GÖZ GÖRE GÖRE ATLADI — 700 RUM KOMANDO TEK BİR TÜRK’Ü DURDURAMADI! | GİZLİ Kıbrıs Operasyonu!
.
.

20 Temmuz 1974 gecesi, saatler 20.15’i gösterdiğinde Kıbrıs’ın Beşparmak Dağları üzerinde gökyüzü bir anda metalik bir uğultuyla doldu. Akdeniz’den esen sıcak rüzgâr, dağların sert kayalıklarına çarpıyor; helikopter pervanelerinin dövdüğü hava, tozu toprağı savuruyordu. Alçaktan uçan askeri helikopterlerin gövdeleri titreşiyor, karanlık gökyüzünde birer gölge gibi ilerliyordu. O helikopterlerden birinin içinde, tam teçhizatlı 290 Türk komando, sessizce kaderlerine doğru yol alıyordu.
Kabin karanlıktı. Sadece kırmızı bir ikaz ışığı askerlerin yüz hatlarını silik biçimde ortaya çıkarıyordu. Çoğu yirmili yaşlarının başındaydı. Kimi cebinde annesinin verdiği küçük bir muska taşıyor, kimi nişanlısının fotoğrafını göğsüne koymuştu. Ama o an hepsinin ortak bir kimliği vardı: Komando. Görev insanı.
Helikopter Kırnı bölgesine yaklaşırken dağların heybetli silueti ufukta belirdi. 732 metre yüksekliğindeki St. Hilarion Kalesi, Orta Çağ’dan kalma burçlarıyla karanlıkta dev bir gölge gibi yükseliyordu. O kale, yalnızca taş ve surlardan ibaret değildi. O gece adanın kaderini belirleyecek bir kilitti.
Yarbay Cemal Eruç, kabinin ön tarafında oturuyor, haritaya son kez bakıyordu. Kore Savaşı gazisi olan bu tecrübeli subay, genç askerlerin omuzlarındaki yükün farkındaydı. Sayıca azdılar. Karşılarında iki Rum komando taburu, yaklaşık 700 kişilik elit bir birlik vardı. Üstelik düşman hakim tepelerdeydi. Türk komandolar ise mahkûm araziden yukarı tırmanmak zorundaydı.
Helikopterler birer birer alçaldı. Askerler hızla yere indi. Motor sesleri uzaklaşırken geriye sadece rüzgârın uğultusu ve askerlerin bastırılmış nefesleri kaldı. Gece zifiri karanlıktı. Ay bulutların arkasına saklanmıştı. İki metre ötesi görünmüyordu.
Komandolar 40 kilogramlık teçhizatlarıyla kayalık yamaçlara yöneldi. St. Hilarion’a çıkan patika haritalarda göründüğünden çok daha zorluydu. Eğimi neredeyse 60 dereceydi. Kayalar keskin ve kaygandı. Bir asker elini kayaya dayadığında avucu kesildi, ama tek kelime etmedi. Çünkü ses, ölüm demekti.
Saatler ilerledi. 22.30’da Tugay Komutanı Sabri Demirbağ bölgeye ulaştı ve planlanan taarruz için emir verdi. Ancak 23.30’da gelen bir telsiz mesajı her şeyi değiştirdi. Doğru Yol ve Atak Tepesi düşman komandoları tarafından ele geçirilmişti. Rum REM-31 ve REM-33 taburları stratejik noktaları kontrol altına almış, Türk birliklerini dar bir üçgene sıkıştırmaya başlamıştı.
Yarbay Eruç, telsizi elinde birkaç saniye sustu. Artık plan değişmeliydi. Karmi Ormanları’na yapılacak saldırı anlamsızdı. Önce kuşatma yarılmalıydı.
Gece yarısı 00.30’da yeni emir verildi. 2. ve 3. Komando Bölükleri, Üsteğmen Haluk Üstügen ve Üsteğmen Oğuz Yener komutasında, Doğru Yol ve Atak Tepesi’ni geri alacaktı.
Bu, askeri literatürde neredeyse intihar görevi sayılabilecek bir taarruzdu. 290 kişi, 700 kişilik profesyonel bir güce karşı, üstelik yukarı doğru saldırıya geçecekti.
Saat 01.00’de çatışma başladı.
Makinalı tüfek sesleri dağlarda yankılandı. Kurşunlar kayalara çarpıp kıvılcımlar saçıyor, havan mermileri gökyüzünde uğuldayarak patlıyordu. Yanmış ağaçlardan yükselen duman, görüşü daha da zorlaştırıyordu. Komandolar kayaların arasından, gölgeler gibi ilerliyordu.
Bir asker, Mehmet Çavuş, yanındaki arkadaşına fısıldadı:
“Geri dönmek yok, değil mi?”
Arkadaşı başını salladı.
“Altımızda binlerce asker var. Onlar için buradayız.”
Saat 02.00’ye doğru çatışma şiddetlendi. Rum komandolar koordineli şekilde ateş açıyor, Türkleri dar alana sıkıştırmaya çalışıyordu. Planları basitti: yıprat, kuşat, teslim al.
Ama hesap etmedikleri bir şey vardı: Kararlılık.
Türk komandoları kayalıkların arasından sızmaya başladı. Küçük timler halinde, sessiz ve ani hamlelerle düşman hatlarına yaklaşıyorlardı. Süngü süngüye, göğüs göğüse çatışmalar başladı. Karanlıkta yüzler seçiliyor, nefesler duyuluyordu.
Saat 03.00’e doğru kuşatma iyice daraldı. Havan mermileri toprağı havaya savuruyor, şarapnel parçaları kayalara çarpıyordu. Ama mevzi terk eden yoktu.
Üsteğmen Oğuz Yener, askerlerini ileri sevk ederken vuruldu. Son anında bile “İleri!” diye bağırdığı söylendi. Onun şehadeti, bölüğün moralini düşürmek yerine ateşledi.
Saat 04.00’te çatışma adeta ilkel bir hayatta kalma mücadelesine dönüştü. Mermiler azalıyor, el bombaları tükeniyordu. Ama kimse geri çekilmeyi düşünmüyordu.
Bir asker yaralanmıştı. Kolundan kan akıyordu. Sıhhiye erinin sargı yapmasına izin vermedi.
“Sonra… önce tepe.”
Saat 05.00’te şafak yaklaşırken Rum birliklerinde moral bozulmaya başladı. 700 kişi, 290 askeri 5 saattir ezememişti. Sayısal üstünlük, beklenen sonucu vermiyordu.
Sabahın ilk ışıkları Beşparmak Dağları’nın zirvesine vurduğunda manzara çarpıcıydı. 290 Türk komando hâlâ mevzilerindeydi. Yaralılar savaşmaya devam ediyor, mühimmatını paylaşan askerler birbirine destek oluyordu.
07.15’te gökyüzünde bir ses yankılandı. Türk F-4 Phantom uçaklarının motor uğultusu.
Rum birliklerinde panik başladı. Hava desteği gelmişti. Artık üstten de ateş yağacaktı.
Bu moral üstünlükle Türk komandolar son taarruza geçti. Artık karanlık yoktu. Hedefler netti.
07.30’da Doğru Yol ve Atak Tepesi tamamen Türk kontrolüne geçti. Rum birlikleri geri çekilmeye başladı. Bazıları teslim oldu.
6.5 saat süren çatışma sona erdiğinde 290 komando, sayıca 2.4 kat üstün bir gücü geri püskürtmüştü.
Bedel ağırdı. 21 şehit, 56 yaralı.
Ama stratejik sonuç büyüktü. Girne-Lefkoşa hattı kontrol altına alındı. Çıkarma birliklerinin denize dökülme ihtimali ortadan kalktı. Kıbrıs Barış Harekâtı’nın seyri değişti.
Yıllar sonra Yarbay Cemal Eruç, o geceyi “varlık içinde yokluk savaşı” olarak tanımlayacaktı.
Bugün St. Hilarion Kalesi’ne çıkan ziyaretçiler, o dik patikalardan yürürken çoğu zaman 1974’ün o uzun gecesini bilmez. Ama rüzgâr hâlâ aynı kayalıklarda eser. O kayalar, 6.5 saatlik ölüm kalım mücadelesine tanıklık etmiştir.
Doğru Yol Tepesi, Haluk Üstügen’in adını taşır.
Atak Tepesi, Oğuz Yener’in.
Keskin Sırt, Cemal Eruç’un.
O komando taburu “Kahraman Tabur” unvanını almıştır.
Çünkü o gece, 700 Rum komando 6.5 saat boyunca 290 Türk’ün iradesini kıramadı.
Bu sadece bir muharebe değildi.
Bu, sayıya karşı inancın,
teknolojiye karşı cesaretin,
korkuya karşı kararlılığın destanıydı.
Ve Beşparmak Dağları’nda rüzgâr her estiğinde,
o 290 askerin hikâyesini fısıldamaya devam ediyor.