DİLENCİ SANDIĞI ADAMA Çorba Verdi, Ertesi Gün HAYATI DEĞİŞTİ!

DİLENCİ SANDIĞI ADAMA Çorba Verdi, Ertesi Gün HAYATI DEĞİŞTİ!

.
.

Bir Kase Çorbanın Mucizesi

I. Bölüm: Kışın Soğuk Yüzü

İstanbul, yılın en soğuk kışını yaşıyordu. Şehir, karanlık ve buz gibi bir gecede, rüzgarın camları dövdüğü, sokakların sessizce titrediği bir zamandaydı. Şehrin en lüks otellerinden biri olan Grand Vera’nın lobisi ise dışarıdaki kaostan tamamen uzaktı. İçeride sıcaklık, kristal avizeler ve pahalı mermerler arasında huzur hüküm sürüyordu.

Selim Yılmaz, bu otelin restoranında garson olarak çalışıyordu. Babası yıllar önce bir iftira yüzünden hapse girmiş ve orada vefat etmişti. Annesi hastaydı, kardeşi ise üniversiteye gidiyordu. Selim, ailesinin tüm yükünü omuzlarında taşıyor, çift vardiya çalışıyor, yorgun ama azimli bir şekilde hayata tutunuyordu.

O gece, saat gece yarısına yaklaşırken, otelin döner kapısından lime lime olmuş bir paltoyla yaşlı bir adam girdi. Bastonuna dayanarak yürüyen bu adamın adı Hikmet’ti. 70’lerinde, gözlerinde yorgunluk ve hayatın ağırlığı vardı.

Resepsiyondaki görevliler adamı küçümseyerek bakışlarını kaçırdılar. Otel müdürü Cengiz ise durumu hemen fark etti. Cengiz, insanlara statülerine göre değer veren, acımasızlığıyla tanınan bir adamdı. Hızla yaşlı adama doğru yürüdü: “Burası aşevi değil amca. Yanlış yere geldin. Dışarı çık. Müşterileri rahatsız ediyorsun.”

Hikmet Bey titreyen sesiyle, “Evlat, sadece biraz ısınmak istedim. Dışarısı çok soğuk. Kemiklerim sızlıyor. Bir köşede otursam olmaz mı?” dedi. Cengiz güvenliğe işaret etti. “Atın bu adamı dışarı, görüntüyü bozuyor.”

DİLENCİ SANDIĞI ADAMA Çorba Verdi, Ertesi Gün HAYATI DEĞİŞTİ!

Selim, elinde tepsiyle oradan geçerken yaşlı adamın gözlerindeki çaresizliği görünce kalbinde bir sızı hissetti. Babasını hatırladı. Babası da son günlerinde böyle bakardı. Kuralları biliyordu ama vicdanı ağır bastı. Güvenlik görevlileri adama yaklaşırken Selim araya girdi: “Durun!” dedi. Sonra Cengiz’e döndü: “Cengiz Bey, müsaade ederseniz amcayı personel mutfağına alayım. Kimse görmez. Sadece bir bardak çay içip ısınsın, sonra gider. Bu havada dışarı atarsak donar.”

Cengiz Selim’e tiksinerek baktı: “Sen işine bak Selim. Burası hayır kurumu değil. Eğer o kadar acıyorsan ceketini ver de dışarıda beraber donun.” Selim yutkundu, ısrar etti. Sonunda Cengiz sıkılıp, “Tamam, arka tarafa götür. Müşterilerden biri bile görürse seni pişman ederim. 10 dakika sonra ikiniz de gözüme gözükmeyin,” dedi.

Selim yaşlı adamı nazikçe kolundan tutup personel yemekhanesinin en kuytu köşesine götürdü. Onu bir sandalyeye oturttu, mutfağa koşup sıcak bir mercimek çorbası, taze ekmek ve büyük bir bardak çay getirdi. Hikmet Bey titreyen elleriyle kaşığı tuttu, ilk yudumu aldığında gözlerinden yaşlar süzüldü. “Sağ ol evlat,” dedi. “Adın ne senin?” “Selim efendim, Selim Yılmaz.”

Adam Yılmaz soyadını duyunca kaşığı bir an havada asılı kaldı: “Yılmaz mı? Babanın adı neydi?” “Kemal,” dedi Selim şaşırarak. “Kemal Yılmaz. Ama o vefat etti.” Hikmet Bey derin bir nefes aldı, bir şey söyleyecek gibi oldu ama vazgeçti. “Bu çorba hayatımda içtiğim en güzel şey,” dedi. Selim gülümsedi. “Afiyet olsun. Keşke daha fazlasını yapabilsem.”

O sırada mutfak kapısı gürültüyle açıldı. İçeri Cengiz girdi, yanında otel sahibi olduğu söylenen Levent Bey de vardı. “İşte burada!” diye bağırdı Cengiz. “Sana 10 dakika dedim, yarım saat oldu. Ayrıca otelin mutfağından yemek çalıyorsun!”

Selim ayağa fırladı: “Yemek çalmadım, bu benim personel hakkımdı. Kendi yemeğimi verdim.” Cengiz kükredi: “Bana cevap verme!” Levent Bey’e döndü: “Görüyorsunuz değil mi? Personel sokak serserilerini içeri alıyor. Otelin kaynaklarını kullanıyor. Güvenlik zafiyeti bu.”

Levent Bey burnu havada bir adamdı. “Gerekeni yap Cengiz. Kurumsal kimliğimize zarar verenleri barındıramayız.” Cengiz zafer kazanmış bir komutan edasıyla Selim’e döndü: “Duydun. Kovuldun Selim. O üstündeki önlüğü çıkar ve bu dilenciyle birlikte defol git. Tazminat falan da bekleme. Hırsızlıktan tutanak tutacağım.”

Selim’in dünyası başına yıkılmıştı. Annesinin ilaçları, kardeşinin okul taksidi… Hepsi bir anda gözünün önünden geçti. “Cengiz Bey, yapmayın, hırsızlık demeyin. Sicilime işler, başka iş bulamam.” Cengiz umursamadan güvenliği çağırdı. Selim ve Hikmet Bey, otelin arka kapısından yağmurun altına atıldılar.

Hikmet Bey Selim’in kolunu tuttu: “Üzgünüm evlat, benim yüzümden oldu.” Selim ceketini çıkarıp yaşlı adamın omuzlarına örttü: “Senin suçun yok amca. İnsanlık ölmüş. Hadi gel seni durağa kadar bırakayım.” Hikmet Bey Selim’in gözlerine baktı, kararlı bir şekilde: “Evine git Selim. Yarın sabah saat 09:00’da tekrar otele gel.”

“Neden? Kovuldum ben, içeri bile almazlar.” “Sen gel,” dedi Hikmet Bey gizemli bir şekilde. O sırada lüks bir araç yanaştı. Hikmet Bey dik bir duruşla arabaya yöneldi, binmeden önce Selim’e döndü: “Yarın sabah o kapıdan içeri bir garson olarak değil, hak ettiğin kişi olarak gireceksin.”

II. Bölüm: Sırların Açığa Çıkışı

Ertesi sabah, Selim tüm gece uyuyamamıştı. İçinde garip bir hisle, Hikmet Bey’in dediği saatte otelin önüne geldi. Güvenlik onu durdurmak üzereyken, art arda üç siyah araç yanaştı. Ortadaki araçtan dün geceki yaşlı adam indi. Bu kez üzerinde takım elbise, elinde gümüş başlıklı baston vardı. Tıraş olmuş, dinç görünüyordu. Yanında avukatlar ve korumalar vardı.

Otel personeli şok içindeydi. Cengiz koşarak kapıya geldi: “Buyurun efendim, hoş geldiniz. Rezervasyonunuz var mıydı?” Hikmet Bey güneş gözlüklerini çıkardı ve Cengiz’e baktı: “Rezervasyona ihtiyacım yok Cengiz. İnsan kendi evine rezervasyonla mı gelir?” Cengiz’in yüzü kireç gibi oldu. “Siz… dün geceki…”

“Evet,” dedi Hikmet Bey gür bir sesle. “Dün gece kapı dışarı ettiğin dilenci dediğin adam. Ben Hikmet Vera. Bu otel zincirinin kurucusu ve yönetim kurulu başkanı.” Lobideki herkes buz kesti. Veras soyadı otelin tabelasında yazan isimdi. Yıllardır yurt dışında yaşadığı sanılan efsanevi patron geri dönmüştü.

Hikmet Bey kalabalığın arkasında bekleyen Selim’i gördü ve eliyle gelmesini işaret etti. “Selim, yanıma gel.” Selim titreyen bacaklarla yaklaştı. Hikmet Bey elini Selim’in omzuna koydu: “Dün gece bu otelde insanlığını kaybetmemiş tek bir kişi vardı. O da bu genç adamdı. Cengiz, sen bir yönetici olabilirsin ama insan olamamışsın. Şu andan itibaren kovuldun. Sadece sen değil. Sana bu emri veren Levent de yönetim kurulundan azledildi.”

Cengiz yalvarmaya başladı: “Efendim, bir yanlış anlaşılma oldu. Ben sadece kuralları…” “Benim kuralım merhamettir,” diye gürledi Hikmet Bey. “Pılını pırtını topla ve çık.”

Sonra personele döndü: “Size yeni genel müdürünüzü takdim edeyim. Selim Yılmaz.” Selim şoktaydı: “Efendim? Ben… yapamam. Sadece bir garsonum. Lise mezunuyum.” Hikmet Bey gülümsedi: “Diplomalar satın alınabilir evlat ama vicdan satın alınamaz. İşin tekniğini öğrenirsin ama karakter doğuştan gelir. Ayrıca seninle konuşmamız gereken çok daha önemli bir konu var. Odama gel.”

III. Bölüm: Geçmişin Hesabı

Hikmet Bey’in en üst kattaki kral dairesinde Selim karşısında oturuyordu. Hikmet Bey eski bir deri dosyayı masaya koydu. “Baban Kemal’i tanırdım Selim,” dedi. “Yıllar önce bu otel daha tek bir binayken Kemal benim ortağımdı. En güvendiğim dostumdu.”

Selim duyduklarına inanamıyordu: “Ortağınız mı? Ama babam hep muhasebeci olduğunu söylerdi.” “Öyleydi ama aynı zamanda bu şirketin %40 hissedarıydı. Biz büyürken aramıza hırslı insanlar girdi. Cengiz’in babası da onlardan biriydi. Bir gece otelin kasasından büyük miktarda para çalındı. Tüm deliller babanı işaret edecek şekilde ayarlanmıştı. Ben o sırada yurt dışındaydım. Tedavi görüyordum. Döndüğümde baban hapse atılmış, hisseleri de sahte imzalarla devredilmişti.”

Selim’in gözleri doldu: “Babam masum olduğunu hep söyledi. Hapishanede kahrından öldü.” Hikmet Bey’in gözünden bir damla yaş süzüldü: “Biliyorum ve ben ona inanamadığım, geç kaldığım için kendimi hiç affetmedim. Yıllardır o sahte belgeleri kimin düzenlediğini, gerçek hırsızın kim olduğunu araştırıyordum ve sonunda buldum.”

Masadaki dosyayı açtı. İçinden sararmış kağıtlar ve bir ses kaydı kasedi çıktı. “Dün gece otele kılık değiştirip gelmemin sebebi seni denemek değildi Selim. Odaya, eski arşiv odasına girip bu kasedi almaktı. Cengiz ve babasının senin babana kurdukları kumpasın ses kaydı bu duvarda gizliydi.”

Selim titreyen ellerle dosyaya dokundu. Babasının aklanması demekti bu. İtibarlarının iadesi demekti. “Ama işimiz bitmedi,” dedi Hikmet Bey. “Bu belgelerle mahkemeye gideceğiz. Ancak Levent ve arkasındaki karanlık güçler bu oteli yıkıp yerine AVM yapmak için yabancı bir konsorsiyumla anlaştı. İmza töreni bu akşam. Eğer o akşam o imzalar atılırsa şirket el değiştirecek ve geçmişin tüm kanıtları gömülecek. Onları durdurmalıyız.”

IV. Bölüm: Adaletin Günü

Akşamki gala yemeği için otel hınca hınç doluydu. Basın mensupları, iş dünyasının devleri oradaydı. Levent Bey kürsüde konuşma yapıyordu: “Grand Vera’nın tarihinde yeni bir sayfa açıyoruz.”

Selim ve Hikmet Bey yanlarında polislerle birlikte salona girdiler. “O sayfayı kapatmaya geldik, Levent!” diye bağırdı Selim. Sesi salonda yankılandı. Levent panikledi: “Güvenlik! Atın bunları dışarı!” Ama polisler güvenliği durdurdu. Selim kürsüye yürüdü. Hikmet Bey elindeki mikrofonu aldı: “Bayanlar baylar, bu satış gerçekleşemez. Çünkü bu şirketin %40 hissesi sahte evraklarla gaspedilmiştir. İşte kanıtlar.”

Dev ekrana Cengiz’in babasının ve Levent’in yıllar önceki gizli konuşmalarının dökümleri ve kriminal laboratuvardan o gün alınmış imza sahtedir raporu yansıtıldı. Salonda uğultular koptu. Levent kaçmaya çalıştı ama polisler onu kıskıvrak yakaladı. Cengiz ise çoktan arka kapıdan kaçmaya çalışırken yakalanmıştı.

Selim kürsüde babasının fotoğrafını ekrana yansıttı. Gözyaşlarını tutamadı: “Bu sadece bir şirket meselesi değil. Bu çalınan bir ömrün, lekelenen bir ismin davasıdır. Babam Kemal Yılmaz hırsız değil. Bu çatının gerçek mimarlarından biriydi.”

Salondaki herkes bu genç adamı ve yanındaki yaşlı kurdu ayakta alkışladı.

V. Bölüm: Yeni Bir Hayat

Olayların üzerinden 6 ay geçmişti. Grand Vera oteli satılmamış, aksine yenilenmişti. Tabelanın altına Kemal Yılmaz’ın anısına yazısı eklenmişti. Selim artık otelin genel müdürlüğünü yürütüyordu ama hala arada sırada mutfağa girip çalışanlarla çay içiyor, onlara asla üstten bakmıyordu.

Annesi ve kardeşi artık rahat bir hayat yaşıyordu. Hikmet Bey ise emekli olmuş, lobideki o köşede huzurla gazetesini okuyordu.

Bir gün yağmurlu bir havada kapıdan içeri üstü başı ıslak yoksul bir genç girdi. Güvenlik görevlisi müdahale etmek üzereyken Selim onu durdurdu: “Bırakın,” dedi Selim gülümseyerek. “Otele en değerli misafirimiz gelmiş olabilir.” Gencin yanına gitti, omzuna dokundu: “Hoş geldin kardeşim. Aç mısın? Sana sıcak bir çorba getireyim.”

Çünkü Selim biliyordu. Dünya güçlülerin değil, merhametlilerin omuzlarında dönüyordu. Ve bir kase çorba sadece karın doyurmak için değil, ruhu ısıtmak, bazen de bir kaderi değiştirmek içindi.

Son

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News