu:
“Ben seni kaç gece ateşler içinde sabahlarken kucağımda tuttum! Benim nasıl ‘fazla’ olduğuma karar veriyorsun?”

Ama dilim tutuldu.
Yalnızca başımı eğdim.
Valizlerimin sapına daha sıkı sarıldım.

Onlar beni o gecenin soğuğuna attılar ama bilmedikleri bir şey vardı:
O iki küçük valizin birinin dibinde öyle bir sır yatıyordu ki, bir gün onların dünyasını altüst edecekti.


Adım Fatma. Altmış yaşıma kadar kimseye muhtaç olmadım.
Kocam Hasan’la yıllarca Bursa’nın kenar bir mahallesindeki küçük evimizde yaşadık. O ev bizim yuvamız, sığınağımız, yoksulluğun bile tatlı geldiği kale gibiydi.

Hasan’ın ölümünden sonra o ev bana mezar taşından farksız gelmeye başladı. Her köşe başında onun sesi, her sandıkta onun kokusu.
Sabah çayını içerken karşımdaki boş sandalye, boğazıma düğümlenen bir yumru gibi duruyordu.

Bir sabah, “Yeter,” dedim. “Bu ev beni de toprağın altına çekecek.”

Kızım Selin’i aradım. İstanbul’daydı, Kenan’la evlenmiş, modern bir rezidansta oturuyordu.
Kararımı söyledim:
“Ev satılacak kızım. Geliyorum. Senin yanına.”

Telefondan gelen sesi hâlâ hatırlıyorum:

“Gel anne, tabii ki gel! Başımızın üstünde yerin var. Sen bize emanetsin artık.”

O an içim ısındı.
“Ne güzel evlat büyütmüşüm,” dedim kendi kendime.

Evi sattım. Eşyaların çoğunu dağıttım.
Geriye yalnızca iki küçük valiz kaldı:
Biri kıyafetlerim ve birkaç eşya…
Diğeri, Hasan’ın bana “bir gün bakarsın lazım olur” diye emanet ettiği eski deri dosya çantası, içi sararmış kâğıtlarla dolu.

O kâğıtlara hayatım boyunca doğru dürüst bakmamıştım.
“Dededen kalma saçma sapan belgeler,” diye küçümserdim.

Meğer kader, beni en çok küçümsediğim o kağıtların üzerine oturtmuş, bekliyormuş.


İstanbul’a ilk geldiğim gün, onların oturduğu yüksek binanın önünde başımı kaldırıp baktım.
Gökyüzünü bile bölen gri bir duvar gibi duruyordu.
“Kenan iyi kazanıyor,” demişti Selin, “İyi ki ev almışız.”

Beni kapıda karşıladılar.
Selin boynuma sarıldı, burnunu saçlarıma gömdü.
Kenan elimi sıkıp başını salladı:

“Hoş geldiniz, Fatma teyze.”

İlk günler saygılı, mesafeli…
Ama insan annenin gönül terazisini kandıramıyor.
O saygının altında ince bir “rahatsızlık” kıpırdanıyordu.

Bana en küçük, güneş görmeyen odayı verdiler.
“Anne, burası senin krallığın,” dedi Selin.
Ben de gülümsedim, “Küçük krallık da krallıktır,” deyip sustum.

Sabahları erkenden kalkıyor, kahvaltı hazırlıyor, evi topluyordum.
Selin çocukken nasıl severdi mis gibi tereyağlı yumurtayı, domates-biber kavurmasını… Yine yaptım. Önüne koydum.

O gün masaya oturup,
“Anne, bu kokuyu ne kadar özlemişim,” dedi.

Kenan ise bir iki zeytin, bir lokma peynir alıp telefona gömüldü.
Yarım saat sonra Instagram’ında gördüm:
“Yeni keşif, Nişantaşı’nda harika bir kahvaltıcı.”

Sofrada duran tabaklar, emek emek hazırladığım yumurta, çay buharı…
Hepsi sanki sandalyelerin üstüne yığılmış birer “fazlalık”tı onun için.


Günler geçtikçe Kenan’ın bakışlarındaki ince çizgi kalınlaştı.

Bir gün marketten döndüğümde, elime uzanıp poşete baktı:

“Anne, bu peynir çok pahalı. Daha uygunu yok muydu?”

“Alışkanlık işte,” diyebildim.
Hasan yıllarca, “Sen ne alıyorsan doğrudur,” derdi.
Şimdi bir kalıp peynir için sorguya çekiliyordum.

Akşamları televizyonu açıp eski bir film arardım.
Türkan Şoray’ın gözleri, Kadir İnanır’ın bakışı…
Biraz o eski sıcaklığı hissedeyim, derdim.

Kenan salona girer girmez kumandayı elime bile sormadan alıp kanalı değiştirirdi.
“Anne, artık kim izliyor bunları ya?” derken sesindeki küçümsemeyi gizleme gereği bile duymuyordu.

Selin’in gözleri benimle Kenan arasında gidip geliyordu.
Kalbi ikiye bölünmüş bir çocuk gibi bakıyordu.

Bir gece odama çağırdım onu.
Çaresizlikle değil, son bir umutla.

“Kızım,” dedim, “Eğer için daralıyorsa, rahatsızsan söyle. Vallahi giderim. Kendime bir yer bulurum.”

Selin’in gözlerinden yaşlar aktı.

“Anne, olur mu öyle şey? Kenan biraz stresli, işlerinden dolayı. Sen kafana takma.”

Ama aynı gece, mutfakta su içerken Kenan’ı telefonla konuşurken duydum:

“Olmuyor kardeşim, olmuyor. Evde üçüncü kişi gibi değil, dördüncü, beşinci duvar gibi… Kaldıramıyorum.”

O “duvar” benim.


O gece, odama çekildiğimde ilk kez valizlerden diğerini çıkardım.
Hasan’ın eski deri çantası.

İçinden sararmış kâğıtlar döküldü yatağın üzerine.
Osmanlıca tapular, mühürler, el yazısıyla yazılmış notlar…

Bir tanesi dikkatimi çekti.
Başlıkta bir yerin adı yazıyordu:
Güneşli Koy – Ordu / Perşembe

Bir ara Hasan’la konuşmuştuk.
“Dedemlerin oralarda kayalık bir yer varmış, denizin dibinde,” demişti.
“Devlet oraya mılyon verse satmam,” diye gülmüştü.
Sonra eklemişti:
“Boş laf işte. Kim ne yapsın kayalık yeri…”

O kâğıttaki mühürler, imzalar, harfler gözümde dönmeye başladı.
En dipte, küçük bir not:

“Sahil yolu, olası kamulaştırma alanı…”

Sabah ilk iş, yıllardır görmediğim Hasan’ın çocukluk arkadaşı, avukat Nihat Bey’i aradım.
Bursa’da hâlâ bürosu vardı.

Ertesi gün elimde çanta, karşısındaydım.
Hâlimi görünce yüzü allak bullak oldu.

“Kim düşürdü seni bu hale Fatma abla?”

Her şeyi anlattım.
Kızımı, damadımı, geceyi, ayrılışı…

Dinledi. Sonra gözlüğünü takıp belgeleri incelemeye başladı.
Arada bir durup bana baktı, sonra tekrar kağıda döndü.

Sonunda sandalyesinde doğruldu, gözleri kocaman olmuştu:

“Fatma abla… Senin bu tapu var ya…”

Kalbim hızlandı.

“Ee?”

“Burası şu an Karadeniz sahil yolu projesinin üstünde. Üstüne de liman planlanmış. Devlet, o arazi için kamulaştırma bedeline oturup kalkıp dua ediyor. Sen ise o araziyi çantada taşıyormuşsun, habersiz…”

Sığındığım pansiyon odası, Kenan’ın yüzü, “fazla boğaz” lafı, Selin’in sessizliği… Hepsi film şeridi gibi geçti gözlerimin önünden.

Benim çöpe atıldığım gece, aslında kader beni altın bir sandalyeye oturtuyormuş.


İşlemler aylar sürdü.
Nihat Bey her şeyi en gizli şekliyle yürüttü.
Tapu devri, kamulaştırma bedeli, şirket kurulumu…

Sonunda banka hesabıma rakamlar aktığında, ekrana boş boş baktım.
“Zengin” kelimesi hep başkalarına yakıştırdığımız, dizilerde gördüğümüz bir sıfattı.
Şimdi ise benim adımla yan yana duruyordu.

Ama içimdeki ilk his sevinç olmadı.
Soğukkanlılık oldu.

Nihat Bey’e tek bir şart koydum:

“Kızım da, damadım da bu paradan haberdar olmayacak. Ne şimdi, ne sonra.”

İstanbul’a geri döndüm.
Ama bu kez bir pansiyon odasına değil, kendi satın aldığım şık ama abartısız bir daireye yerleştim.
Maslak’ın kalabalığına karışmadım; Üsküdar’da, denizi uzaktan gören sakin bir mahalleyi seçtim.

Evimi sıcak renklerle döşedim.
Eski Bursa evimin ruhunu getirdim sanki.
Her köşede, “Ben varım,” diyordu duvarlar.

Artık kimsenin evine “fazla” değildim.
Benim evime gelen fazlalık olmak zorundaydı.


Bir gece internette dolaşırken, karşıma tanıdık bir adres çıktı:
Selin ile Kenan’ın oturduğu o rezidans.

Yanında büyük puntolarla:

TAMAMEN SATILIK – BORÇTAN DOLAYI ACİL

Kalbim bir an durur gibi oldu.
İlanı tekrar tekrar okudum.
Tüm bina, tek parça olarak satılıyordu.
Hızlı nakit istiyorlardı.

Telefonu kaldırdım.
Nihat Bey’i aradım:

“O binayı… Alıyoruz.”

“Kızın orada oturuyor hâlâ, biliyorsun değil mi?” dedi.

“Biliyorum,” dedim. “Daha güzel…”

Kısa pazarlıklardan, ince ince yapılan kontrol süreçlerinden sonra, imza günü geldi.
O binanın tapusuna adım yazıldı.
Ben, iki valizle dışarı atıldığım o binanın sahibi oldum.


İlk işim kira sözleşmelerini görmek oldu.
Onlarca kiracı…
Sunumlarda “prestijli aileler” diye çıkan fotoğraflar…

Ve o daire:
Selin ve Kenan’ın oturduğu 14. kat.

Kira bedellerini piyasa koşullarına göre güncelledim.
Herkese makul bir artış yaptım.

Sadece bir istisna hariç.

Kenan’ın dairesine, sözleşmeye uygun şekilde, “yüksek riskli kiracı” primini ekledim.
Kirası üç katına çıktı.

Bu hukuksal bir intikamdı.
Ama benim için yalnızca para değildi mesele.
Onları, bir gün beni koydukları o kaldırım taşlarının üzerine bırakan zihniyetle yüzleştirme arzusuydu.

Resmi tebligatlar gönderildi.

Bir hafta sonra, apartman yöneticisi beni aradı:

“Fatma Hanım, bilseniz neler oluyor… Özellikle 14. kattaki bey… Delirmiş gibi.”

Telefonun öbür ucunda olmadığım halde, Kenan’ın sesini duyar gibi oldum:

“Bu ne demek ya? Üçe katlamak ne? Sizi mahkemeye veririm! Ben avukatım, biliyorum haklarımı…”

Yönetici ne kadar anlatsa boş.
Sözleşme ortada, piyasa değeri ortada.

Ben telefonun ucunda sessizce dinledim.
Sadece dedim ki:

“Yönetmelik ne diyorsa onu uygulayın.”


Günler sonra, bir gece telefonum çaldı.
Numara gizliydi.
Açtım.

“Anne…”

Selin’in sesi.
Titrek, yorgun, ağlamaklı.

“Anne, ne olur bize yardım et. Ev sahibi kirayı üçe katlamış. Kenan’ın bütün siniri bana patlıyor. Ödeyemiyoruz, ne yapacağız bilemiyorum…”

Bir an nefesim kesildi.
Yatağın ucuna oturdum.
Yıllar önce, odama gelip “Ben size yük oluyorum, istersen giderim,” dediğim gece geldi aklıma.

O gece elimi tutup “Sen bize emanetsin” diyen kızım, şimdi yardım için beni arıyordu.

İçimde iki ses çarpıştı:

Biri, “Koş! Kızın bu, nasıl dayanırsın?” diyordu.
Diğeri, “Ders bitmedi. Bu sadece ilk sayfa.” diye fısıldıyordu.

Telefonu kulağımda tutarken gözlerim doldu.
Ama sesim buz gibi çıktı:

“Selin, bu sizin imzanız olan bir sözleşme. Ben ne yapabilirim? Ben de kiracıyım burada, aynı şirketin başka bir binasında. Hayat seçimlerden ibaret kızım. Siz seçtiniz.”

Karşı taraftan yalnızca nefes sesini duydum.
Sonra kısık bir “Peki…” ve hat kapandı.

O gece uyuyamadım.
Ama pişman da olmadım.

Ben bir gün onların karşısına “para” ile değil, “ayna” ile çıkmak istiyordum.

Kenan’ın neye benzediğini, Selin’in kim olduğunu görsünler diye.


O gün geldi.

Apartman toplantısı için bütün kiracılar ortak salonda toplanacaktı.
Holding adına “yeni yatırım ve yenilikleri anlatacak yönetim kurulu başkanı” olarak anons edilecektim.

Salona herkesten önce girdim.
Önde uzun masa, arkada sandalyeler…
Yönetici yanıma gelip fısıldadı:

“14. kattaki bey bugün çok iddialı. ‘Bu soygunu yapanı deşifre edeceğim’ diye ortalığı inletiyor.”

Üzerimde sade, koyu lacivert bir takım vardı.
Saçlarım enseden topuz, boynumda Hasan’ın bana aldığı ince altın kolye.

Kiracılar tek tek geldi.
Kimisi selam verdi, kimisi göz ucuyla süzdü.
Beni binanın başka bir sakini sandılar.

En son Kenan ve Selin girdiler içeri.

Kenan’ın saçları dağınık, kravatı gelişigüzel.
Selin solgun, başı önde.

Göz göze gelmedik.

Toplantı başlayınca yönetici, rutin şeyleri anlattı.
Sonra, dönüp mikrofona:

“Ve şimdi, tüm bu yatırımları mümkün kılan, binamızın yeni sahibi… Holdingimizin yönetim kurulu başkanını huzurlarınıza davet ediyorum.”

Ayağa kalktım.
Topuklu ayakkabımın parkede çıkardığı ses, salonu doldurdu.

İlk önce Selin’in gözleri büyüdü.
Sonra Kenan’ın yüzü, sanki kan çekilmiş gibi bembeyaz oldu.

Kürsüye yürüdüm.
Sanki o geceyi tersine sarıyordum:
Ben kapıdan çıkmıyor, kürsüye çıkıyordum.
Bu kez kimse beni dışarı itemezdi.

Mikrofonu elime aldım.
Salağa baktım.

“İyi akşamlar. Adım Fatma.”

Kısa bir duraklama.

“Bu binanın sahibi benim.”

Sessizlik.

Kenan sandalyesini itti, ayağa fırladı:

“Yalan! Bu kadın… Bu kadın benim kayınvalidem! Bu bir oyun! Siz dolandırılıyorsunuz!”

Gözlerimi ondan ayırmadan konuştum:

“Kenan Bey, siz burada kaç senedir oturuyorsunuz?”

“Üç yıl,” dedi hırsla.

“Benim kızımı, annesini, evini üç yıl önce ne yaptığınızı hatırlıyor musunuz?”

Yüzüme anlamlandıramadığı bir bakış attı.

“Siz beni, iki valizle bu binanın önüne koydunuz. Fazladan bir boğazdım. Yük’tüm. Şimdi yük dediğiniz kadın, sizin kira ödediğiniz binanın sahibi. Hayat, sandığınız kadar lineer değilmiş, değil mi?”

Salondan hafif bir mırıldanma yükseldi.

Selin başını ellerinin arasına almış, ağlıyordu.

Ben devam ettim:

“Kimseyi evden atmadım. Kimsenin kirasını keyfim için artırmadım. Sadece piyasa koşullarını uyguladım. Sizin yaptığınız ise piyasayı değil, insanı değerli kılmaktı. Beni değersiz ilan ettiniz. Hayat, benim değersiz olmadığımı size göstermeyi seçti. Ben sadece seyrettim.”

Kenan’ın dudakları uçuklamıştı, titriyordu.

“Sen bana bunu nasıl yaparsın? Sen benim karımın annesisin!”

İlk defa sesimi yükselttim:

“Ben o gece de senin karının annesiydim. O gece neredeydi bu saygın?”

Ardından salondaki herkese döndüm:

“Bu bey, bir gün aniden kayınvalidesini sokakta bıraktı. ‘Fazla masraf’ diye… Şimdi ev sahibinin fazla para istemesinden şikayet ediyor. Ben bu şikayetin kendiliğinden adalet olduğunu düşünüyorum.”

Sonra Selin’e baktım.

“Kızım, o gece bir soru sormuştum sana. ‘Kocan mı, annen mi?’ diye. Cevap verememiştin. Bugün cevap verebilecek misin?”

Salon buz kesti.

Selin titreyerek ayağa kalktı.
Gözyaşlarını silmeden konuştu:

“O gün sustum. Bugün susmayacağım. Annem haklı… Ben korktum. Yanlış adamı seçtiğimi bile bile korktum. Ama artık korkmayacağım. Kenan, bu evden ben gidiyorum. Yük olan ben değilmişim meğerse… Senmişsin.”

O an, içimde bir kapının kapanıp başka bir kapının açıldığını hissettim.

Toplantıyı bitirip kürsüden indim.
Kenan ardımdan bağırdı, tehditler savurdu, mahkemelerden, ifşalardan bahsetti.

Ama ben artık korkmuyordum.
Çünkü bütün o tehditlerin arkasındaki adam, hayatın elinden en sert tokadı yemiş, küçük bir çocuktan farksızdı.


Yıllar geçti.

O bina satıldı, ben Bursa’ya döndüm.
Servetimin büyük bir kısmıyla kütüphaneler, kadın dayanışma merkezleri kurdum.
Adını annemin ve Hasan’ın koyduğum yerler.

Selin, Kenan’dan boşandı.
Kendi ayakları üzerinde durmayı öğrendi.
Bursa’da, benim evime yakın, küçük ama sıcak bir daire tuttu.

Hafta sonları gelir, birlikte bahçede çay içer, domates eker, eski günleri konuşuruz.
Artık gözlerinde o eski korku yok.
Yerine, acı çekmiş ama güçlenmiş bir kadının bakışı var.

Bazen akşamüstü tek başıma otururken, o ilk gecenin kaldırım taşlarını hatırlıyorum.
İki küçük valiz, bir yürek dolusu kırgınlık…

Ve o valizin dibindeki sararmış kâğıtlar.

Beni o gecenin soğuğunda evden atanlar, o kâğıtların neye benzediğini bilmiyorlardı.
Ama ben artık biliyorum:

Bazen insanın hayatındaki en büyük hazine, başkalarının çöp sandığı bir defterin içinde saklı durur.

En önemlisi de şu:
Bir anneyi en dibe iterseniz, o size bir gün en tepeden bakabilir.
Ama tepeden bakarken elinde kılıç değil, ayna tutar.

Ben onlara aynayı tuttum.
Gerisini hayat halletti.

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News