Hainler Onu Saf Bir Hurdacı Sandı… Aslında ÖZEL KUVVETLER KOMUTANIYDI!

Hainler Onu Saf Bir Hurdacı Sandı… Aslında ÖZEL KUVVETLER KOMUTANIYDI!

.
.

Hakkâri’nin sarp dağlarında, Cilo’nun eteklerine çöken yoğun sis, yaklaşan bir fırtınanın değil, sessiz bir kıyametin habercisiydi. Ocak ayının dondurucu ayazı Yüksekova’nın güneyindeki ıssız mezralarda kemikleri sızlatan bir soğuk estiriyordu. Kar, geceleri ay ışığında gümüş gibi parlıyor; gündüzleri ise tipiye dönüşüp göz gözü görmez hale getiriyordu. Bu coğrafyada doğa bile insanı sınar, zayıf olanı affetmezdi.

Köyde yaklaşık kırk hane vardı ama kış bastırınca bu sayı on beşe düşerdi. Gençlerin çoğu batı şehirlerine çalışmaya gitmiş, geride hayvancılıkla uğraşan yaşlılar kalmıştı. Boş taş evler, terk edilmiş ahırlar ve yarı yıkık damlar, sınırın öte yanından gelenler için geçici barınak olmaya elverişliydi. Köyün konumu stratejikti; Irak sınırına kuş uçuşu birkaç kilometre mesafedeydi ve derin vadilerle çevriliydi. Bu vadiler, hem kaçakçıların hem de silahlı grupların yıllardır kullandığı doğal koridorlardı.

İşte bu köye her hafta salı günü paslanmış mavi bir kamyonet tırmanırdı. Direksiyonunda Yusuf Demir olurdu. Köylülerin gözünde o, hurda toplayan, bozulan traktörleri ve su motorlarını tamir eden gariban bir esnaftı. Kirli tulumu, yağlı elleri, dağınık sakalı ve bitmeyen öksürüğüyle şüphe çekmeyecek kadar sıradandı. Kahvehaneye girer, sessizce çayını içer, fazla konuşmazdı. Kimsenin işine karışmaz, kimseye de kendini açmazdı.

Oysa Yusuf’un gerçek kimliği bu dağ köylerinin sandığından çok farklıydı. O, Genelkurmay’a bağlı özel bir birimde görev yapan kıdemli bir yüzbaşıydı. On dört yıllık askeri kariyerinde sayısız operasyona katılmış, birçok kritik görevde bulunmuştu. Eğirdir Dağ Komando Okulu’nu birincilikle bitirmiş, ardından özel kuvvetlere seçilmişti. Kuzey Irak’ta Kandil ve Zap bölgelerinde nokta operasyonlarında yer almış, patlayıcı imha ve elektronik harp alanında uzmanlaşmıştı. Yerel lehçeleri akıcı konuşabilmesi, onu istihbarat görevleri için biçilmiş kaftan haline getirmişti.

Ancak sahadaki en güçlü silahı teknik bilgisi değil, geçmişiydi. Yusuf, Sivas’ın Divriği ilçesinde büyümüştü. Babası sanayide ustaydı; Yusuf çocukluğunu motor yağı kokuları, dişli çark sesleri ve kaynak kıvılcımları arasında geçirmişti. Bir motorun sesinden arızasını anlayacak kadar tecrübeliydi. Hurdadan işe yarar parça çıkarmayı, metali şekillendirmeyi küçük yaşta öğrenmişti. Şimdi kullandığı tamirci kimliği, aslında çocukluğunun doğal bir uzantısıydı. Rol yapmıyor, sadece hayatının başka bir yüzünü sahaya yansıtıyordu.

Görevi açıktı: Sınır hattından lojistik destek sağlayan, silah ve mühimmat sevkiyatını organize eden yerel bir yapılanmayı çökertmek. Bu ağın merkezinde ise köyün bakkal ve kahvehane işletmecisi Cemal Ağa vardı. Dışarıdan bakıldığında hayırsever bir esnaf gibi görünen Cemal, gerçekte örgütün bölgedeki kilit lojistik sorumlusuydu. Kahvehanenin arka odasında yapılan toplantılarda, dağ kadrosunun ihtiyaç listeleri hazırlanır; hangi gece hangi patikadan geçileceği kararlaştırılırdı.

Cemal ellili yaşlarda, göbekli, sürekli tespih çeken, devletle iyi geçiniyormuş gibi görünen kurnaz bir adamdı. Ancak ideolojik saplantıları onu kör etmişti. Devletin yardım kömürlerini bile örgüte aktaracak kadar gözü dönmüştü. Köy üzerindeki nüfuzunu, korku ve çıkar ilişkisiyle ayakta tutuyordu.

Yusuf sekiz ay boyunca sabırla bu yapının içine sızdı. Her salı köye geldi, tamir yaptı, hurda topladı, çay içti. Kahvehanede pineklerken aslında hayati bilgiler topluyordu. Hangi geceler katır seslerinin duyulduğu, hangi evlerin boş olduğu, kimlerin sık sık sınır yönüne baktığı… Her detayı hafızasına kazıyordu. Not tutmazdı; hafızası onun en güvenli arşiviydi.

Köyde Yusuf’a en çok yaklaşan kişi Ali Dayı’ydı. Kimsesiz bir çobandı. Dağları avucunun içi gibi bilirdi. Yusuf ona şehirden getirdiği tütünden verirdi, o da farkında olmadan geçiş noktaları hakkında ipuçları verirdi. “Şu dere yatağından gece ışık gördüm,” derdi mesela. Yusuf sadece başını sallar, bir şey demeden dinlerdi.

Zamanla Cemal Ağa’nın da dikkatini çekti. Yusuf’un elektronik cihazları onarma becerisi, örgüt için işe yarar bir yetenekti. Telsizlerin, jeneratörlerin bakımı gerekiyordu. Bir gün Cemal onu çağırdı.

“Yusuf usta,” dedi gözlerini kısarak, “yayladaki evin elektrik işlerinde sıkıntı var. Halleder misin?”

Yusuf başını öne eğdi. “Ağam, elimizden geleni yaparız. Ekmek parası.”

Bu itaatkâr tavır Cemal’in hoşuna gitti. Yusuf’u kontrol edilebilir, zararsız bir eleman olarak görmeye başladı.

Kasım ayı geldiğinde ilk büyük fırsat doğdu. Gece yarısı sınır hattından bazı malzemeler getirilecekti. Yusuf’tan kamyonetiyle taşıma yapması istendi. “Yük biraz özel,” dedi Cemal. “Soru sormak yok.”

Yusuf sakin bir sesle cevap verdi: “Ben alacağım paraya bakarım ağam.”

O gece Yusuf, örgütün kuryesi rolünü üstlendi. Buluşma noktalarını, kullanılan depoları, irtibat kişilerini zihnine kazıdı. Döndüğünde güvenli bir noktadan uydu telefonu ile koordinatları merkeze iletti.

Birkaç hafta sonra mağaralardan birinde toplanan silahlı grup, hava destekli nokta operasyonuyla etkisiz hale getirildi. Köyde operasyonun İHA tespiti sonucu yapıldığı konuşuluyordu. Kimse içeriden bilgi sızdığını düşünmedi.

Aralık ortasında kar yolları kapatmaya hazırlanırken, örgütün üst düzey bir ismi köyde sıkıştı. “Ferhat” kod adlı yönetici ve korumaları yoğun kar nedeniyle sınırı geçememişti. Cemal paniğe kapıldı.

“Yusuf,” dedi telaşla, “çok önemli misafirler var. Kamyonetin zincirli değil mi? Onları anayola indirmen lazım.”

Yusuf bu kez avın büyük olduğunu anladı. Kamyonetin kaputunu açıp motoru kontrol ediyormuş gibi yaptı. Aslında özel vericiyi aktif hale getiriyordu. Bu sinyal, bölgedeki timler için operasyon emri demekti.

Fırtınanın en şiddetli olduğu gece seçildi. Helikopter sesini bastıracak, görüş mesafesini sıfıra indirecekti. Saat gece üç sularında köy sessizce sarıldı. Termal kameralarla her hareket izleniyordu.

İlk baskın Cemal’in evine yapıldı. Kapılar eş zamanlı patlatıldı. İçeridekiler silahlarına davranamadan etkisiz hale getirildi. Ferhat kod adlı terörist yatağının altına uzanmaya çalışırken yakalandı.

Cemal pijamalarıyla yere yatırıldığında gözleri dehşetle Yusuf’u aradı. Kapıdan içeri bu kez kirli tulumun altında tam teçhizatlı bir subay girmişti. Duruşu dik, bakışı keskindi.

Yusuf yanına çömeldi. “Ağam,” dedi soğuk bir sesle, “kamyonet hazır. Ama yolculuk sandığın yere değil.”

Cemal’in yüzü kireç gibi oldu. “Sen… hurdacı…”

Yusuf hafifçe gülümsedi. “Ben hurdacıyım. Ama işim demirle değil. Çürükleri toplarım.”

Şafak sökerken konvoy köyden ayrıldı. Sadece Cemal ve üst düzey isimler değil, yerel işbirlikçiler de gözaltındaydı. Ele geçirilen dijital veriler, şehir yapılanmalarına uzanan yeni operasyonların kapısını açtı.

Operasyon sonrası helikopter pistinde Yusuf komutanına rapor verdi. Üzerindeki kirli tulumu hâlâ çıkarmamıştı.

“Büyük iş başardın,” dedi komutanı.

Yusuf sakin bir ifadeyle cevap verdi: “Komutanım, biz o dağlarda yalnız değildik.”

Bu operasyon bölgede bir dönüm noktası oldu. Örgüt artık en güvendiği yerel unsurlardan bile şüphe etmeye başladı. Kim dost, kim devletin adamı ayırt edemez hale geldiler.

Yusuf Demir ise başka bir görev için hazırlanmaya başladı. Belki başka bir şehirde, başka bir kimlikle. Çünkü vatan savunması her zaman üniformayla yapılmazdı. Bazen bir tamirci tulumunun, bazen bir esnaf önlüğünün arkasında yürütülürdü.

Ve o dağlarda anlatılan bir hikâye kaldı geriye: Paslı mavi kamyonetiyle gelen hurdacı Yusuf’un hikâyesi. Kimine göre bir hayalet, kimine göre devletin gözü. Ama gerçekte o, görevini sessizce yapan bir askerden ibaretti.

Gerçek güç görünmez olandır. Ve o güç, vatanın her karış toprağında nöbettedir.

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News