(FINAL: PART 2) Hemşireyi görmezden geldiler. Ta ki dışarıdaki askeri araçlar ona “Hanımefendi” diye seslenene kadar

BÖLÜM 2: Kartalın Gözü, Yılanın Nefesi

Konvoy hastane kapısından çıktığında Ankara’nın ayazı, Leyla’nın yüzüne bir tokat gibi çarptı. Ama o tokat acıtmadı. Aksine, yıllardır içine sinmiş hastane klimasının yapay soğuğunu söküp atar gibiydi. Zırhlı araçların motorları hırlarken, şehir bir anlığına sessizliğe gömüldü. Sanki Ankara bile “olan biteni” sindirmek için nefesini tutmuştu.

Leyla, arka koltukta maskesini yavaşça çıkardı. Yüzünde bir zafer ifadesi yoktu. Bir rahatlama da yoktu. Sadece—tamamlanmış bir işin ardından gelen ağır bir boşluk.

Binbaşı Demir öndeki koltuktan geriye dönüp konuştu.

“Komutanım, protokol gereği sizi doğrudan Etimesgut’taki geçici biyolojik kriz merkezine götürüyoruz. Orada ‘U’ varyantı için ikinci doğrulama yapılacak. Sonra… rapor.”

“Rapor…” Leyla bu kelimeyi sanki ağzında çevirip tartmış gibi söyledi. “Bir raporla bitecek sanıyorsan yanılıyorsun Demir.”

Demir’in sesi ciddileşti. “Sizce bu bir… saldırı mıydı?”

Leyla camdan dışarı baktı. Trafik yeniden akmaya başlıyordu; insanlar telefonlarına dönmüş, dükkanlar vitrinlerini silmiş, hayat geri gelmiş gibi görünüyordu. Oysa Leyla biliyordu—bazı şeyler asla geri gelmezdi.

“Bu bir saldırıydı,” dedi. “Ama sadece bir adamı öldürmek için değil. Bir sistemi test etmek için.”

Demir yutkundu. “Kimi test etmek için?”

Leyla cevap vermedi. Çünkü söyleyeceği şey, araçtaki sıradan askerlerin bile yutkunmasını sağlayacaktı. Ve zaten konuşmaları kayda alınabilirdi. “Kartal” kodu bir kez devreye girdiyse, her kelime bir delildi.

Konvoy, Etimesgut yönüne doğru ilerlerken Leyla’nın zihninde aynı görüntü dönüp duruyordu: 304 numaralı odada kahve telvesi gibi kan kusan milletvekili… ve onu “ülser olabilir” diye küçümseyen genç doktorun korkak yüzü.

Leyla’nın mesleki hafızası, tıpkı bir harp hafızası gibiydi: Her detayı saklar, her kokuyu dosyalardı.

Ve o koku… hâlâ burnundaydı.


1. “Merkez”

Geçici kriz merkezi, dışarıdan bakınca sıradan bir lojistik depo gibiydi. Ne tabelası vardı, ne bayrağı. Ankara’nın beton yorgunluğuna karışmış, fark edilmeyen bir yapı. Ama içeri girince her şey değişiyordu.

Üç ayrı kapı, üç ayrı kimlik kontrolü, üç ayrı dezenfeksiyon tüneli…

Leyla kapıdan içeri adım attığında, buranın bir hastaneden çok bir savaş karargâhı olduğunu anladı. Duvarlarda haritalar, ekranlarda kırmızı sarı kodlar, üst üste binen telsiz konuşmaları…

Leyla’yı karşılayan kişi, sivil giyimli ama duruşu askerden keskin bir kadındı. Kısa saçlı, gözleri uykusuz, yüzü “hiç durmamış” insanların yüzüne benziyordu.

“Yarbay Korkmaz,” dedi tok bir sesle. “Ben Dr. Sibel Aras. Merkez Biyolojik Analiz Şefi. Sizi bekliyorduk.”

Leyla’nın içi bir an ürperdi. “Bekliyorduk” demesi, bu işin çok daha geniş bir ağın parçası olduğunu fısılduyordu.

Sibel Aras, onu camlı bir odaya aldı. İçeride iki adam daha vardı: biri siyah takım elbiseli, diğeri üniformasız ama askeri disiplinle oturan yaşlı bir subay.

Sibel onları tanıttı.

“Bu bey, Savunma Bakanlığı Özel Güvenlik Koordinasyonundan Müsteşar Yardımcısı Cemil Karahan. Diğeri de… Tıbbi Savunma Dairesi’nin eski başkanı, Emekli Tümgeneral Haluk Tümer.”

Leyla’nın gözleri bir an durdu. Haluk Tümer. İsmi, sahra görevlerinde bir efsane gibiydi. Onu görmeyi beklemiyordu.

Tümer, Leyla’ya bakıp başını hafifçe salladı. “Korkmaz,” dedi. “Seni nihayet Ankara’da görmek… tuhaf.”

Leyla’nın dudaklarında çok hafif bir çizgi belirdi. Gülümseme değildi. Bir anı gölgesi.

“Sayın komutanım,” dedi Leyla.

Tümer elini kaldırdı. “Burada unvanın önemi yok. Burada sadece sonuç önemli.”

Cemil Karahan masaya bir dosya bıraktı. Kalın, kırmızı bir dosya. Üzerinde tek bir damga: GİZLİ — KARTAL PROTOKOLÜ

“Şimdi,” dedi Cemil, “bize baştan anlat. Neyi gördün, neyi ölçtün, neyi anladın?”

Leyla derin nefes aldı. Bu, hastanede Sinan’ın önünde söylediği cümlelere benzemezdi. Burada kelimeler birini küçük düşürmek için değil, bir ülkeyi kurtarmak için kullanılacaktı.

“Vekilin semptomları grip değildi,” diye başladı. “Peteşi, trombosit çöküşü, konjonktival kanama, keton benzeri nefes… Ayrıca damar yolunda o örümcek ağı gibi siyah çizgi. Bu, toksin aracılı damar içi hasara işaret eder. Sonra hematemez başladı. Bu noktada sahada gördüğüm VHF tablolarıyla örtüştü. Kiti kullandım. Sonuç VHF—ama varyant… standart değil.”

Sibel Aras başını salladı. “Kan örneğini getirdiniz mi?”

Leyla cebinden sızdırmaz torbayı çıkardı. Tümgeneral Tümer, torbaya bakıp gözlerini kıstı.

“U varyantı dediğin… nereden çıktı?” diye sordu.

Leyla, bir an sustu. “Sahada,” dedi sonunda. “Bir kez böyle bir şeyi gördüm. Yıllar önce, sınır ötesinde. Bir ‘simülasyon’ gibi başlayan şey, üç gün içinde bir köyü susturmuştu.”

Odaya bir an sessizlik çöktü. Cemil Karahan kalemini masaya bıraktı.

“Bu işin arkasında kim var?” diye sordu.

Leyla’nın gözlerinde bir karanlık gezindi. “Bilmiyorum,” dedi. “Ama bu rastgele değil. Milletvekili hedef. Hastane test alanı. Yayılma riski %90. Eğer havalandırma açık kalsaydı, Ankara’da binlerce temaslı olurdu.”

Sibel Aras araya girdi. “Yani… amaç vekili öldürmek değil, panik yaratmak mı?”

Leyla başını yavaşça salladı. “Hayır. Amaç panik bile değil. Amaç, ‘ne kadar hızlı müdahale edilir’ ölçmek. Amaç, bizim reflekslerimizi test etmek. Ve daha kötüsü… kimlerin ne kadar yetersiz olduğunu görmek.”

Tümer’in yüzü sertleşti. “Sinan Erguvan…”

Leyla gözlerini kaçırmadı. “Sinan Erguvan gibi insanlar yüzünden bu ülke, bir gün sessizce diz çöker.”

Cemil Karahan dosyayı açtı. İçinden bir fotoğraf çıktı: hastaneye getirilen vekilin gece çekilmiş görüntüsü. Yanında bir başka fotoğraf: vekilin şoförü. Sonra üçüncü fotoğraf: bir restoran. Dördüncü: bir telefon ekranı.

Cemil, Leyla’ya baktı. “Vekil, gece yarısı hastaneye gelmeden önce bir toplantıya katılmış. Kapalı bir yemek. Oradaki herkes şu an izleniyor.”

Sibel Aras bir ekran açtı. “Kan testinde, patojenin genetik diziliminde bir imza var. Laboratuvar modifikasyonu. Üç farklı ülkenin standartlarına benzer parçalar taşımışlar. Bu, amatör işi değil.”

Tümer, sandalyesinde hafifçe öne eğildi. “Bu, bir mesaj.”

Cemil Karahan’ın sesi soğudu. “Ve mesajı veren kişi, büyük ihtimalle içeride bir yerlerde.”


2. Leyla’nın Eski Hayatı

O gece Leyla’ya bir oda verdiler. “Dinlenin” dediler. Dinlenmek… Leyla, dinlenmeyi yıllar önce unutmuştu.

Çantasını yatağın kenarına koydu. Aynaya baktı. Kendi yüzünü tanıyordu ama… yıllardır bir “maskeyle” yaşamış gibi hissediyordu. Hastanede hemşire maskesi, sahada subay maskesi, evde sessiz kadın maskesi…

O aynanın karşısında ilk defa kendisine şunu sordu:

“Ben hangisiyim?”

Telefonu titreşti. Gelen mesaj Demir’den değildi. Sibel Aras’tandı.

“Komutanım, gece yarısı tekrar toplantı var. Bir şey bulduk.”

Leyla, içgüdüyle kalktı. Saçını topladı, botlarını giydi. Koridora çıktığında, merkezdeki hareketlilik artmıştı. Bir şey olmuştu.

Toplantı odasında bu kez herkes daha gergindi. Sibel Aras, ekrana bir görüntü yansıttı: Hastanenin havalandırma planı. Kırmızıyla işaretlenmiş bir bölüm. Ardından bir CCTV kaydı: gece yarısı servis koridorunda yürüyen biri.

“Bu kişi,” dedi Sibel, “hastaya yatış yapılmadan önce servis havalandırma panelinin olduğu odaya giriyor. Çıkarken elinde küçük bir çanta var.”

Cemil Karahan kaşlarını çattı. “Kim bu?”

Sibel ekrana yakınlaştırdı. Yüz netleşti.

Leyla’nın içindeki soğuk ateş yeniden yandı. Çünkü gördüğü yüz, yabancı değildi.

“Bu…,” dedi Leyla, sesi alçak. “Hastanenin idari teknik sorumlularından biri. İsmine bakın.”

Sibel dosyayı açtı. “Mehmet Vural.”

Tümer homurdandı. “Teknisyen mi?”

Leyla başını salladı. “Teknisyen gibi görünür. Ama sahada öğrendiğim bir şey var: En iyi saldırı, kimsenin bakmadığı yerden gelir.”

Cemil Karahan başka bir dosya çıkardı. “Mehmet Vural, geçmişte iki farklı özel şirkette çalışmış. Biri tıbbi cihaz tedariki. Diğeri… biyokimya laboratuvar ekipmanı.”

Sibel ekledi: “Ve iki yıl önce, ‘yurt dışı eğitim’ gerekçesiyle altı ay ortadan kaybolmuş.”

Leyla’nın aklına kendi not defteri geldi: 08.40 — teşhis reddedildi.
Eğer o gün susmuş olsaydı, bu adam görevini bitirmiş olacaktı.

“Mehmet Vural şu an nerede?” diye sordu Leyla.

Cemil, yüzünü buruşturdu. “İki saat önce evinden çıkmış. Eşi ‘market’e gitti’ demiş. Ama telefonu kapalı.”

Tümer ayağa kalktı. “Kaçıyor.”

Leyla gözlerini kıstı. “Kaçmıyor. Bir sonraki hamleye gidiyor.”


3. İkinci Hedef

Ankara gecesi, insanın içine işleyen bir soğuk taşır. Merkezden çıkan ikinci konvoy bu kez daha hızlıydı. Leyla, aracın içinde sessizdi. Demir, direksiyondaki askere talimat veriyordu. Arkadaki ekranlarda şehir haritası, kırmızı noktalar, olası hedefler…

Sibel Aras, telsizden Leyla’ya bağlandı.

“Komutanım, patojenin ‘U’ varyantı laboratuvar modifiye olduğu için tek kişilik hedef değil. Bir yayılma hattı kuruyorlar. Hastane birinci testti. İkinci hedef… daha kalabalık bir yer olabilir.”

Leyla başını hafifçe eğdi. “Metro,” dedi. “Adliye… Meclis… AVM…”

Demir, “Komutanım!” dedi. “Mehmet Vural’ın en son sinyali… Kızılay.”

Leyla’nın omuzları gerildi. Kızılay demek kalabalık demekti. Kızılay demek Ankara’nın kalbi demekti.

Araç hızlandı.

Kızılay’a yaklaştıklarında, Leyla pencereden dışarı baktı. İnsanlar hâlâ yürüyordu. Simitçiler bağırıyor, kafeler dolu, hayat normaldi.

Felaket kapıyı çalarken, insanlar perdelerin rengini tartışıyordu.

Leyla kulaklığını taktı. “Demir,” dedi. “Sivil panik yok. Olmayacak. Paniği biz yaratmayacağız. Hedefi sessizce alacağız.”

Demir’in sesi netleşti. “Anlaşıldı komutanım. Sızma timi hazır.”

Konvoy ara sokakta durdu. Leyla, siyah kargo pantolonunun cebinden ince bir eldiven çıkardı. Silah taşımıyordu. O hiçbir zaman “ateş eden” kişi olmamıştı. Leyla “sonuç” kişisiydi.

Bir bina önüne geldiler. Eski bir apartman. Girişte bir tabela: “Biyomedikal Danışmanlık” gibi masum bir isim.

Leyla, kapının önünde durdu. İçeriden ışık sızıyordu. Gece yarısına yaklaşmıştı ama biri içeride çalışıyordu.

“Demir,” dedi fısıltıyla. “Kapıyı sessiz aç.”

İki asker, kilidi cihazla çözdü. Kapı bir tıkla açıldı. İçeride metalik bir koku vardı: kimyasal, keskin, steril olmayan bir sterilite.

Koridorda ilerlerken bir odaya geldiler. Kapı aralıktı. İçeride bir masa, bir laptop, tüpler… ve Mehmet Vural.

Adam, bir şeyi bir şişeye aktarıyordu. Acele etmiyordu. Sanki zamanı vardı. Sanki yakalanmayacağına inanıyordu.

Leyla, kapıyı itip içeri girdi.

“Mehmet Vural,” dedi.

Adam başını kaldırdı. Bir an şaşırdı. Sonra yüzünde kısa bir gülümseme belirdi. Korkmadı. Bu, Leyla’nın içini ürpertti.

“Demek hemşire hanım,” dedi Mehmet. “Ya da… komutanım mı demeliyim?”

Leyla gözlerini kısmadı bile. “Neyi hazırlıyorsun?”

Mehmet, şişeyi masaya koydu. “Bir deneyi,” dedi. “Sizin ülkenizin refleksleri üzerine.”

Leyla bir adım attı. “Bunu kimin adına yapıyorsun?”

Mehmet’in gülümsemesi büyüdü. “Bunu… kimin adına yaptığım önemli değil. Önemli olan, siz kimin adına susuyorsunuz, komutanım.”

Leyla’nın içi buz kesti. Çünkü Mehmet, tam da Leyla’nın bilmediği yerden vuruyordu: politika, emir, çıkar…

Mehmet konuşmaya devam etti: “Bugün bir milletvekilini kurtardınız. Yarın bir başkasını kurtaracaksınız. Peki ya ertesi gün… size ‘kurtarmayın’ derlerse?”

Leyla, bir an nefesini kontrol etti. “Saçmalama.”

Mehmet, masanın altından küçük bir uzaktan kumanda gibi bir cihaz çıkardı. “Bu,” dedi, “Kızılay’daki bir havalandırma ünitesine bağlı.”

Demir bir adım atacak oldu ama Leyla elini kaldırdı. “Dur.”

Mehmet’in gözleri parladı. “Bakın, komutanım… bu bir oyun değil. Bu bir pazarlık.”

Leyla’nın sesi soğuktu. “Pazarlık yapacak kişi sen değilsin.”

Mehmet kıkırdadı. “O zaman sizsiniz.”

Bir saniye.

İki saniye.

Leyla, o anı yıllarca hatırlayacaktı. Çünkü bu, kurşunun değil zekânın anıydı.

Leyla, masanın üzerindeki şişeye baktı. Şişenin etiketinde, küçük bir işaret vardı. Saha kitlerindeki kodlama… yanlış yazılmıştı. Bilerek mi? Dikkatsizlik mi?

Leyla birden konuştu:

“Sen U varyantı diyorsun. Ama bu şişe U değil.”

Mehmet’in gözleri bir an kaydı. Çok küçük bir an. Ama Leyla için yeterliydi.

“Bu…,” dedi Leyla, “bir kopya.”

Mehmet’in gülümsemesi bozuldu. “Ne—”

Leyla devam etti: “Sen buraya yakalanmak için geldin. Dikkatimizi buraya çekmek için. Kızılay’daki şey… asıl değil.”

Demir’in yüzü değişti. “Komutanım, ne diyorsunuz?”

Leyla, Mehmet’e doğru yürüdü. “Sen bir yemsin.”

Mehmet’in parmakları kumandaya sıkıca sarıldı.

Leyla bir anda masanın üzerindeki metal tepsiyi (laboratuvar tepsisi) aldı ve Mehmet’in bileğine sertçe vurdu. Kumanda yere düştü. Aynı anda Demir atıldı, Mehmet’in kollarını arkaya kıvırdı.

Mehmet bağırmadı. Sadece hırladı. “Geç kaldınız,” dedi dişlerinin arasından. “Geç kaldınız…”

Leyla, kumandayı aldı. Üzerindeki ışık yanıp sönüyordu. “Bu sadece bir dikkat dağıtma,” diye mırıldandı. “Asıl hedef başka.”

Sibel Aras’ın sesi kulaklıktan geldi: “Komutanım! Kızılay’da değil… Meclis tarafında anormal hareket var! Bir servis aracı—”

Leyla’nın gözleri karardı.

“Demir,” dedi. “Mehmet’i alın. Biz gidiyoruz.”


4. Meclis Gölgesi

Meclis çevresinde güvenlik zaten yüksekti. Ama biyolojik saldırı, kapıdan giren bir bomba gibi değildi. Süzülürdü. Sessizdi. Görünmezdi.

Leyla’nın konvoyu yaklaşırken, sokak lambalarının altında bir servis aracı gördüler. Sıradan, beyaz bir araç. Üzerinde temizlik firması logosu. Ama Leyla artık logolara inanmıyordu.

“Durdurun,” dedi.

Araçtan iki kişi indi. Üzerlerinde işçi tulumu. Ellerinde bir çanta.

Leyla, megafon kullanmadı. Bağırmadı. Sadece yürüdü. Çünkü güç, ses yükseltmek zorunda değildir.

İşçiler Leyla’yı görünce duraksadı. Birinin gözleri büyüdü.

O an Leyla bir şeyi anladı: Bu adamlar profesyonel değildi. Korkuyorlardı.

“Kimi dinliyorsunuz?” diye sordu Leyla.

Adamlar cevap vermedi. İçlerinden biri geri çekildi.

Leyla, cebinden kartal protokol kartını çıkarmadı. Ünvanını söylemedi. Sadece bir cümle kurdu:

“Şimdi burada durursanız, hayatta kalma ihtimaliniz var.”

Bu cümle, silah sesinden daha etkiliydi.

Adamın elindeki çanta titredi. “Biz…” dedi. “Biz sadece…”

“Kim gönderdi?” diye sordu Leyla.

Adamın gözleri doldu. “Bir adam… Mehmet değil… daha büyüğü…”

Leyla’nın yüzü sertleşti. “İsim.”

Adam fısıldadı: “Kurt.”

Leyla’nın içinden bir şey geçti. Kurt… Kartalın karşıtı. Bu bir örgüt adı değildi sadece; bu bir zihniyetti. Ülkenin gölgelerinde yaşayan, krizden beslenen, güç için hastane basan bir zihniyet.

Leyla, Demir’e döndü. “Çantayı alın.”

Çanta açıldığında içinden tüpler çıktı. Ama Leyla’nın beklediği gibi “U” değildi. Daha basit bir toksin… panik yaratmak için. Dikkat dağıtmak için.

Leyla, adamların yüzüne baktı. “Siz piyonlarsınız,” dedi. “Ama piyonlar da hesap verir.”

Demir adamları aldı.

Leyla, uzaklarda Meclis’in ışıklarına baktı. Bir an için “bu iş bitmeyecek” diye düşündü.

Çünkü bu, sadece bir günün olayı değildi.

Bu, bir savaşın başlangıcıydı.


5. Hastanedeki Yankı

Aynı saatlerde, üniversite hastanesinde bambaşka bir savaş yaşanıyordu: utanç savaşı.

Sinan Erguvan, rektörlük aracına bindirilirken, çevredeki personelin bakışları onu yakıyordu. İki gün önce “cahil cesareti” diye aşağılayıp geçtiği hemşirenin aslında kim olduğunu öğrendiklerinden beri, kimse eski gibi davranamıyordu.

Asistan Emre, iki gündür uyumamıştı. Leyla’nın sözleri zihninde yankılanıyordu:

“Üniformama bakarak sözümü değersiz görüyorsan, bilime değil kostüme saygı duyuyorsun.”

Emre, o gün ilk kez kendi içindeki korkuyu gördü. Korku yalnızca askerin silahından değil, hocasının gölgesinden geliyordu.

Ve en acısı, bu gölge yüzünden bir insan ölebilirdi.

Emre, hastanenin boşalan koridorlarında yürürken, kendi kendine fısıldadı:

“Ben doktor olmak için mi buradayım, yoksa birinin gölgesi olmak için mi?”

Cevabı yoktu.

Ama bir karar vardı.


6. Leyla’nın İç Çatışması

Leyla gece yarısı merkeze döndüğünde yüzü daha sertti. Sibel Aras onu koridorda yakaladı.

“Komutanım, bir şey daha var,” dedi. “Mehmet Vural’ın laptopunda bir dosya bulduk. Şifreliydi. Ama açtık.”

Sibel, tableti uzattı. Ekranda bir liste vardı: isimler, tarihler, yerler…

HASTANELER — OKULLAR — ADLİYELER — METRO DURAKLARI…

Ve en altta bir satır:

“ANKARA ÜNİVERSİTE HASTANESİ — TEST 1 — BAŞARILI.”

Leyla’nın boğazı düğümlendi.

“Başarılı…” diye mırıldandı.

Sibel başını salladı. “Sizi çağırdıkları için mi başarılı, yoksa yayılma riskinin bu kadar yüksek olmasına rağmen kimsenin anlamadığı için mi başarılı… bilemiyorum.”

Leyla tableti kapattı.

Bir an için, sabahki Leyla’yı düşündü: Lacivert formasıyla görünmez, “hocam” dediği an aşağılanan…

Ve şimdi, bir ülkenin karanlık listesinde “testin başarısını bozan” kadın.

Leyla o an bir şey fark etti: Bu işte kazanmak diye bir şey yoktu. Sadece daha az kaybetmek vardı.

Tümer odaya girdi. “Korkmaz,” dedi. “Bu listeyi gördün.”

“Gördüm.”

Tümer, Leyla’ya yaklaştı. Sesi yumuşadı. “Bu savaşı sen başlatmadın. Ama bitirecek insanlardan biri olabilirsin.”

Leyla, ilk kez gözlerini kaçırdı. “Ben…” dedi. “Ben sadece bir hemşireydim.”

Tümer’in sesi sertleşti. “Hayır. Sen hiçbir zaman sadece hemşire olmadın. Sen gözlem yaptın. Risk aldın. Konuştuğunda herkes sustu. Bu, rütbeyle olmaz. Bu, karakterle olur.”

Leyla’nın içinde eski bir yorgunluk yükseldi. “Karakter,” dedi acı bir gülümsemeyle. “Hastane karakteri sever mi komutanım? Orada karaktere ‘saygısızlık’ diyorlar.”

Tümer bir an sustu. Sonra çok sakin konuştu:

“Bu ülkenin en büyük düşmanı dışarıdaki düşman değil, içerideki kibir. Sen bugün onu tokatladın.”

Leyla gözlerini kapattı. Tokat… evet. Ama tokatın sesi hâlâ kulaklarında çınlıyordu. Ve o ses, sadece Sinan’ı değil, Leyla’nın geçmişini de vuruyordu.

Leyla’nın sahra hastanesinde kaybettiği bir genç asker vardı… adı Ali’ydi. Ali, “komutanım” dediği gün ölmüştü. Çünkü bir üst rütbeli, Leyla’nın “izolasyon” uyarısını geçiştirmişti. O gün Leyla, “bir daha asla” demişti.

Ve şimdi Ankara’da, yıllar sonra, aynı “bir daha asla” onu tekrar bulmuştu.


7. Son Hamle: Gerçek Düşman

Sabaha karşı gelen rapor, herkesi susturdu.

Sibel Aras, dosyayı Leyla’ya uzattı.

“Komutanım… vekilin kanında yalnızca patojen yok. Mikro kapsül kalıntısı var. Yutulmuş olabilir. Bu, bir ‘teslimat’ yöntemi.”

Cemil Karahan masaya vurdu. “Yani vekil hedef değil… taşıyıcı mıydı?”

Leyla’nın gözleri büyüdü. “Hayır,” dedi yavaşça. “Vekil hem hedefti hem taşıyıcıydı. Eğer ölseydi ‘doğal ölüm’ diye kapanacaktı. Eğer yaşasa bile… bir gün sonra başka bir yerde kriz çıkacaktı.”

Tümer, elindeki kalemi kıracak gibi sıktı. “Bu, sadece bir biyolojik saldırı değil. Bu, bir politik operasyon.”

Leyla, o an anladı: Mehmet Vural, “Kurt” dediğinde bir isim vermemişti. Bir kapı aralamıştı.

Ve bu kapının ardında, belki de hastanenin içinden birileri vardı. Belki de “unvanlı” insanlar.

Leyla, masanın üzerinde duran listeye baktı. Son satırdaki bir tarih gözüne çarptı:

“TEST 2 — 72 SAAT.”

Leyla ayağa kalktı. “Zamanımız yok,” dedi.

Demir hemen toparlandı. “Emir?”

Leyla’nın sesi, bir bıçak gibi netti:

“Bu işi bitirmek istiyorsak, ‘Kurt’u bulacağız. Mehmet bir yemdi. Asıl planı yapanlar… en üst katlarda dolaşıyor. Sivil değil, askeri değil… daha kötü: iki tarafa da oynayanlar.”

Cemil Karahan derin nefes aldı. “Komutanım, bunu söylediğiniz anda… geri dönüş yok.”

Leyla, pencereden Ankara’nın gri sabahına baktı. Geri dönüş… Leyla’nın hayatında hiç geri dönüş olmamıştı zaten.

“Zaten,” dedi. “Ben o hastane koridorunda geri dönmeyi bıraktım.”

Ve kapıya yürüdü.


8. Epilog Gibi Başlangıç

Leyla merkezin kapısından çıktığında güneş yeni doğuyordu. Ankara’nın gökyüzü hâlâ griydi ama gri artık aynı gri değildi. Çünkü Leyla biliyordu:

Bugün bir milletvekilini kurtarmak, bir sistemi sarsmak, bir profesörü paspas yaptırmak… bunlar sadece görünen kısımdı.

Asıl savaş şimdi başlıyordu.

Leyla araca binerken Demir kapıyı açtı.

“Gidiyor muyuz komutanım?”

Leyla, Ankara’nın sokaklarına bir kez daha baktı.

“Gidiyoruz,” dedi. “Ama bu kez hedef bir hasta değil. Bu kez hedef… hastalığın kendisi.”

Konvoy hareket etti.

Şehir uyandı.

İnsanlar işe gitti.

Hastaneler vizit yaptı.

Profesörler sunum fontlarını tartıştı.

Ama artık hepsinin aklında, kıyafeti lacivert olan bir kadının gözleri vardı.

Çünkü bir kez “hanımefendi” dedikleri kişi, “komutanım” diye selamlanınca…

Hiçbir şey eskisi gibi kalmazdı.

BÖLÜM 3: KURT’UN GÖLGESİ

Ankara’da sabah, bir önceki iki günün ağırlığını üzerinden atamadan doğdu. Şehrin göğü hâlâ kurşuniydi ama artık o gri, sıradan bir kasvet gibi değil; sanki bir şeylerin üstü örtülmüş, yere bastırılmış hali gibiydi. Üniversite hastanesinin bahçesindeki sarı karantina çadırları sökülmüş, bariyerler kaldırılmıştı. Zırhlı araçlar çoktan gitmişti. Yine de bina, hiçbir zaman eskisi gibi “sivil” kokmuyordu.

İnsanlar o sabah telefona sarılıp “dün burada ne oldu?” diye birbirine sormadı. Çünkü herkes bir şeyin farkındaydı: Bu, konuşuldukça büyüyecek türden bir olay değildi. Bunu büyütmenin bedeli vardı.

Ve en ağır bedeli de, en çok konuşanlar öderdi.

Hastanenin üçüncü katı boşaltılmış, havalandırma manuel modda çalıştırılmış, kapılara yeni kilitler takılmıştı. Temizlikçiler daha sert kimyasallar kullanmıyordu; daha sessiz hareket ediyordu. Asistanlar sabah vizitinde artık daha az böbürleniyor, daha çok not alıyordu. Hemşireler birbirlerine eskisi gibi “koş, serum bitiyor” diye seslenirken bile artık bir kelimeyi iki kez düşünüyorlardı: “görmezden gelmek.”

Çünkü o iki gün, görünmez saydıkları birinin gelip herkesin gözlerinin önünde dünyayı tersine çevirdiği iki gündü.


1. Karantina Sonrası: Sessizlikteki Çatlak

Yarbay Leyla Korkmaz, konvoyla birlikte Ankara’nın dışındaki bir lojman bölgesine geçtiğinde saat henüz 09:00’du. Operasyon raporu kısa ve netti: “Tehdit izole edildi. Varyant U doğrulandı. Yayılım engellendi. Vaka stabilize.”

Ama raporların satır aralarında başka bir şey daha vardı: “Kaynak belirsiz.”

Bir biyolojik saldırı birdenbire olmazdı. Hele hedef bir milletvekiliyse, bu bir hastalık değil; bir mesaj olurdu.

Leyla, siyah kargo pantolonunun cebinden telefonunu çıkardı. Ekranda sadece tek bir bildirim vardı. Gönderen isim yoktu. Sadece tek kelime:

KURT.

Mesajın içinde tek cümle yazıyordu:

“Karantina bitti sanıyorsun. Şimdi başlıyor.”

Leyla mesajı okurken yüz kasları bile oynamadı. Sadece nefesini bir milim daha yavaş verdi. O mesaj, ona öfke değil; doğrulama getirmişti.

Demek ki doğru yerde duruyordu.

Demek ki birileri, onu “kim olduğuna” göre değil, “ne bildiğine” göre artık tehdit görüyordu.

Binbaşı Demir kapıyı iki kez tıklatıp içeri girdiğinde Leyla masaya bir dosya açmış, kalemle not alıyordu. Demir, askeri disiplinle değil de yıllardır birlikte savaş görmüş bir insanın temkinli samimiyetiyle konuştu.

“Komutanım… ‘Kurt’ kodu tekrar devrede.”

Leyla başını kaldırmadan sordu.

“Kimde var bu kod, Demir?”

Demir bir saniye durdu. Çünkü bu sorunun cevabı bir harita değil, bir mayın tarlasıydı.

“Resmî listede… yok. Gayriresmîde… birkaç birim kullanıyor. Eski sahra operasyonlarından kalan bir iz.”

Leyla kalemi masaya bıraktı.

“Bu sefer sahra yok. Bu sefer Ankara var.”

Demir yaklaşarak dosyaya baktı. Leyla’nın önünde vekilin son beş yılının hareket haritası vardı: şehir dışı ziyaretler, meclis komisyonları, basın toplantıları, sponsorlar. Bazı isimlerin altı iki kez çizilmişti.

“Vekil Bey’in dün geceki telefon dökümleri geldi mi?” diye sordu Leyla.

“Hatlar kesikti, ama operasyon sonrası geriye dönük alındı. Son 24 saatte aradığı iki numara var. Biri meclis danışmanı. Diğeri… bir özel hastanenin ‘VIP koordinatör’ hattı.”

Leyla’nın gözleri hafifçe kısıldı.

“VIP koordinatör… Hastane değil, kapı bekçisi. Kimmiş?”

Demir dosyayı uzattı. İsim oradaydı: Selim Arslan.

Leyla, o ismi okur okumaz içi soğudu. Çünkü o isim, bir yerden tanıdıktı. Ankara’da herkes bazı isimleri ya tanır ya da tanımış gibi yapardı.

Selim Arslan; devletin resmi fotoğraflarında görünmeyen, ama kulislerde “işi çözen adam” diye konuşulanlardan biriydi. Gücün yanında duran değil, gücün nereden geçtiğini bilen.

Leyla dosyayı kapattı.

“Kurt… Selim Arslan olabilir mi?”

Demir, “olabilir” demedi.

“Olmayabilir de. Ama bu işte izi var.”

Leyla ayağa kalktı.

“O zaman bize bir iz daha lazım.”


2. Sinan Erguvan’ın Son Saatleri

O sırada Profesör Sinan Erguvan, karantina çadırından çıkarılmıştı ama özgürlüğe değil; bir odanın içine kapatılmıştı. Rektörlük binasında, camları açılmayan, kokusu sürekli klorlanan bir toplantı odası.

Üzerindeki beyaz önlük alınmıştı. Yerine, sivil bir gömlek verilmişti. Bu küçük detay, Sinan’ın dünyasında bir mahkûmiyet belgesiydi.

Kapı açıldı. İçeri iki kişi girdi: biri üniversitenin hukuk müşaviri, diğeri Sağlık Bakanlığı’ndan bir müfettiş. Masaya bir zarf bıraktılar.

“Profesör Erguvan,” dedi müfettiş, sanki bir rapor satırı okur gibi. “Görevden geçici olarak el çektirildiniz. Disiplin ve idari soruşturma başlatıldı.”

Sinan boğazını temizlemeye çalıştı ama sesi çatladı.

“Bir… yanlış anlaşılma var. Ben… bilgi verilmedi. Kimse bana…”

Hukuk müşaviri gözlüğünün üzerinden baktı.

“Bir hemşire size bilgi verdi, hocam.”

Sinan’ın yüzü gerildi.

“Ben onun… kim olduğunu bilseydim…”

Müfettiş sözünü kesti.

“Bilmemeniz, mesele. Bilenle bilmeyen arasındaki fark; unvan değil, dikkat.”

Sinan, masanın kenarına tutundu. Gözleri boşluğa kaydı. Başına gelenin “Leyla’nın operasyonu” değil, “kendi kibri” olduğunu anlamaya yaklaşınca daha da deliye döndü.

“Bu benim hayatım. Otuz yıl… Ben bu ülkenin… en iyilerindenim.”

Hukuk müşaviri zarfı iterek konuştu.

“En iyiler, en önce dinleyenlerdir.”

Sinan zarfı açtı. İçinde ikinci bir belge vardı: Tıbbi uygulama hatası ve ulusal güvenliği riske atma başlıklı bir rapor. Altında tek bir cümle dikkat çekiyordu:

“İhmal zinciri, bilimsel değil; hiyerarşik bir körlüktür.”

Sinan o an anladı: Bu sadece bir meslek meselesi değildi. Bu, bir düzen meselesiydi.

Ve düzen, onun üstünden geçmişti.


3. Leyla’nın Eski Defteri

Leyla, aynı gün öğleden sonra, kimsenin bilmediği bir adrese gitti. Ankara’nın kıyısında, kamu binalarına benzemeyen, tabelası olmayan gri bir yapı. Kapıda bir görevli yoktu; kameralar vardı. Kapı, şifreyle değil; yüz tanımayla açıldı.

İçeri girdiğinde onu bekleyen tek kişi vardı: yaşlı bir albay. Saçları bembeyaz, bakışları keskin.

“Yarbay Korkmaz,” dedi albay. “Senin adın dosyalarda hep iyi geçer. Bu iyi bir şey değildir.”

Leyla selam verdi.

“Komutanım, Kurt devrede.”

Albay, masanın üstündeki kahveyi bile soğukkanlılıkla karıştırdı.

“Kurt her zaman devrede. Sadece bazen insanlar duymuyor.”

Leyla masaya bir dosya bıraktı: test sonuçları, klinik bulgular, sahra kitinin çıktısı.

“Varyant U laboratuvar modifikasyonlu. Bu, rastlantı değil.”

Albay ilk kez gözlerini kaldırdı.

“Bunu biliyorum.”

Leyla’nın ifadesi değişmedi ama içinde bir kapı açıldı.

“Biliyordunuz… ve bana söylemediniz.”

Albay, sanki yılların yükünü bir kelimeyle açıklamaya çalıştı.

“Söyleseydim seni koruyamazdım.”

Leyla bir an sessiz kaldı. Sonra tek bir soru sordu:

“Selim Arslan.”

Albay’ın yüzünde bir kas oynadı.

“Onun adını burada yüksek sesle söyleme.”

Leyla bir adım daha attı.

“O zaman doğru yerdeyim.”

Albay, masanın çekmecesinden küçük bir USB çıkardı.

“Bu, resmi değil. Bu, ‘olmaması gereken’ kayıtlardan oluşur. Selim Arslan, vekilin son iki yılda üç kez görüştüğü isim. Hepsinde de vekil, bir dosyayı kilitlemiş. Bir komisyon kararını durdurmuş. Bir konuşmayı iptal etmiş.”

Leyla USB’yi aldı.

“Bu dosyalar ne?”

Albay, gözlerini kapatıp bir an düşündü.

“Bazen bir vekil, ülkeye hizmet etmez. Bir vekil, bir ‘anahtar’ olur. Onu tutan, kapıları açar. Açtırır.”

Leyla nefesini aldı.

“Bu biyolojik saldırı, vekili öldürmek için değil… onu susturmak için.”

Albay başını salladı.

“Ölürse kahraman olur. Yaşarsa korkar.”

Leyla USB’yi cebine koydu.

“Ben kahraman değilim, komutanım.”

Albay hafifçe gülümsedi.

“Zaten tehlikelisi kahramanlar değil. Tehlikelisi… görevini yapanlar.”


4. “Brunch”ın Ardındaki İkinci Oyun

Aynı akşam Leyla’ya, KBRN timinden gelen bir rapor ulaştı. Vekil stabil görünüyordu ama hastanın odasında, olaydan sonra yapılan taramada tuhaf bir şey tespit edilmişti:

Hastane kartı kopyalama izi

Hemşire çağrı sisteminde yetkisiz erişim

Bir güvenlik kamerasında 03:12’de kısa süreli kararma

Bu, “hastalık” değil; “operasyon”du.

Demir raporu okurken sesi kısık çıktı.

“Komutanım, içeriden biri yardım etmiş.”

Leyla, masanın üstünde duran hastane personel listesini açtı. En kritik noktalar belliydi: gece nöbetçisi güvenlik amiri, laboratuvar teknikeri, VIP kat koordinatörü.

“VIP koordinatörü kim?” diye sordu.

Demir cevap verdi.

“Selim Arslan’ın adamı… diye bilinen biri. Ama resmi adı başka: Cemil Koru.”

Leyla gözlerini kaldırdı.

“Koru.”

Demir bir an durdu.

“Kurt… Koru… kelime oyunu.”

Leyla, o an “Kurt”un bir kişi değil, bir ağ olabileceğini daha net gördü.

“Bu işin merkezi Selim Arslan. Ama yürüyen eller Cemil gibi adamlar.”

Demir, “ne yapacağız?” diye sormadı. Çünkü Leyla’nın yüz ifadesi, cevap vermişti bile.

“Bu kez hastane değil,” dedi Leyla. “Bu kez sistem.”


5. Marco’nun Düğünü Gibi: Güç Sahne Arkasında

Leyla, Ankara’da çok iyi bildiği bir gerçeği hatırladı: Bazı insanlar sahnede parlamaz. Onlar sahneyi kurar. Perdeyi açar, ışığı yakar, alkışı yönetir. Sonra kimse onları görmez.

Selim Arslan da öyleydi.

Leyla, o gece bir karar verdi. Açık çatışma değil; kontrollü bir temas. Çünkü Kurt’u avlamak için bağırmak değil, sessizce yaklaşmak gerekiyordu.

Ertesi sabah, Leyla sivil kimlikle bir kafeye girdi. Sıradan bir yer. Ankara’nın orta halli sokaklarından biri. İçeride kahve kokusu, gazetelerin hışırtısı, telefon ekranlarının mavi ışığı.

Masada onu bekleyen biri vardı: Meral Yıldırım. Vekilin eski danışmanı.

Kadın, Leyla’yı görünce şaşırmadı. Çünkü Ankara’da bazı insanlar, bazı yüzleri sorusuz tanır.

“Beni buraya neden çağırdınız?” dedi Meral.

Leyla oturdu.

“Vekil dün gece kimi aradı?”

Meral bir an sustu.

“Bunu bilmemeniz… mümkün değil.”

Leyla gözlerini kırpmadan konuştu.

“Bildiğim şeyler var. Ama doğru şeyi senden duymak istiyorum.”

Meral, elindeki çayı karıştırdı.

“Selim Arslan.”

Leyla başını hafifçe eğdi.

“Ne istiyordu?”

Meral’in sesi inceldi.

“Vekil bir dosya tutuyordu. Bir ihaleye dair. Bir sağlık tedarik zinciri. Sahte firma, gerçek para. Bir de… bir laboratuvar.”

Leyla’nın içi buz kesti.

“Laboratuvar?”

Meral, gözlerini kaçırdı.

“Bunu söylemem bile…”

Leyla sakin konuştu.

“Varyant U. Bu laboratuvar nerede?”

Meral başını salladı.

“Bilmiyorum. Ama bir isim biliyorum. Cemil Koru. Selim’in ‘işlerini’ o yürütür.”

Leyla cebinden küçük bir not defteri çıkardı. Eski alışkanlık.

“Cemil Koru hastanede VIP koordinatörü mü?”

Meral, o an Leyla’nın neyi gördüğünü anladı ve yüzü soldu.

“Evet.”

Leyla not aldı, sonra defteri kapattı.

“Bana bir şey daha lazım. Vekilin dosyasının kopyası.”

Meral dudaklarını ısırdı.

“Bende yok.”

Leyla başını eğdi.

“O zaman bunu bana verecek tek kişi var: Selim.”

Meral’in gözleri büyüdü.

“Onunla yüz yüze mi görüşeceksiniz? Delilik bu.”

Leyla, kahvesinden bir yudum aldı.

“Hayır. Onu yüz yüze getirecek bir şey yapacağım.”


6. Tuzak: Güç, Aynayı Sevmez

Leyla, bir hafta boyunca hiçbir şey yapmadı. Dışarıdan bakınca. Ama o hafta, Ankara’da görünmeyen bir ağ ördü.

Demir’le birlikte, Cemil Koru’nun hastane içi hareketlerini, kimlerle temasta olduğunu, hangi kapıdan girip çıktığını sessizce tespit ettiler. Kamera kayıtları değil; insan kayıtları. Çünkü kamera silinir, insan hafızası kalır.

Ve bir şey daha buldular:

Cemil, her perşembe gecesi aynı yere gidiyordu. Bir depoya. Resmi olarak “medikal atık toplama” deposu. Ama içeride atık değil, soğuk zincir kutuları taşınıyordu.

Leyla, o gece depoya baskın yapmadı. Baskın, Kurt’a “alarm” demekti. Bunun yerine, depodan çıkan kutulardan birini takip etti.

Kutunun gittiği yer… bir özel hastanenin bodrum katıydı.

Leyla, “VIP koordinatör” hattının neden arandığını o an anladı.

Bu bir “tedavi” hattı değil; bir “transfer” hattıydı.

Demir telsizden fısıldadı:

“Komutanım, içeride güvenlik var. Sivil.”

Leyla cevap verdi:

“Biliyorum. Biz de siviliz.”

Ve o an Leyla, Ankara’daki en tehlikeli oyunun kuralını uyguladı: İçeri girmenin en kolay yolu, “aitmiş gibi” yürümekti.

Leyla ve Demir, sıradan iki personel gibi bodrum kapısından geçti. Onları durduran olmadı. Çünkü kimse “hemşire gibi duran” birinin gerçek bir tehdide dönüşebileceğine inanmazdı.

Tıpkı Sinan gibi.


7. Soğuk Oda

Bodrumun sonundaki kapı, diğerlerinden farklıydı. Daha kalın. Daha yeni. Üzerinde “Yetkisiz Giriş Yasaktır” yazıyordu.

Leyla kapıyı açtı.

İçerisi soğuktu. Ama hastane soğuğu değil. Et soğuğu.

Raflarda metal kutular, etiketler, kodlar vardı. “U-VAR” yazan bir etiket, Leyla’nın gözlerini yakaladı.

Demir fısıldadı:

“Bu… delil.”

Leyla yaklaşmadı. Dokunmak, iz bırakmaktı. O sadece gördü. Fotoğraf bile çekmedi. Çünkü burada fotoğraf çekmek bile bazen tuzaktı.

Ama bir şey daha gördü: Kapının köşesinde küçük bir kamera.

Leyla anladı.

Biri bu odanın fark edilmesini istiyordu.

Biri Leyla’nın buraya gelmesini istiyordu.

Kurt, avını çağırıyordu.

Demir’e döndü.

“Çıkıyoruz.”

Demir şaşırdı.

“Komutanım… delil…”

Leyla sadece bir cümle söyledi:

“Delil görünen şey, bazen yemdir.”

Kapıyı kapattılar. Bodrumdan çıktılar. Arkalarında hiçbir iz bırakmadan.

Tam dışarı çıktıklarında Leyla’nın telefonu titredi. Yine bilinmeyen numara. Açtı.

Metalik bir ses:

“Güzel hamle, Yarbay.”

Leyla gözlerini kapatmadı.

“Selim.”

Ses gülümsedi.

“Bana isimle hitap edemezsin.”

Leyla sakin konuştu.

“Sen de bana ‘hemşire’ diyemezsin.”

Bir saniyelik sessizlik oldu. O sessizlik, iki insanın değil; iki düzenin birbirine baktığı andı.

Selim’in sesi yumuşadı.

“Vekil yaşıyor. Bırak o dosyayı. Bu şehir senin kaldırabileceğin kadar temiz değil.”

Leyla tek kelimeyle cevap verdi:

“Ben temizlemiyorum. İzole ediyorum.”

Selim’in sesi sertleşti.

“İzole ettiğin şey, seni de içine alır.”

Leyla telefonu kapattı.

Demir’e döndü.

“Şimdi başladı.”


8. Final Hamlesi: Dosya

Leyla, albaydan aldığı USB’yi bilgisayara taktığında ekranda tek bir klasör açıldı: “RAPOR / KİLİT.”

İçinde vekilin tuttuğu dosyanın özet kopyası vardı. İsimler, tarihler, ödeme kalemleri ve en önemlisi: bir laboratuvarın koordinatlarını vermeyen ama “lojistik zinciri”ni gösteren bir tablo.

Tabloda tek bir düğüm noktası parlıyordu: Özel hastane bodrumu.

Leyla bunu Demir’e gösterdi.

“Bu tabloyu kamuya açıklarsak kıyamet kopar.”

Demir yutkundu.

“Komutanım, bunu açıklamak… bizi de yakar.”

Leyla başını salladı.

“Ben bunu kamuya açıklamıyorum.”

Demir’in gözleri büyüdü.

“Peki nereye?”

Leyla cevap verdi:

“En üst yere. Ama ‘sivil’ değil.”

Demir anladı. Bu rapor, bir bakanlığa değil; bir “gölge masaya” gidecekti. Çünkü Kurt, gölgede yaşıyordu. Onu ancak gölgede boğabilirdin.

Leyla raporu hazırladı. Tek bir sayfaya indirdi: kısa, keskin, yorumsuz.

Ve en altına tek bir cümle ekledi:

“Tehdit sadece patojen değil; patojeni taşıyan düzen.”


9. Sinan’ın Son Dersi

Aynı günün akşamı, Sinan Erguvan’a bir ziyaret izni verildi. Hayır, onu affetmek için değil. Ona “bilgi almak” için.

Küçük bir odada, iki asker ve bir müfettiş eşliğinde Leyla içeri girdi. Sinan onu görünce ayağa kalkmak istedi ama dizleri tutmadı. Elini masaya koydu.

Leyla sandalyeye oturdu. Maskesi yoktu. Üniforması yoktu. Sadece gözleri vardı.

Sinan sesi titreyerek konuştu.

“Ben… bilseydim… siz…”

Leyla, Sinan’ın cümlesini tamamlamasına izin vermedi.

“Bilseydiniz dinler miydiniz, profesör?”

Sinan suskun kaldı.

Leyla masaya bir kağıt koydu. Hastane içi ihmal zincirinin kısa dökümü.

“Bu insan, Cemil Koru,” dedi Leyla. “Hastanede hangi kapıdan girip çıktı?”

Sinan şaşırdı.

“Cemil… VIP koordinatörü. Benimle… birkaç kez görüştü. Vekille ilgili. Ben onun…”

Leyla, Sinan’a baktı.

“Onun kim olduğunu bilmediniz, çünkü bakmadınız.”

Sinan’ın gözleri doldu.

“Ben… sadece…”

Leyla’nın sesi sert değildi. Soğuktu.

“Sen sadece unvan gördün. Bilim görmedin.”

Sinan, o an ağladı. Gerçekten ağladı. Çünkü ilk kez, birinin onu “hocam” diye değil, “sen” diye çağırdığı yerdeydi.

Leyla ayağa kalktı.

“Bu konuşma bir af değil. Bu, kayıt.”

Kapıya yöneldi, durdu ve döndü.

“Bir gün, bir hemşire sana bir şey söylerse… onu dinle. Çünkü onun kaybedecek unvanı yoktur. Senin gibi.”

Ve çıktı.


10. Kurt’un Geri Çekilişi

Bir hafta sonra Ankara’da hiçbir gazete “biyolojik saldırı” manşeti atmadı. Televizyonlar “hastanede kısa süreli güvenlik tatbikatı” dedi. Sosyal medya kısa bir süre kaynadı, sonra sustu.

Ama bazı şeyler değişti.

Özel hastanenin bodrumu “yangın güvenliği” gerekçesiyle kapatıldı. VIP koordinatör Cemil Koru ortadan kayboldu. Selim Arslan’ın adı resmi hiçbir belgede geçmedi ama bazı kapılar aniden yüzüne kapandı.

Kurt, geri çekilmişti.

Leyla, bunun zafer olmadığını biliyordu. Bu sadece bir raunddu. Kurt’lar ölmezdi; yer değiştirirdi.

Demir, bir akşam lojmanda Leyla’nın yanına geldi.

“Komutanım… ‘Kurt’ mesajı gelmedi bir haftadır.”

Leyla pencereden dışarı baktı. Ankara’nın ışıkları uzakta titriyordu.

“Gelmeyecek,” dedi.

“Niye?”

Leyla cevap verdi:

“Çünkü artık beni korkutmak istemiyor. Artık beni izliyor.”

Demir sessiz kaldı.

“Biz kazandık mı?” diye sordu.

Leyla, bir süre sustu. Sonra çok sakin bir sesle konuştu.

“Bir milletvekilinin hayatını kurtardık. Bir hastaneyi kurtardık. Ankara’yı kurtardık.”

Demir’in gözleri parladı.

“Bu yeter mi?”

Leyla başını salladı.

“Bugün için… yeter.”


11. Son Sahne: “Hanımefendi” Değil

Birkaç gün sonra Leyla, hastaneye kısa bir ziyaret için geri döndü. Resmi değil. Sadece bir koridordan geçmek için.

Enfeksiyon servisinin bankosunun önünden geçtiğinde, Emre ve birkaç asistan onu görünce ayağa kalktı. Bu kez, korkudan değil. Bir tür utançtan.

Emre bir adım atıp konuştu.

“Komutanım… bir şey sorabilir miyim?”

Leyla durdu.

“Sor.”

Emre yutkundu.

“Biz sizi… görmedik. Nasıl… böyle güçlü kaldınız?”

Leyla, ilk kez o gün küçük bir tebessüm etti.

“Ben güçlü kalmadım, doktor. Ben sadece… görevimi yaptım.”

Emre başını eğdi.

“Biz… unvanlara çok bakıyoruz.”

Leyla’nın gözleri sertleşti ama sesi yumuşaktı.

“Unvanlar, insanın üzerine giydiği kıyafettir. İnsanı insan yapan… zor zamanda ne yaptığıdır.”

Leyla yürümeye devam etti. Kapıya yaklaştığında dışarıda park eden askeri aracı gördü. Kapıda bekleyen er, onu görünce refleksle seslendi:

Komutanım!

O kelime, hastanenin taş duvarlarında yankılandı.

Ve o yankı, bir daha asla silinmeyecek bir şeyi hatırlattı:

İnsanlar bazen birini “hanımefendi” diye çağırana kadar görmezden gelir.

Ama asıl mesele, o kişinin hanımefendi olması değil…

O kişinin gerçeği taşımasıdır.

Leyla kapıdan çıktı. Ankara’nın soğuk havası yüzüne vurdu.

Arkasına bakmadı.

Çünkü bazı savaşlar kazanılır, bazı savaşlar sürer.

Ve Leyla Korkmaz, hangisinin hangisi olduğunu bilerek yürüyordu.

SON.

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News