Çinli Keskin Nişancı ‘Türkleri Avlayacağım’ Dedi! 💀 Siperde GÖRÜNMEZ Bir Savaş Başladı!
.
.
1953 yılı, Kore’nin dağlarında zaman donmuş gibiydi. Cephe hattı 38. paralelde kilitlenmiş, iki taraf da toprağa gömülmüştü. Siperler arasında bazen 200 metre bile yoktu. O dar ölüm şeridinde tek bir kural geçerliydi: Başını kaldıran ölürdü.
Geceleri ay ışığı karın üzerinde solgun bir parıltı bırakır, gündüzleri keskin rüzgâr vadilerden uğuldayarak geçerdi. Topçu ateşi bazen saatlerce sürer, sonra aniden kesilirdi. O sessizlik anlarında askerlerin kalp atışları bile duyulacak kadar yükselirdi. Çünkü herkes bilirdi ki asıl tehlike gürültüyle değil, sessizlikle gelirdi.
Çin birlikleri cepheye yeni bir korku salmıştı. Tank değildi, top değildi. Tek bir adam, tek bir tüfek ve bitmek bilmeyen bir sabırdı bu korku. Çin kaynakları, Zhang Taofang adındaki genç bir askerin 32 günde yüzlerce hedef vurduğunu iddia ediyordu. Rakamlar tartışmalıydı; propaganda ihtimali yüksekti. Fakat cephedeki asker için sayının önemi yoktu. Önemli olan, görünmeyen bir gözün kendisini izlediğini bilmekti.

Birleşmiş Milletler kuvvetleri içinde görev yapan Türk Tugayı da bu görünmeyen savaşın tam ortasına gelmişti. Dünya onları süngü hücumlarıyla tanıyordu. Kunuri’de, Kumyangjang-ni’de, Vegas Tepesi’nde süngü takıp ileri atılmışlardı. Fakat burada, siperlerin arasında süngü yetmiyordu. Burada sabır gerekiyordu. Nefes kontrolü gerekiyordu. Ve tek bir mermiyle sonuç alma becerisi.
Uşak’ın bir köyünden gelen Seyfi de o askerlerden biriydi.
Çocukluğu Ege’nin rüzgârlı tepelerinde geçmişti. Babası çiftçiydi. Kışın odun keser, yazın tarlada çalışırdı. Seyfi daha on iki yaşındayken babası ona eski bir av tüfeği vermişti. “Tüfek önce sabrı öğretir,” demişti. “Hedefi değil, kendini yenmeyi öğrenirsin.”
Seyfi saatlerce taşların arasında yatıp keklik beklemeyi öğrenmişti. Rüzgârın yönünü yüzünde hisseder, nefesini tutar, tetiği çekmeden önce kalbinin ritmini dinlerdi. O yıllarda bunun bir gün binlerce kilometre uzakta, bambaşka bir coğrafyada hayatını belirleyeceğini bilmiyordu.
Kore’ye vardığında ilk dikkatini çeken şey soğuktu. Anadolu’nun ayazını bilirdi ama buradaki soğuk farklıydı. Termometreler eksi yirmiyi, bazen eksi otuz beşi gösteriyordu. Nefes verdiğinde havada kristalleşen buharı görüyordu. Çıplak elle metale dokunmak deriyi yapıştırıyordu.
Türk Tugayı, 25th Infantry Division emrine bağlanmıştı. Amerikalılar Türk askerlerinin disiplinine ve cesaretine hayrandı. Fakat siper savaşı başka bir şeydi. Burada kahramanlık çoğu zaman görünmezdi.
Seyfi’ye dürbünlü bir M1 Garand verildi. Tüfeğin metalini ilk tuttuğunda içinden garip bir sakinlik geçti. Bu, çocukluğundaki av tüfeğinden farklıydı ama mantık aynıydı: Sabır, hesap, nefes.
Yanına bir gözlemci verildi: Onbaşı Kemal. Kemal İstanbul’luydu, matematiği iyiydi. Rüzgârın hızını hesaplar, mesafeyi tahmin eder, küçük notlar alırdı. İki kişilik bir ekip oldular. Kemal dürbünle bakar, fısıldardı:
“On iki yönünde, 240 metre. Siper kenarı. Kask görünüyor.”
Seyfi gözünü nişangâhtan ayırmazdı. Nefes alır, yarısını verir, beklerdi. Kalbi yavaşladığında tetiği sıkıştırırdı. Çekmezdi. Sıkıştırırdı.
İlk atışında Çin siperinde bir gölge geriye düştü. Seyfi hemen mevzi değiştirdi. Çünkü karşı tarafta da onu arayan gözler vardı.
Günler haftalara dönüştü. Siper hayatı tekdüzeydi ama ölüm her an tazeydi. Bazen altı saat kıpırdamadan yatarlardı. Parmak uçları uyuşur, dizleri taş kesilirdi. Kemal dişlerini sıkar, “Biraz daha,” derdi.
Çinli nişancılar da aynı sabırla bekliyordu. Cephede görünmeyen bir düello yaşanıyordu. Bazen bir Amerikan askeri siperden başını uzattığında anında vuruluyordu. Bazen bir Çin askeri, yarım saniyelik hatayla yere yığılıyordu.
Bir sabah Kemal fısıldadı:
“Sağ sırt. Parıltı gördüm.”
Seyfi gözünü çevirdi. Gerçekten de güneş ışığında anlık bir cam yansıması vardı. Bu, bir dürbün olabilirdi.
İki nişancı birbirini arıyordu artık.
Seyfi kıpırdamadı. On dakika geçti. Yirmi dakika geçti. Soğuk kemiklerine işliyordu. Ama bekledi. Çünkü sabırsız olan ölürdü.
Sonunda karşı yamaçta kar hafifçe oynadı. Çok küçük bir hareketti. Ama yeterliydi.
Tetiği sıktı.
Karın üzerinde koyu bir leke belirdi. Kemal derin bir nefes verdi. “Buldun onu,” dedi.
Seyfi cevap vermedi. İçinde bir zafer duygusu yoktu. Sadece görevini yapmış olmanın ağır sessizliği vardı.
Aylar boyunca ileri karakollarda görev yaptılar. Düşman subaylarını, haberleşme hatlarını onaran askerleri, makineli tüfek mevzilerini hedef aldılar. Her atışın bir anlamı vardı. Bazen tek bir mermi, bir saldırının yönünü değiştiriyordu.
Mayıs 1953’te Vegas Tepesi için savaş başladığında cehennem kapıları açıldı. Çin topçusu saatlerce bombardıman yaptı. Toprak sarsıldı, siperler çöktü. Bombardıman durduğunda Çin piyadeleri yamaçtan tırmanıyordu.
Yukarıdan aşağı bakan savunmacı için bu bir avantajdı. Seyfi ve Kemal mevzilerini aldı. Artık gizli bir av değil, açık bir muharebeydi bu.
Kemal bağırdı: “Sol hat! Subay!”
Seyfi nişan aldı. Tırmanan bir Çin subayı askerlerine el işareti veriyordu. Mermi çıktığında adam geriye savruldu. Arkasındaki birlik bir an duraksadı. O küçük tereddüt anı, Türk siperlerine zaman kazandırdı.
Gece boyunca tepe el değiştirdi. Süngü hücumları başladı. Seyfi bir noktada tüfeğini bırakıp süngü takmak zorunda kaldı. Yakın mesafede savaşın kokusu baruttu, topraktı, kandı.
Otuz saat sonra tepe Türklerin elindeydi. Kayıplar ağırdı. Ama hat düşmemişti.
Savaşın sonuna doğru Seyfi’nin adı bir takdirnameye yazıldı. Belgede tek bir cümle vardı:
“Stratejik görevleri başarıyla tamamladı ve hedefleri yok etti.”
Ne kaç kişi yazıyordu, ne mesafe, ne tarih. Sadece o cümle.
Seyfi için sayıların önemi yoktu. O, her atıştan sonra gece uyuyamadığı anları hatırlıyordu. Karşı tarafta da bir annenin oğlu olduğunu biliyordu. Ama savaş, bireysel duygulara yer bırakmıyordu.
Ateşkes imzalandığında siperlerde garip bir boşluk oluştu. Silahlar sustu. Seyfi tüfeğini son kez temizledi. Metalin soğuk yüzeyine baktı. Bu tüfekle yaşadıklarını kimse tam olarak bilmeyecekti.
Türkiye’ye döndüğünde köyünde onu davul zurnayla karşılamadılar. O da istemedi. Tarlasına döndü. Yine rüzgârı dinledi. Yine sabah erken kalktı.
Bazen köy kahvesinde gençler Kore’yi sorardı. O, süngü hücumlarından bahsederdi. Ama nişancı düellolarından pek söz etmezdi. Çünkü o savaş görünmeyen bir savaştı. Anlatması zordu.
Yıllar sonra arşivler açıldığında, o takdirname yeniden gün yüzüne çıktı. İnsanlar “Sniper Seyfi” adını öğrendi. Ama hikâyesinin çoğu hâlâ sisler içindeydi.
Belki de böylesi daha doğruydu.
Çünkü bazı askerler bağırarak değil, susarak kahraman olur. Bazıları hücum ederken, bazıları beklerken tarih yazar.
1953’ün o dondurucu sabahlarında, Kore’nin dağlarında bir Türk askeri karların içine gömülüp saatlerce kıpırdamadan yatmıştı. Nefesini kontrol etmiş, rüzgârı hesaplamış, tetiği sıkıştırmıştı.
Ve tek bir mermiyle savaşın görünmeyen yüzüne adını yazmıştı.
Sessizce.