Çanakkale Şehitliği’nde Gece Devriyesinde Yaşananlar | Korku Hikayeleri | Gerçek Hikayeler

Çanakkale Şehitliği’nde Gece Devriyesinde Yaşananlar | Korku Hikayeleri | Gerçek Hikayeler

.
.

Gelibolu’da Gece Devriyesi: Bir Şehitlikteki Sıradışı Olay

Adım Kemal ve bugün size anlattıklarımı kimseye anlatmadım. Anlatamadım da zaten. Kim inanırdı ki? Ama artık içimde tutamıyorum. O gece Gelibolu’da yaşadıklarımı bir yerlere yazmalıyım. 2023 yılının Mart ayıydı. Askerlik görevimi Çanakkale’de yapıyordum. Gelibolu Yarımadası’ndaki bir karakolda görevliydim. Askerlik hayatımın son 6 ayıydı ve o zamana kadar gayet normal geçmişti her şey. Nöbet tutuyorduk, eğitimlerimizi yapıyorduk, terhis gününü bekliyorduk. Sıradan bir askerlik dönemi. Ama o Mart gecesi her şey değişti.

Karakolumuz, Conk Bayırı’na yakın bir yerdeydi. Burası, bildiğiniz gibi Çanakkale savaşlarının en şiddetli geçtiği yerlerden biriydi. 1915 yılında burada on binlerce şehit verilmişti. Şimdi burası hem tarihi bir alan hem de askeri bölgeydi. Gündüzleri turistler gelirdi, şehitlikleri ziyaret ederlerdi, fotoğraf çekerlerdi. Ama gece olunca ortalık tamamen ıssızlaşırdı. Biz askerlerin en nefret ettiği görev gece devriyesiydi. Özellikle kışın, soğukta, karanlıkta o sarp tepelerde dolaşmak hiç kolay değildi. Ama birisi yapmak zorundaydı.

Aslında ilk aylarımda ben de diğer askerler gibi düşünüyordum. Gece devriyesi sıkıcı, yorucu ve gereksiz bir işti. Ama sonradan, özellikle o olaydan sonra, her şeyin bir sebebi olduğunu anladım. Belki de biz orada olmak zorundaydık. Belki de onlar bizi görmek istiyordu.

Ocak ayında, o ilk olaydan iki hafta önce garip bir şey yaşamıştık. Yine Ozan’la devriyedeydik. O gece de çok soğuktu. Kar yağmıyordu ama toprak buz gibiydi. Her adımda kayıyorduk neredeyse. Şehitliğe varmadan önce yolda bir şey gördük. Karanlıkta uzakta bir ışık vardı. Titreyen kırmızımsı bir ışık. Ozan durdu. “Gördün mü?” dedi. “Gördüm. Ne olabilir bilmiyorum. Belki mum, bir ziyaretçi bırakmıştır.” Ama saçmaydı bu. Gece yarısıydı, kim bırakırdı mum bu saatte?

Yaklaştık ışığa. Şehitliğin girişindeydi. Gerçekten de bir mumdu. Kırmızı kalın bir mum. Yanıyordu ama etrafta rüzgar vardı. Nasıl yanıyordu bu mum? Neden sönmüyordu? Ozan elini uzattı mumu almak için. Tam dokunacakken mum söndü. Bir anda duman bile çıkmadı. “Bu normal değil.” dedi Ozan. Bu, bir işaret olabilirdi. Belki de onlar bize bir şey göstermeye çalışıyordu. Belki biz orada olmamız için seçilmiştik.

O gece devriye görevi bana ve Ozan’a düştü. Ozan, benimle aynı dönem askerlik yapan bir arkadaşımdı. Trabzonluydu. Benimle iyi anlaşırdık. İkimiz saat 21:00’de karakoldan çıktık. Üzerimizde kalın montlarımız, elimizde telsizlerimiz ve fenerlerimiz vardı. Rotamız belliydi. Karakoldan başlayacak, şehitlik alanına kadar gidecek, orayı kontrol edip geri dönecektik. Normal şartlarda 2 saatlik bir görevdi. Hava çok soğuktu. Rüzgar da vardı. Mart ayının sonlarıydı ama Gelibolu’da bahar henüz gelmemişti. Karanlık öyle bir karanlıktı ki fener olmadan iki adım ilerisini göremiyorduk. Ay da yoktu. O gece sadece yıldızlar vardı gökyüzünde. Onlar da bulutların arasından zor görünüyordu.

İlk yarım saat sohbet ederek geçti. Ozan, terhis planlarını anlatıyordu. Trabzon’a döner dönmez nişanlanacakmış. Kız arkadaşı onu bekliyormuş. Ben de İstanbul’a döneceğimi, ailemle biraz vakit geçireceğimi söyledim. Normal bir sohbette, ama sonra bir garip sessizlik çöktü ikimizin üzerine. Şehitlik alanına yaklaşıyorduk. Burası gündüzleri huzurlu ve sakin bir yerdi. Düzenli bahçesi, bakımlı mezar taşları, Türk bayrakları. Ama gece bambaşka bir havası vardı. Ürkütücü değil ama ciddi. Ağır. Sanki hava bile farklı geliyordu insana. Ozan fısıldadı, “Şu mezarlıktan her geçişimde içim daralıyor ya.” “Neden fısıldıyorsun ki?” dedim ben de fısıldayarak. Ama aslında neden fısıldadığımızı ikimiz de biliyorduk. Burası öyle bir yerdi işte. İnsanın içine saygı, korku, hüzün karışımı bir şey doluyordu.

Şehitlik alanının girişine vardık. Demirden yapılmış büyük bir kapı vardı. Gündüzleri açıktı ama geceleri kapalı olurdu. Bizim bir anahtarımız vardı. Kontrol için içeri girip çıkabiliyorduk. Ozan anahtarı çıkardı. Kapıyı açtı. Menteşelerin gıcırtısı gecenin sessizliğinde yankılandı. İçeri girdik. Fenerlerimizle etrafı tarıyorduk. Her şey normaldi. Mezar taşları yerli yerindeydi. Çiçekler, Türk bayrakları, ziyaretçilerin bıraktığı eşyalar, her şey olması gerektiği gibiydi. Tamam, her şey normal.” dedi Ozan. “Hadi dönelim.” Ama tam o sırada bir şey duydum. Bir ses. Çok hafif, çok uzaktan gelen bir ses. Sanki birisi konuşuyordu ama ne dediğini anlayamadım.

“Duydun mu?” diye sordum Ozan’a. “Neyi? Bir ses vardı.” dedi Ozan. “Sanki birisi konuşuyordu.” Ozan durduk, kulak verdi. “Yok ya, bir şey duymadım. Rüzgar herhalde.” Haklı olabilirdi. Rüzgar vardı ve tuhaf sesler çıkarabilirdi. Ama ben yemin edebilirdim. O bir insan sesiydi ya da buna benzer bir şeydi. Devam ettik. Şehitliğin içinde dolaşıyorduk. Her mezar taşının üzerinde bir isim, bir tarih vardı. Hepsi çok gençti. 20 yaşında, 19 yaşında, 18 yaşında şehit olmuşlardı. Bazı taşların üzerinde fotoğraflar vardı. Siyah beyaz eski fotoğraflar. Genç yüzler bakıyordu bize o fotoğraflardan.

Birden Ozan durdu. “Bak şuna.” dedi. Fenerini bir mezar taşına tutarak. Baktım, taşın üzerinde bir isim vardı. “Yüzbaşı Mehmet Tevfik Efendi. 1915.” 24 yaşındaydı. Şehit olduğunda. “Benim dedemin dedesi de burada savaşmış.” dedi Ozan. “Anneannem anlatırdı ama o sağ kalmış. Trabzon’a dönmüş ama savaştan sonra hiç konuşmamış burada olanlar hakkında. Tek kelime etmemiş.” “Neden?” diye sordum. Ozan omuz silkti. “Kim bilir, belki çok korkunçtu gördükleri.”

O anda gene o sesi duydum. Bu sefer daha netti. Bir fısıltı gibiydi ama ne dediğini hala anlayamıyordum. Ozan’ın da duyduğunu anladım. Çünkü kafasını kaldırıp etrafı dinlemeye başladı. “Tamam ben de duydum şimdi.” dedi. “Ne bu böyle?” “Bilmiyorum, belki başka bir devriye ekibi vardır.” Telsizi açtık, karakolu aradık. Bizden başka kimse dışarıda yoktu. Karakol komutanı sinirlendi. “Orada ne arıyorsunuz hala? Kontrolünüzü yapın, dönün.” Telsizi kapattık ama o ses hala geliyordu. Şimdi daha da yakındı sanki. Sesler sadece bir ses değil, çok daha fazla fısıldayan insan sesleriydi. Ozan’ın yüzü bembeyaz olmuştu. “Kemal, gidelim buradan.”

Devam ederken, her şey beklediğimiz gibi olmadı. Bu geceyi unutamayacağımız bir gece olarak hafızalarımızda kaldı…

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News