Türkiye’nin Bize Anlattığı İnsanlık Dersi
Burası gerçekten Türkiye miydi? Arap dünyasında büyümüş, üniversiteyi Asya’da bitirme hayaliyle Çin ve Kore’yi ziyaret etmeyi planlayan üç genç üniversite öğrencisi olarak Türkiye’ye gelişimiz hiç de beklentilerimizi karşılamıyordu. Nadya, Ayşe ve ben, Türkiye’yi sadece bir aktarma noktası olarak görmüş, rotamızı Çin ve Kore’ye odaklamıştık. Ancak beklentilerimizin aksine, Asya’daki ilk hedeflerimizde hayal kırıklığına uğramıştık.
Çin’de yaşadığımız deneyimler, ne yazık ki, umutlarımızı kırmış, şehre vardığımızda kokusundan, gürültüsünden ve kalabalığından rahatsız olmuştuk. Kore de aynı şekilde, dizilerinde gördüğümüz o parlak hayatların aksine, sokaklarında yaşadığımız maddi zorluklar ve insanlar arasında gördüğümüz soğuk tavırlar bizi derinden etkilemişti. Hatta Kore’de geçirdiğimiz zamanın sonunda, Türkiye’ye dair hiçbir beklentimiz yoktu. Burası da tıpkı diğer Asya şehirleri gibi olacaktı, diye düşünerek geldik.

Ancak İstanbul’a indiğimizde, her şey değişmeye başladı. Havalimanındaki ilk adımlarımızda, çöp bile yoktu. Pasaport kontrolündeki memurun samimi gülümsemesi, hemen arkasından ise otel transferi sırasında taksi şoförünün yardımseverliği, gözlerimizin yaşarmasına neden oldu. “Hoş geldiniz,” dedi pasaport memuru, Ayşe’nin ve Nadya’nın gözlerinde bir ışık yansıyarak. Hani derler ya, “Tanrı misafiri başımızın tacıdır.” İşte o an, burası bizim için tam anlamıyla evimiz gibi oldu.
Önceki ülkelerde yaşadığımız soğuk, yargılayıcı tavırlar ve güvensizlik hissi burada yoktu. İstanbul sokakları, ne kadar kalabalık ve canlı olsa da, tertemizdi. Hiçbir köşe başında çöp, eski şişeler veya izinsiz fotoğraflar yoktu. Şehir, düzenin, huzurun ve saygının bir örneğiydi. Bizim için burası, Asya’nın geri kalanına nazaran tam tersi bir dünyaydı. Çoğu zaman sessizce yürürken, sokaklardaki o derin huzuru içimize çekiyorduk. Ayşe, “Burası kesinlikle başka,” diye mırıldandı, Nadya ise gözyaşlarını zorla saklıyordu.
Yemekler ise başka bir deneyimdi. Kore’de aç kalmıştık, çünkü yemeklerin helal olup olmadığını sorduğumuzda kaba ve saygısız tavırlara karşılaşmıştık. Ama burada, bir restoranın kapısından içeri adım attığımızda, garson bize hem nazikçe yaklaşmış, hem de dini inançlarımıza saygı göstererek, “Odanızda seccade ve kıble yönü işaretlidir. Ayrıca otel mutfağımız tamamen helaldir,” demişti. Nadya, gözleri dolarak, “Bizi düşündünüz mü?” diye sordu, garson ise gülerek, “Elbette efendim. Tanrı misafiri başımızın tacıdır,” dedi.
Bütün bu deneyimler, sadece yemeklerin ve hizmetin ötesindeydi. İnsanların kalbinde derin bir iyilik, bir misafirperverlik vardı. Gece sokaklarda yürürken, bir çocuğun düşürdüğü oyuncakları alıp ona geri verdiğimizde, o küçük gülümseme ve “Teşekkür ederim” diyerek teşekkür eden anne, bizim için Türkiye’nin ne kadar değerli ve sıcak bir yer olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi.
İstanbul’a dair en çok etkilendiğimiz nokta, insanların birbirlerine gösterdiği saygıydı. Çin ve Kore’de gördüğümüz o sert tavırlardan sonra, burada, metrolarda ve caddelerde karşılaştığımız nazik insanlarla tanışmak bize büyük bir rahatlama sağladı. Bir gün, metroda yaşlı bir amcaya yer vermek için ayağa kalktığımda, yanımdaki Türk genci de hemen kalkarak “Abla, sen otur, ben veririm,” dedi. Bu basit ama anlamlı hareket, tüm gezimizde gördüğümüz en doğal nezaket örneğiydi.
Türkiye’deki son gecemizde Galata Kulesi’ne karşı durduk ve ışıl ışıl parlayan İstanbul manzarasına bakarken, Ayşe, “Burası, Türkiye’de geçirdiğimiz zamanın aslında en değerli parçası,” dedi. “Çin ve Kore’de ne kadar heveslenmiştik, ama asıl ana yemek burada, diğerleri sadece kötü birer meze oldu.” Bu söz, hepimizin kalbine dokundu, çünkü ne kadar zorlu bir yolculuk olsa da Türkiye, bize insaniyetin, hoşgörünün ve gerçek misafirperverliğin ne demek olduğunu en derin şekilde öğretti.
Türkiye’nin Bize Anlattığı İnsanlık Dersi – Devam
Bir sonraki sabah, gözlerimiz henüz Türkiye’nin sıcak atmosferinden etkilenmişken, İstanbul’un sokakları başka bir güzellikteydi. Türkiye’nin her köşesindeki misafirperverlik, yaşadığımız hayal kırıklıklarının ardından bizim için yeni bir dünya yaratmıştı. Türkiye, sadece güzel yemekleri ve temiz caddeleriyle değil, aynı zamanda insanlarının sıcak kalpleriyle de bizi etkilemişti.
Yemeklerimizde, hizmette ve her adımda, bu kültürün derinliklerinde başka bir şey daha vardı: bir insanın diğerine olan saygısı, yardımlaşma, ve en önemlisi, insanların bir arada yaşamayı öğrenmiş olmaları. İnsanların yüzlerindeki gülümsemeler, sadece caddelerde değil, alışveriş yaparken de, sokaklarda yürürken de etrafımızı saran bir neşe kaynağıydı. Ayşe, “Burası kesinlikle başka bir dünya,” dedi bir gün. “Bir insana bu kadar saygı gösteren bir ülke görmedim.”
Hızlı tren yolculuğumuzda da işler farklıydı. Çin ve Kore’de trenlerde yaşadığımız o kaotik, pis ortamın aksine, burada, İstanbul’dan başka bir şehre gitmek için bindiğimiz Yüksek Hızlı Tren (YHT) çok farklıydı. İstasyonlar tertemizdi, insanların her biri saygılı ve düzenliydi. Kapılar açıldığında, insanlar önce inenlerin çıkmasını bekliyorlardı. Hiçbir itişme, bağırma yoktu. Koltuklar temiz ve düzenliydi. Hızla ilerleyen trenin penceresinden bakarken, yolculuğun ne kadar huzurlu olduğunu fark ettik.
Gittiğimiz şehirdeki sokaklar da aynen İstanbul gibi tertemizdi. Her köşe başı, insanları birbirlerine yardım ederken görmek çok doğaldı. Bir kadın, markette alışveriş yaparken kasiyerle sohbet ediyordu ve kasiyer, “Teşekkür ederim, iyi akşamlar,” diyordu. Basit bir nezaket bile, Türkiye’de yaşadığımız bu farklı atmosferin en büyük örneğiydi.
“Türkler neden bu kadar nazik?” diye sordum bir gün. Nadya, “Bilmiyorum ama gerçekten seviyorlar. Misafirperverliği öylesine içselleştirmişler ki, insanın sadece varlığını kabul etmekle kalmıyorlar, seninle ilgileniyorlar,” dedi. Ayşe de başını sallayarak, “Kesinlikle. Kore’de böyle bir şey hissetmedik, Çin’deyse tam tersi bir durum vardı. Burada bir başka şey var,” dedi.
Yavaş yavaş, Türkiye’nin her köşesinde insanları daha yakından gözlemledikçe, aslında basit bir misafirperverlikten çok daha derin bir şey olduğunu fark ettik. Bu, insanlık dersi gibiydi. Herkes birbiriyle öyle bir sıcaklıkla iletişim kuruyordu ki, sanki hiçbir zaman yabancı değildik. Ayşe, “Türkiye’yi sevmek zor değil,” dedi bir gün, “çünkü insanlar seni anlamak için gerçekten çaba harcıyorlar. Birisinin dertlerine gerçekten kulak veriyorlar. Bu sıcaklık her yerde hissediliyor.”
Bir akşam, İstanbul’da yürürken, çok yaşlı bir amca yolda yürüyen çocuklardan birine takıldı. Çocuk, oyun oynarken topunu düşürdü. Ayşe hızla eğilip topu aldı, ama yaşlı adam hemen müdahale etti. “Çocuklar böyle şeyleri unutmaz,” dedi gülerek ve topu uzatarak. Çocuk, topu elinde sıkıca tutarak teşekkür etti ve amca, “Allah’a emanet ol,” diyerek yola devam etti. Bu kadar basit bir hareketin bile bizde nasıl derin bir etki yarattığını fark ettik. Türkiye’de basit iyilikler, insanları birbirine bağlayan en büyük güçtü.
Bir gün, Kapalıçarşı’da dolaşırken, Ayşe ve Nadya bir tezgahta bazı takılarla ilgileniyordu. Ben ise biraz uzaklaşıp, bir köşede bekledim. O sırada, yaşlıca bir adam yanımdan geçti. Elinde bir kese vardı ve içine bakarken bana yöneldi. “Genç kız,” dedi, “Bu takıyı sana hediye ediyorum.” Şaşkınlıkla baktım ve “Gerçekten mi?” dedim. Adam gülümsedi ve “Evet, sadece sevgiyle,” dedi. Elimdeki birkaç kuruşu ona uzatmaya çalıştım, ama o sadece gülümsedi ve “Hayır, bu senin için,” diyerek takıyı verdi. Ayşe ve Nadya yanımıza geldiğinde, onlara bu hikayeyi anlatınca, gözleri doldu.
O an Türkiye’nin bize sunduğu misafirperverliği, sıcaklığı ve gerçek insanlık dersini daha da derinlemesine hissettik. İnsanın kalbine dokunacak kadar güçlü olan bu sıcaklık, sadece tatilin güzelliğini değil, aynı zamanda insan olmanın ne demek olduğunu bize öğretti.