BM Komutanı Türk Birliğini Savaşçı Sanıyordu — Somalili Çocukları Okula Götürürken Gözleri Doldu
.
.
MOGADİŞU’DA BİR BARIŞ MİMARİSİ: KALEM VE SÜNGÜ
Bölüm 1: Tozun ve Geçmişin Ağırlığı
Mogadişu’nun güneşi, gökyüzünde parlayan sıradan bir yıldız değil, şehri içinden yakan bir kor parçası gibiydi. Bu güneş sadece teni yakmıyor, aynı zamanda bu kadim ama yaralı şehrin omuzlarındaki ağır yükü de her saniye hatırlatıyordu. Yıkılmış binaların, kurşun delikleriyle delik teşik olmuş duvarların gölgesi, asfaltın üzerine birer hayalet gibi düşüyordu. Bu gölgeler, Mogadişu’nun geçmişiydi; savaşın, dinmeyen fırtınaların ve bir türlü yeşeremeyen umutların sessiz tanıklarıydı.
Fransız General Pierre Moreau, BM Konvoy aracının zırhlı camından dışarıyı izlerken bu gölgelerin arasından geçiyordu. Moreau, bir askerden fazlasıydı; o bir gözlemciydi. Kongo’nun balta girmemiş ormanlarından Haiti’nin enkaz altındaki sokaklarına, Lübnan’ın barut kokan sınırlarına kadar dünyanın her yerinde görev yapmıştı. Yıllar ona bir insanın kolay kolay kazanamayacağı bir yeti vermişti: Sessizliği okuma yetisi. Hangi kalabalığın sadece gürültülü olduğunu, hangisinin her an patlamaya hazır bir bomba gibi gergin olduğunu tek bir bakışta anlayabilirdi.

Ancak Mogadişu bugün ona farklı geliyordu. Şehir hala soluk alıyordu ama bu nefes alışlarda garip bir ritim vardı. O sabah BM Karargahı’ndaki brifingde Türk birliğinin yeni konuşlandığı Batı Mogadişu sektörünü incelemişti. Burası şehrin en çalkantılı bölgesiydi; dar sokakların birer labirente dönüştüğü, halkla silahlı gruplar arasındaki çizginin her sabah yeniden kanla çizildiği bir cehennem parçası.
Moreau’nun dikkatini çeken şey, Türk birliğinin bölgeye gelmesinden sadece iki hafta sonra huzursuzluk raporlarının bıçak gibi kesilmesiydi. Yanındaki BM koordinatörüne döndü: “Türkler bu sektörde ne yapıyor? Raporda bir anormallik var.”
Koordinatör, elindeki tableti generale uzatırken fısıldadı: “General, Türkler standart protokolden biraz sapıyorlar. Fotoğraflara bakın.”
Moreau ekrana baktı. Gördüğü şey tanklar ya da barikatlar değildi. Birkaç asker, sivil kıyafetli çocuklar ve eski bir okul binası. “Ne demek sapıyorlar?” diye sordu kaşlarını çatarak. Koordinatör sadece, “Kendileriyle konuşmanız daha iyi olur,” dedi.
Bölüm 2: Misafir ve Ev Sahibi
Türk birliğinin karakolu, kuzeydeki eski bir okul binasına kurulmuştu. Bina, savaşın pençesinden mucizevi bir şekilde kurtulmuştu. Duvarlarında hala eski boya izleri, çocukların yıllar önce bıraktığı el izleri vardı. Moreau araçtan indiğinde ilk gördüğü sahne onu duraklattı.
Karakolun önündeki bir Türk askeri, dizlerinin üzerine çökmüş, sekiz yaşlarında bir çocukla konuşuyordu. Askerin gözleri çocuğun gözleriyle aynı hizadaydı. Bu basit bir detay gibi görünebilirdi ama Moreau için çok şey ifade ediyordu; bu, üstünlük kurmayan, eşitlenen bir duruştu. Çocuk gülüyordu. Mogadişu’da bir çocuğun bir askerin yanında bu kadar korkusuzca gülmesi, Moreau’nun onca yıllık tecrübesine aykırıydı.
Onu Yüzbaşı Serdar Doğan karşıladı. 32 yaşında, çelik gibi sert bir duruşu olan ama bakışlarında derin bir sükunet taşıyan bir subaydı. Moreau, Serdar’ın mükemmel Fransızcasını duyunca şaşırdı.
“Dilimizi nerede öğrendiniz yüzbaşı?”
Serdar, hafifçe başını eğerek yanıtladı: “İletişim işimizin yarısıdır efendim. Anlaşamayacağımız bir halkı koruyamayız.”
Karakolun içinde ilerlerken Moreau her köşeyi tarıyordu. Bir askeri tesiste olması gereken o buz gibi disiplin burada vardı, ancak bu disiplin “soğuk” değildi. Koridorun bir duvarı, iple asılmış çocuk resimleriyle doluydu. Rengarenk çizgiler, Türk bayrakları ve futbol oynayan asker figürleri… Moreau durdu: “Bunlar nedir?”
“Komşu mahallenin çocukları efendim,” dedi Serdar. “Onlara kağıt ve kalem veriyoruz. Hayallerini buraya asmalarına izin veriyoruz.”
Moreau, BM direktiflerini hatırlatarak araya girdi: “Sivillerin operasyonel alana alınması riskli değil mi?”
Serdar’ın cevabı kısa ve özdü: “Onları içeri almıyoruz efendim. Dışarıda, ailelerinin izniyle yapıyoruz bunu. Biz burada misafiriz general. Misafir, ev sahibinin rızasını alır.”
“Ev sahibi” kelimesi Moreau’nun zihninde yankılandı. Çoğu ordu gittiği yerde kendini “kurtarıcı” veya “yönetici” olarak görürdü. Ama Türkler kendilerini “komşu” ve “misafir” olarak tanımlıyordu.
Bölüm 3: Okul Yolundaki Silahsız Ordu
Üç gün sonra Moreau, bölgede habersiz bir teftişe çıktı. Konvoyu dar bir sokağa girdiğinde trafik durdu. İlk refleksi silahına davranmak oldu; bu şehirde kalabalık pusunun habercisiydi. Ancak gördüğü şey onu koltuğuna çiviledi.
Düzinelerce Somalili çocuk, okul üniformaları içinde yürüyordu. Yanlarında ise Türk askerleri vardı. Ama askerler ellerinde silahlarla bir savaş düzeninde değillerdi; çocukların küçük ellerini tutuyor, onlara yol açıyor, şakalaşıyorlardı. Başçavuş Tarık Yıldız, en önde minik bir kız çocuğunun anlattıklarını büyük bir ciddiyetle dinleyerek yürüyordu.
Moreau araçtan indi ve sessizce kafilenin yanına yürüdü. Çocuklar önce bu yabancı yüzü ve farklı üniformayı yadırgadılar. Ama Moreau adımlarını onların temposuna uydurduğunda, küçük bir kız gelip eline dokundu. Sadece bir saniye. Ama o bir saniye, Moreau’nun içindeki buzları eritmeye yetti.
Öğleden sonra Serdar ile baş başa oturduklarında Moreau sordu: “Yüzbaşı, çocukları okula götürmenin taktiksel mantığı nedir? Bu bir strateji mi?”
Serdar, masadaki haritaya bakarak cevap verdi: “Bir mahallede güven inşa etmenin en kısa yolu, o mahalledeki annenin güvenini kazanmaktır efendim. Anne güvenirse, çocuk güvenir. Çocuk güvenirse, mahalleli sizinle konuşmaya başlar. Mahalleli konuşursa, istihbarat akışı başlar. Biz burada hem askeriz hem de komşuyuz. Bir komşu, mahallesindeki çocuğun okul yolunda zarar görmesine izin vermez.”
Bu cümle, Moreau’nun askeri literatüründeki tüm “angajman kurallarını” yerle bir etmişti. Bu, bir taktiğin ötesinde, bin yıllık bir kültürün yansımasıydı.
Bölüm 4: Yardım Etmek Öğrenilir
Takip eden haftalarda Moreau bölgeye defalarca gitti. Her seferinde yeni bir “insanlık” dersine tanık oldu. Bir sabah, kucağında dört yaşında bir kız çocuğuyla koşan bir anne gördü. Kadın heyecanla bir şeyler anlatıyordu. Yüzbaşı Serdar hemen yanına gitti. Tercüman aracılığıyla kadının, “Bugün kız kardeşi de okula gidecek ama yolu bilmiyor, onu da yanınıza alır mısınız?” dediği anlaşıldı.
Serdar, küçük kızın boyuna gelecek şekilde diz çöktü. Hiçbir şey söylemeden sadece gülümsedi. O gülüşte verilen söz, bin zırhlı araçtan daha güven vericiydi. Kız kafileye katıldı, Uzman Çavuş Boran onun elinden tuttu ve birlikte tozlu yolda kayboldular.
Moreau o gün sınıflardan birine girdi. Kara tahtada bir cümle yazılıydı. Tercümana sordu. Adam gülümseyerek çevirdi: “Yardım etmek öğrenilir.”
Moreau tahtaya uzun uzun baktı. O gün birliğe dönerken Serdar ile yan yana yürüdüler. Protokolleri bir kenara bırakmıştı.
“Buraya geldiğinde ilk ne düşündün?” diye sordu Moreau.
Serdar, tozun içinden gelen bir arabayı bekledikten sonra yanıtladı: “Burada ne kazanacağımızı değil, buradan giderken ne bırakacağımızı düşündüm efendim. Türkiye’de bir çocuğun okula gitmesi sıradandır. Burada ise bir zaferdir. Ben çok zafer gördüm ama bu zafer silahla kazanılmıyor.”
Bölüm 5: Barışın Gerçek Gücü
Moreau o gece raporunu yazmak için bilgisayarının başına oturdu. Şimdiye kadar yazdığı raporlar hep “tehdit seviyeleri”, “lojistik ihtiyaçlar” ve “çatışma analizleri” üzerineydi. Ama bu kez kalemi farklı bir hakikati yazıyordu:
“Türk birliğinin Batı Mogadişu’daki yaklaşımı, askeri standartların çok ötesindedir. Onlar güvenliği bir ‘tehdidin yokluğu’ olarak değil, bir ‘güvenin varlığı’ olarak inşa ediyorlar. Son altı haftada bölgedeki huzursuzluk raporları %48 oranında azalmıştır. Bu sonuç, hiçbir ek takviye olmadan, sadece bir yaklaşım değişikliğiyle elde edilmiştir. Yüzbaşı Serdar Doğan, benden çok daha iyi bir barış mimarıdır.”
İki gün sonra BM toplantısında Moreau, Türk askerlerinin çocuklarla el ele yürüdüğü o fotoğrafı dev ekrana yansıttı. Salondaki subaylara dönerek konuştu:
“Barış görevi nedir? Çatışmayı yönetmek mi? Düzeni sağlamak mı? Evet, ama bunlar yetersizdir. Eksik olan şey güvendir. Ve güveni silah tutarak inşa edemezsiniz. Bu fotoğraftaki askerler, çocukların sırt çantalarına tutunmasına izin vererek Mogadişu’ya barışı getirdiler.”
Sonuç: Bir El Sallayışın Bedeli
Moreau Mogadişu’dan ayrılmadan önceki son gününde, sokağın köşesinde sabah okula götürdükleri o küçük kızı gördü. Kız, generale bakıp elini kaldırdı. Hafif, küçük bir el sallayışıydı bu.
Moreau bir an donup kaldı, sonra aynı şekilde karşılık verdi. Arabasına bindiğinde günlüğüne şu son satırları düştü:
“Bugün bir çocuk bana el salladı. Bunu hak etmek için hiçbir şey yapmadım. Bu hakkı, o sokakta her sabah tozun içinde çocuklarla yürüyen Türk askerleri kazandı. Beni en çok etkileyen ise şu: Onlar bunun farkında bile değiller. Sadece görevlerini yapıyorlar. Ama o görev, buradaki her şeyi değiştirdi.”
Mogadişu dışarıda hala yanıyordu, ama o gece şehre düşen gölgeler biraz daha hafifti. Çünkü gerçek güç; silahtan değil, bir çocuğun eline tutuşturulan kalemden ve bir askerin diz çöküp bir çocukla aynı hizaya gelmesinden doğuyordu. Türk askeri, Mogadişu’nun tozlu sokaklarına sadece barış değil, bir vicdan mirası bırakıyordu.