BORDO BERELİLER TB2 İLE 96 SAAT KANDİL’İ İZLEDİ! 🎯 3 PKK Komutanı Tek Gecede Vuruldu | Kaçış Yoktu
.
.
Eylül 2023’ün son haftasında Kandil’in üstünde gökyüzü, insanın içine işleyen bir sessizlik taşıyordu. Gece, dağların sırtına ağır bir örtü gibi serilmişti; vadilerdeki gölgeler daha koyu, kayalıkların yüzü daha keskin görünüyordu. O sessizliğin içinde beyaz bir nokta, 27 bin feet irtifada sanki hiçbir şeye dokunmadan süzülüyor, rüzgârı bile incitmeden dönüyordu. Bu bir kuş değildi, yıldız değildi. Bayraktar TB2’ydi; termal gözleriyle yeryüzünü tarayan, sabırla bekleyen bir avcı.
Ankara’da, teşkilat karargâhının loş salonunda ekranların ışığı yüzlere vuruyor, kahve bardaklarından yükselen buhar bile sanki “ses çıkarma” diye uyarılıyordu. Analistler üç aydır aynı ihtimali kovalamıştı: Kandil’de üst düzey bir toplantı. İstihbarat birden fazla kaynaktan doğrulanmıştı, ama yer ve zaman belirsizdi. Belirsizlik, operasyon dünyasında en ağır kelimeydi; çünkü yanlış bir hamle, aylarca biriken emeği bir saniyede yakabilirdi. Bu yüzden kimse heyecana kapılmıyor, kimse “tamamdır” demiyordu. Herkes, olasılıkların içinde yürüyordu.
Saatler 23’e yaklaşırken termal ekranın köşesinde, ilk önce küçük bir titreme belirdi. Bir hareket. Sonra hareket büyüdü; Kandil’in güneybatı yamacındaki bir vadide, normalde terk edilmiş görünen yapı kompleksine doğru ilerleyen araçlar… Dört araç, ama rastgele değil; farklı yönlerden gelip aynı noktada birleşiyorlardı. Bu, “rutin” değildi. Termal imzalar araçlardan inen insanların sayısını, gövdelerinin sıcaklığını, omuzlarındaki silahların soğuk çizgisini bile seçiyordu. On beşi geçmişti. Bir kısmı çevreyi kapatıyor, profesyonel bir güvenlik düzeni kuruyordu.

Ekran başındaki bir analist, sanki konuşursa görüntü bozulacakmış gibi fısıldadı: “Bu… bu o.”
Kimse cevap vermedi. Çünkü herkes aynı şeyi görmüştü. O an karargâhta bir el, sanki görünmez bir düğmeye basmış gibi bütün oda daha da sessizleşti. Birkaç saniye sonra Ankara’dan emir geldi: “SİHA’yı bölgede tut. Takibi kesme.”
TB2’nin operatörleri, dairesel uçuş paternini ayarladı. Bir binanın üzerinde dönmek, sadece döngü çizmek değildi; beklemekti. Çıkışları görmek, araçları takip etmek, saklanma ağını ortaya çıkarmaktı. İçeri girenlerin ne kadar kaldığı, kimin hangi saatlerde nereye geçtiği, hangi patikayı kullandığı… bu ayrıntılar, daha sonra bir gecenin kaderini belirleyebilirdi.
Ama gökyüzünde sabrın da bir limiti vardı. Yakıt. TB2’nin gövdesindeki her litre, karargâhtaki her saniyeye bağlıydı. Bu yüzden rotasyon emri verildi; ikinci bir TB2 hazırlanacak, gözetim hiç kesilmeyecekti. Kandil’de asıl oyun, tek bir görüntü yakalamak değil, görüntüyü bırakmamaktı.
Gece yarısı geçerken toplantı hâlâ sürüyordu. Termal ekran, binanın içinde ısı yoğunlaşmasının belirli bir odada toplandığını gösteriyordu. Analistler, o odayı işaretledi. “İçeride yoğunluk var.” dediler kendi aralarında; ama “kim var” demediler. Çünkü termal, yüz göstermez; sadece varlık gösterir. Yine de bu bile bir haritaydı: binanın hangi odası merkezdi, hangi koridor daha çok kullanılıyordu, güvenlik nerede sıklaşıyordu.
Sabaha karşı dört sularında ilk hareketlenme başladı. Araçlardan biri kompleksten ayrıldı ve kuzeye yöneldi. TB2, bir nefes gibi arkasına takıldı. Araç, dağlık araziyi yararak ilerlerken, ekran başındaki operatörler neredeyse göz kırpmamaya başladı. Çünkü bir saniyelik kayıp, bir sığınak ağını sonsuza kadar karartabilirdi. Araç, kırk beş dakika sonra küçük bir köyün yakınlarında başka bir yapıya girip kayboldu. Ankara’da bir kalem, haritada ikinci noktayı işaretledi. İki hedef, doğrulanmış iki koordinat… ama kimse hâlâ gülümsemiyordu. Çünkü bu iş, “bulmak” kadar “doğru zamanda kullanmak” işiydi.
Öğleye doğru ana binadan ikinci bir konvoy ayrıldı; bu kez üç araç birlikte hareket ediyordu ve güneydoğuya gidiyordu. Yakıt kritik seviyeye yaklaşırken, ikinci TB2 devreye girdi. Gözetim bir an bile kesilmedi. Bir TB2 üsse dönerken diğeri gökyüzünde gözünü kırpmadı. Bu kusursuz geçiş, odadaki herkese aynı şeyi hatırlattı: Burada başarı, bağırarak değil, koordinasyonla gelirdi.
Konvoy, iki saat boyunca dağlık araziyi kesti. Zaman zaman duruyor, çevreyi kontrol ediyor, sonra tekrar hareket ediyordu. Bu davranış kalıbı, içeridekilerin “önemli” olabileceğini fısıldıyordu. Sonunda Kandil’in doğu yamacında, İran sınırına yakın, doğal savunma hattı gibi duran derin vadiler ve sarp kayalıkların arasında üçüncü bir noktaya ulaştılar. Üç ayrı koordinat… Üç ayrı kapı… Üç ayrı ihtimal. Ve şimdi Ankara’da, her ihtimalin bedeli tek tek hesaplanacaktı.
Üst düzey değerlendirme toplantısında masanın üstünde üç seçenek duruyordu: havadan, karadan ya da ikisinin birleşimi. Havadan vurmak, riskleri azaltırdı ama doğrulama zordu. Karadan girmek kesinlik sağlardı ama bedeli ağır olabilirdi. Sonunda kombine bir plan benimsendi: önce sahaya sızılıp hedef doğrulanacak, sonra gökyüzündeki gözlerle, gerektiğinde hassas vuruşla operasyon tamamlanacaktı. Bu karar, bir cümle gibi kısa görünürdü; ama o cümlenin içinde geceler, yürüyüşler, bekleyişler ve “hata yapmama” yemini vardı.
Bordo berelilerden sekiz kişilik özel bir tim seçildi. Tim komutanı Binbaşı Kaan, gözleriyle konuşan, sesini gereksiz yere yükseltmeyen bir subaydı. Brifing sonunda, masanın etrafındaki yüzlere tek tek baktı ve sakin bir tonla konuştu: “Burası film değil. Düşman toprağındayız. Bir hata hepimizin sonu olabilir.” Sonra cümleyi bitirdi: “Ama biz bunun için eğitildik.”
İki gün sonra gece, sınırın ötesinde başka bir sessizlik başladı. Tim, karanlığın içine gömüldü. Yol, haritalarda ince bir çizgi gibi görünürdü; sahada ise taş, diken, soğuk ve sabırdan oluşan bir duvardı. Gündüzleri saklanarak, geceleri ilerleyerek hedefe yaklaştılar. Her duruşlarında kulaklarını toprağa veriyor, her yürüyüşlerinde gölgeleri ölçüyorlardı. Çünkü bu işte düşman sadece karşıdaki silah değildi; yanlış yankılanan bir taş sesi de düşmandı.
TB2, gökyüzünde onların ilerlediği hattın önünü tarıyor, belirli aralıklarla devriye gezen grupları işaretliyordu. Bu, “kurtarıcı” bir ses değildi; bu, doğru zamanda doğru yerde olmaya yardım eden soğukkanlı bir rehberdi. Tim, ikinci lokasyona yaklaşınca iki keskin nişancı yüksek bir noktaya çıktı ve yapıyı izlemeye başladı. Yapının etrafında silahlı nöbetçiler vardı, içeride hareket görülüyordu. Ama kimlik teyidi zor, yaklaşmak riskliydi. Kaan, vakti ölçtü. Bu operasyonun en acı tarafı buydu: bazen doğru şeyi yapmak için “beklemek” zorundasınız.
Asıl hedefe ilerleyen grup, üçüncü gecenin sessizliğinde vadinin dibindeki o iyi kamufle edilmiş kompleksin karşısına ulaştığında Kandil, sanki kendini daha da içine kapattı. Yerden bakınca yapı, kayaların içine gizlenmiş gibiydi; uzaktan sıradan, yakından tehlikeliydi. Kaan, Ankara’ya kısa bir rapor geçti: “Hedef doğrulandı. Güvenlik yoğun.” Ankara’dan gelen cevap netti: “Gözetlemeye devam. Hava unsurları hazır.”
Sonraki saatler, tim için bir “zaman testi”ne dönüştü. Gündüzleri tamamen hareketsiz kalıyor, gece olunca küçük pozisyon değişimleriyle hem görüntü alıyor hem de görünmezliklerini koruyorlardı. Erzak azalırken su daha kritik hâle geldi. Damağınız çatladığında bile konuşamazsınız; çünkü ses, size ait değildir artık. Ve onlar, susmayı meslek gibi taşımış adamlardı.
Dördüncü gecede yeni bir konvoy geldi. TB2’nin termal görüntüsü, araçlardan inen kişilerin güvenlik düzeni kurma biçiminden, içeridekilerin “sıradan” olmadığını fısıldıyordu. Tim, artık bekledikleri anın geldiğini hissetti; ama hissetmek yetmezdi, doğrulamak gerekiyordu. Kaan, gözlemle teyidi birleştirip Ankara’ya geçtiğinde odadaki herkesin omuzları bir an gerildi. Sonra emir geldi. Cümle kısa, ağırlığı büyüktü: “Başlat.”
Gece iki sularında Kandil’in üzerinde beyaz gölge, dairesel uçuşunu biraz daha daralttı. Lazer işaretlemeler, koordinatların kesinliğini artırırken, yerdeki tim nefesini tuttu. O an kimse “zafer” düşünmüyordu. Kimse “sonuç” düşünmüyordu. Herkes yalnızca “hata yapma” düşünüyordu. Çünkü bir hata, sadece operasyonu değil, yılların emeğini yakardı.
İlk aşama, çevre güvenliğinin sessizce çözülmesiydi. Keskin nişancılar, karanlığın içindeki sıcak imzalara bakıp nefeslerini ayarladı. Susturucunun çıkardığı o “yok gibi” sesle iki nöbet noktası etkisiz kaldı. Kompleksin içi, ilk saniyelerde hâlâ ne olduğunu anlamadı. Sonra TB2 devreye girdi; gökyüzündeki göz, hedefin kalbini işaretledi ve hassas mühimmat, vadinin içine düşen bir yıldırım gibi indi. Patlama, dağların içinde yankılandı. O yankı, gizlilik perdesinin yırtıldığı andı.
İçeriden koşuşturan siluetler çıktı. Karanlıkta nereye bakacaklarını, nereden vurulduklarını bilmiyorlardı. Çünkü düşman görünmüyordu. Sadece sonuç görünüyordu. TB2’nin termali kaçış yönlerini izlerken, tim yıkıntılara yaklaşmak zorunda kaldı. Çünkü operasyon, sadece vurmakla bitmezdi; geride bırakılan her materyal, bir sonraki tehdidin haritası olabilirdi.
Yıkıntıların arasında kısa bir temas yaşandı. Birkaç siluet, bir enkazın arkasına sığınıp ateş açmaya çalıştı; ama karanlığın içinde panikle atılan kurşunlar, çoğu zaman havaya konuşur. Tim, çatışmayı uzatmadan alanı kontrol altına aldı. Burada ayrıntılar, anlatıldıkça büyüyen birer gölgeydi; ama önemli olan şuydu: operasyonun omurgası, planlandığı gibi işledi. Hedeflerin içeride olduğuna dair teyit güçlendi ve gece, bir anda “tek gecelik” bir sonuç üretmiş oldu.
Sabaha karşı, Ankara’da ekranların karşısındaki analistler, koordinatlarla sahadan gelen teyitleri üst üste koydu. O an, birileri nihayet gözlerini kırptı. Çünkü artık “belirsizlik” biraz daha azalmıştı. Yapılan değerlendirmede üç üst düzey ismin aynı gece içinde etkisiz hâle getirildiği tespit edildi. Bu, örgüt için ağır bir darbeydi. Ama karargâhta kimse alkışlamadı. Ne sevinen bir çığlık vardı ne de yüksek sesle konuşan biri. Sadece bir tür sessiz rahatlama dolaştı odada; uzun bir bekleyişin ardından gelen o soğuk “tamam” hissi.
Tim için asıl zorluk ise geri dönüşte başladı. Çünkü operasyon sonrası alarm büyür, devriyeler sıklaşır, gölgeler daha keskin olur. Gecenin içinde çekilirken TB2, yukarıdan koruyucu bir göz gibi hareketliliği izliyor, riskli bölgeleri işaret ediyor, mümkün olan en sessiz hattı öneriyordu. Bir noktada termal ekran, timin önünde arama yapan kalabalık bir grubu gösterdiğinde Kaan, rotayı değiştirmek zorunda kaldı. Yeni güzergâh daha zordu; kaygan zeminler, dikenli çalılıklar, dar boğazlar… ama zorluk, yakalanmaktan daha iyiydi.
Günler, geceler gibi aktı. Sonunda sınır hattına yaklaşırken Kaan timi kayalık bir mevzide sakladı ve karanlığı bekledi. Çünkü gündüz geçiş, davetiyeye dönüşebilirdi. Gece çöktüğünde sınırı sessizce geçtiler. Türkiye tarafında bekleyen araçlar onları alıp üsse götürdüğünde, kimse büyük cümleler kurmadı. Sıcak duş, sıcak yemek ve kesintisiz uyku… o an için dünyanın en büyük ödülüydü.
Ankara’da operasyon “tam başarı” olarak kayda geçti. 96 saatlik gözetim, üç farklı hedef noktasını doğrulamış; saha unsurları ile teknolojik istihbarat birbirini tamamlamıştı. Ama dışarıya, yalnızca kısa notlar sızdı. Çünkü bu tür hikâyeler çoğu zaman manşet olmaz. Manşet olan şey, sonuçtur. Oysa sonuçların arkasında, gecenin içinde büyütülen sabır, kimsenin bilmediği bir yorgunluk ve “bir hata yaparsak…” diye başlayan sessiz dualar vardır.
Kandil’in üzerinde TB2 tekrar dönerken gökyüzü yine sessizdi. Vadiler yine karanlıktı. Ama o karanlığın içinde artık bir şey değişmişti. Bir yerlerde, taşların arasına saklanan güven duygusu biraz daha azalmıştı. Çünkü gökyüzünden bakan göz kapanmıyordu. Ve yerde, başka timler başka görevler için hazırlanıyordu; kimseye duyurmadan, kimseye görünmeden.
Dünya döndükçe bu tür hikâyeler bitmeyecekti. Sadece isimler değişecekti. Gece yine soğuk olacaktı. Dağ yine sessiz olacaktı. Ve bazı insanlar, bütün o sessizliğin içinde, konuşmadan iş yapmaya devam edecekti.