Genelkurmay Başkanı’nın Kızı Olduğunu Gizleyen Kadın Teğmenin Muhteşem İntikamı
.
İstanbul’un Yedi Tepesi ve Kayıp Mühür
Emekli istihbaratçı ve şimdilerde Bizans tarihi profesörü olan Emre Aksoy, Boğaz’ın sisli sabahında, elindeki eski haritaya bakarken derin bir nefes aldı. Harita, yüzlerce yıllık parşömenden yapılmıştı ve üzerindeki soluk mürekkep izleri, İstanbul’un yedi tepesinin altında yatan sırları fısıldıyordu. Emre, 50’li yaşlarının ortasında, saçlarına düşen aklar ve gözlerinin etrafındaki ince çizgiler dışında, hala eski keskinliğini koruyordu. Yıllar önce teşkilattan ayrılmıştı ama teşkilat onu asla tamamen bırakmamıştı.
Kapı çalındı. Gelen, eski mesai arkadaşı, zeki ve çevik operasyonel uzman Leyla’ydı. Leyla, elinde küçük, kadife bir kutu tutuyordu.
“Profesör,” dedi Leyla, sesi her zamanki gibi aceleciydi. “Bunu görmelisin. Dün gece Topkapı Sarayı’ndan çalındı.”
Emre, kutuyu açtı. İçinde, yaklaşık on santimetre çapında, üzerinde karmaşık bir şekilde işlenmiş çift başlı kartal figürü olan bronz bir disk vardı. Diskin kenarında, artık okunması zorlaşmış Grekçe bir yazı kazılıydı.
“Bizans’ın Kayıp Mührü,” diye fısıldadı Emre. “Efsaneye göre, bu mühür, Konstantinopolis’in en büyük hazinesinin yerini gösterir. Bir efsane sanıyordum.”
“Efsane değilmiş, Emre. Çalanlar, bu mührün sadece bir sanat eseri olmadığını biliyor. Teşkilat, bu hırsızlığın arkasında, uluslararası kaçakçılık ağı ‘Karanlık El’in’ olduğunu düşünüyor. Amaçları, mührün gösterdiği şeyi bulmak ve onu yeraltı piyasasında satmak.”

Emre, bronz mührü eline aldı. Soğuk metal, parmaklarının ucunda titreşiyordu. “Mührün sırrı, sadece haritada değil, İstanbul’un kendisinde gizli. Yedi tepe, yedi anahtar. Mühür, sadece doğru yerde, doğru zamanda tutulduğunda yolunu gösterir.”
Leyla, kaşlarını çattı. “Yani, İstanbul’un yeraltı tünellerinden mi bahsediyoruz?”
Emre gülümsedi. “İstanbul’un altı, üstünden daha kalabalık, Leyla. Su sarnıçları, gizli yollar, eski tapınak kalıntıları… Ve bu mührün işaret ettiği yer, büyük ihtimalle, şehrin en derin ve en unutulmuş noktası.”
İlk ipucu, mührün üzerindeki Grekçe yazıttan geldi: “Gözyaşlarının aktığı yerde, ışık doğar.”
Emre, hemen aklına gelen yeri söyledi: Yerebatan Sarnıcı.
İkili, sarnıcın nemli ve loş atmosferine daldılar. Yüzlerce sütunun gölgeleri arasında ilerlerken, Leyla telsizle dışarıdaki ekiple iletişim kuruyordu. Sarnıcın en derin noktası, efsanevi Medusa başlarının bulunduğu yerdi.
“Gözyaşları,” dedi Emre, Medusa’nın ters duran başının önünde durarak. “Medusa’nın gözyaşları değil. Azizlerin gözyaşları.”
İkinci durakları, Fatih’teki eski bir Bizans kilisesinin altındaki gizli bir mahzendi. Burası, yüzlerce yıl önce yıkılmış, ancak kalıntıları hala ayakta duran bir aziz mezarlığıydı. Emre, mührü, bir azizin mezar taşının üzerindeki küçük bir oyuğa yerleştirdi.
Bu sefer oldu. Mühür, yerleştiği anda hafifçe titreşti ve ortasındaki çift başlı kartal figürünün gözlerinden ince bir lazer ışını fırladı. Işın, mahzenin nemli duvarına çarptı ve eski bir Roma rakamı belirdi: III.
“Üçüncü tepe,” dedi Leyla. “Burası ikinci tepeydi. Üçüncü tepe, Süleymaniye Camii’nin bulunduğu bölge.”
“Hayır,” dedi Emre, gözleri parıldayarak. “Üçüncü tepe, eski zamanlarda, şehrin su kemerlerinin başladığı yerdi. Valens Su Kemeri.”
Valens Su Kemeri’nin altındaki labirent gibi tünellere girmek kolay olmadı. Karanlık El’in adamları, Emre ve Leyla’dan önce buraya gelmişti. Tünellerde, yeni kesilmiş halat izleri ve tükenmiş fişek kovanları vardı.
“Bizi takip ediyorlar,” dedi Leyla, silahını çekerek. “Ya da biz onları.”
Emre, mührü tekrar çıkardı. Tünelin birleştiği noktada, mührün lazeri, su kemerinin taş duvarlarındaki bir çatlağa doğru yöneldi. Çatlak, insan gücüyle açılmıştı.
Emre ve Leyla, çatlağın içinden dar bir geçide süzüldüler. Geçit, onları, şehrin altındaki devasa bir sarnıç kompleksine götürdü. Burası, haritalarda bile olmayan, tamamen unutulmuş bir yerdi.
Sarnıcın ortasında, Karanlık El’in lideri, uzun boylu, kel ve soğuk bakışlı bir adam olan Viktor duruyordu. Viktor, elinde, mührün bronz diskiyle aynı boyutta, ancak siyah obsidiyenden yapılmış başka bir disk tutuyordu.
“Profesör Aksoy,” dedi Viktor, alaycı bir gülümsemeyle. “Sizsiz olmazdı. Mühür, iki parçalı bir anahtardır. Biri ışığı, diğeri karanlığı temsil eder.”
Leyla, hızla nişan aldı. “Ellerini kaldır, Viktor!”
Viktor, Leyla’yı umursamadı. Gözleri, Emre’nin elindeki bronz mühürdeydi. “Bana o parçayı ver, Emre. Bu hazine, senin gibi idealistlerin elinde çürüyecek kadar değerli.”
Emre, mührü sıkıca tuttu. “Hazine mi? Bu sadece bir mühür değil, Viktor. Bu, Bizans’ın son imparatorunun, şehri kurtarmak için topladığı tüm altınların saklandığı yerin anahtarı.”
Viktor kahkahayla güldü. “İşte bu yüzden buradayım. Altınlar, benim olacak.”
Emre, Viktor’un dikkatini dağıtmak için hızla konuştu. “Ama unuttuğun bir şey var. İmparator, altını saklarken, sadece bir hazine sandığı yapmadı. Aynı zamanda bir tuzak da kurdu.”
Emre, mührü hızla Viktor’un elindeki obsidiyen diske doğru fırlattı. İki disk, havada çarpışarak sarnıcın ortasındaki bir kaidenin üzerine düştü.
Kaide, iki diski emdi. Bronz ve obsidiyen birleştiği anda, kaidenin üzerindeki taş zeminde büyük bir yarık açıldı. Yarık, aşağıya doğru inen, sonsuz gibi görünen bir merdiveni ortaya çıkardı.
Viktor, gözleri parlayarak merdivene doğru koştu. “Altınlar!”
“Dur!” diye bağırdı Emre. “O bir tuzak!”
Viktor, Emre’yi dinlemedi. Merdivenin ilk basamağına bastığı anda, sarnıcın duvarlarından gürültülü bir ses geldi. Gizli kapaklar açıldı ve tünellerden hızla su akmaya başladı. Sarnıç, saniyeler içinde dolmaya başlıyordu.
Emre, Leyla’yı kolundan tuttu. “Çıkmalıyız! Bu, sadece bir sel değil. Sarnıç, bir zamanlar zehirli gazların depolandığı yerdi.”
Leyla, Emre’nin ne kadar ciddi olduğunu anladı. İkisi, geldikleri dar geçide doğru koşmaya başladılar. Arkalarından gelen suyun sesi, bir canavarın kükremesi gibiydi.
Viktor, merdivenin ortasında kalmıştı. Altınlara ulaşmak için çaresizce tırmanmaya çalışırken, su seviyesi hızla yükseliyordu. Sonunda, zehirli gaz ve suyun birleşimiyle, Viktor’un çığlığı kesildi.
Emre ve Leyla, son anda tünelden dışarı, Valens Su Kemeri’nin altındaki hava boşluğuna kendilerini attılar. Sarnıç, tamamen dolmuştu.
Leyla, nefes nefese Emre’ye baktı. “Altınlar… Onlar da mı kayboldu?”
Emre, yorgun bir ifadeyle başını salladı. “Hayır. İmparator, altını, şehrin korunması için sakladı. O sarnıç, sadece bir kilitli kasaydı. Ve şimdi, sonsuza dek mühürlendi. İstanbul’un altındaki hazine, ait olduğu yerde, sessizliğin içinde kalacak.”
Leyla, Emre’nin bu kadar büyük bir serveti umursamamasına şaşırdı.
“Peki ya mühür?” diye sordu.
Emre, elini cebine attı ve bronz diskin bir parçasını çıkardı. Çarpışma sırasında, mühür ikiye ayrılmıştı. “Bir parçası, Viktor’la birlikte aşağıda kaldı. Diğer parçası… Artık sadece bir hatıra.”
Emre, Leyla’ya gülümsedi. “Görev tamamlandı, Leyla. İstanbul’un sırları, bir kez daha güvende.”
Güneş, Valens Su Kemeri’nin kemerleri arasından süzülüyordu. Emre ve Leyla, şehrin gürültüsüne karışmak üzere tünelden çıktılar. İstanbul, yedi tepesiyle, yedi sırrıyla, her zamanki gibi ayakta duruyordu. Ve Emre biliyordu ki, şehrin altındaki sessiz yemin, sonsuza dek sürecekti.