Hemşireyi görmezden geldiler. Ta ki dışarıdaki askeri araçlar ona “Hanımefendi” diye seslenene kadar
.
.
“Hanımefendi” Dedikleri An
Ankara’nın gökyüzü o sabah yine aynı renkteydi: Kurşuni, ağır, sanki şehir nefes almak için izin istiyormuş gibi. Pazartesi günleri Ankara’da yalnızca insanlar değil binalar da yorgun uyanırdı. Özellikle de üniversite hastanesinin enfeksiyon hastalıkları servisi… Duvarları boyunca dolaşan çamaşır suyu kokusu, bir şeyleri temizlemekten çok bir şeyleri örtmeye yarıyordu sanki: Hataları, kibri, korkuyu.
Leyla Korkmaz, sabahın ilk saatinde servise girdiğinde, lacivert formasının ütüsü hâlâ sıcaktı. Bu sıcaklık ona kısa bir süreliğine insan olduğunu hatırlatıyordu. Çünkü hastane hiyerarşisinde lacivert, görünmezliğin rengiydi. Beyaz önlüğün yanında lacivert forma, bir gölge gibi kalırdı. Hemşireler o gölgelerden ibaretti çoğu zaman: Serum askıları, metal tepsiler, kapı eşiğinde bekleyen sessiz insanlar.
Leyla, gölge olmayı yıllar önce öğrenmişti. Ama gölge olmak, bakmayı bırakmak demek değildi. Aksine, gölgeler en iyi gözlemlerdi. Kimse onlardan bir şey beklemez, bu yüzden kimse onlara karşı tetikte durmazdı. Leyla’nın en büyük avantajı buydu: İnsanların kibri.

Saat tam 08.30’da, servisin uzun koridorunda profesör Sinan Erguvan belirdi.
Sinan Hoca bir hastane koridorunda yürümüyordu; bir sahnede yürüyordu. Omuzları dik, adımları ritmik, yüzündeki ifade bir insanın değil bir unvanın ifadesiydi. Kır saçları özenle dağıtılmış, beyaz önlüğü göbeğini zor tutuyor; önlüğün düğmeleri sanki “ben buradayım” diye bağırıyordu.
Arkasında bir kuyruklu yıldız gibi beş asistan doktor, iki kıdemli uzman ve birkaç stajyer sürükleniyordu. Hepsinin elinde tabletler, not defterleri; hepsinin yüzünde aynı dikkatli itaat.
Bu kortejin en sonunda Leyla vardı. Elinde metal kapaklı kalın hasta dosyaları. Sessiz. Düzgün. Nötr.
Ve uyanık.
Kortej, 4 numaralı özel odanın önünde durdu. Kapının üzerinde “ÖZEL” yazıyordu ama Ankara’da “özel” kelimesi her zaman parayla değil, nüfuzla yazılırdı. İçeride yatan hasta, siyasi kulislerde adı geçen bir milletvekiliydi. Gece yarısı yüksek ateş ve titreme şikâyetiyle yatırılmıştı. Hemşireler odanın içinde dolaşırken, güvenlik görevlileri dışarıda beklemiş, başhekim bile “bizzat” aramıştı.
Sinan Hoca kapıyı açıp içeri girdiğinde yüzüne o klasik, sahte güven gülümsemesini taktı. İnsanın gözlerine değil, kariyerine bakan bir gülümseme…
“Günaydın vekilim,” dedi. El sıkmadı. Havada bir jestle selam verdi. “Nasıl hissediyoruz bu sabah? Ateşimiz düşmüş mü?”
Vekil, çarşafların içinde titriyordu. Yüzü solgundu. Dudakları garip bir morluğa bürünmüştü.
“Yanıyorum hocam…” dedi güçlükle. “Kemiklerim kırılıyor gibi… Gözlerim bulanık görüyor.”
Sinan Hoca monitöre şöyle bir baktı. Nabız 110. Ateş 39. Oksijen satürasyonu… bir an duraksadı ama duraksaması meraktan değil, konuşma sırasını bozmamak içindi. Sonra asistanlarına döndü.
“Klasik viral enfeksiyon tablosu,” dedi yüksek sesle, ders anlatır gibi. “Mevsim geçişindeyiz. Muhtemelen influenza A. Vekilimizin bağışıklığı yoğun tempo nedeniyle düşmüş. Destekleyici tedavi. Geniş spektrum antibiyotik… bol sıvı…”
Asistanlar başlarını sallayıp not aldı. Kimse “viral enfeksiyonda antibiyotik neden?” diye sormadı. Çünkü sorular, hiyerarşide alt basamakların lüksü değildi.
Leyla, yatağın yanında serum değiştirirken, göz ucuyla hastaya baktı. Parmak uçlarındaki o milimetrik kırmızı noktaları gördü: peteşi. Damar yolu girişinin çevresinde, derinin altında örümcek ağı gibi yürüyen siyahımsı bir çizgi vardı. Ve nefes…
Leyla nefesi duydu. Daha doğrusu kokladı.
Aseton gibi tatlı, çürük bir koku.
Bu koku, Ankara’daki steril koridorların kokusu değildi. Bu koku, yıllar önce görev yaptığı sınır ötesindeki sahra hastanesinin kokusuydu: Toz, kan ve hızla çürüyen organlar.
Bu grip değildi.
Bu, vücudu içeriden yiyen bir şeydi.
Leyla dosyanın kapağını kapattı. Bir an tereddüt etti. Hastane protokolünde bir hemşirenin profesör vizitine müdahale etmesi, küçük bir intihardı. Ama vicdan protokolünde, susmak cinayete ortak olmaktı.
“Hocam…” dedi Leyla.
Ses alçaktı ama netti. Sözlerinin titrememesi için dilini dişlerinin arasına bastırdı.
Sinan Hoca, sanki bir sandalyenin konuştuğunu duymuş gibi başını çevirdi. Gözlüklerini burnunun ucuna indirdi. “Efendim?” dedi. Sesinde rahatsızlık vardı; bir hemşirenin vizitte konuşması, orkestranın ortasında bir izleyicinin sahneye çıkması gibiydi.
Leyla hastanın elini işaret etti. “Parmak uçlarındaki peteşileri fark ettiniz mi? Ayrıca nefeste keton benzeri bir koku var. Lökosit düşerken trombositlerde ani çakılma gözüküyor. Viral gripten ziyade hemorajik bir tabloya benziyor. Belki izolasyon prosedürü—”
Cümlesi bitmedi.
Oda bir anda buz kesti. Sanki ateşli hastanın yatağından değil, profesörün egosundan bir soğuk yayılmıştı.
Asistanlar birbirine baktı. Stajyerler nefesini tuttu. Hemşire… hemorajik ateş mi demişti?
Sinan Hoca’nın yüzündeki gülümseme, bir perde gibi indi. Yerine kibir geldi. O kibir, insanı daha küçük gösteren bir kibirdi.
“Hemşire hanım,” dedi. Sesi o kadar soğuktu ki, odadaki hasta bile ürperdi. “Siz tıp fakültesini ne zaman bitirdiniz? Benim haberim olmadan kadronuz mu değişti?”
Arkadaki kıdemli asistanlardan biri kıkırdadı. Bu gülüş, bilimsel bir gülüş değildi. Bu, hocaya yaranmanın sesi.
Leyla geri adım atmadı. “Sadece semptomlar uyumsuz hocam,” dedi. “Eğer bulaşıcı bir toksin—”
“Yeter!” diye gürledi Sinan Hoca. Elini havaya kaldırdı. “Burası komplo teorileri dinleyeceğimiz bir atölye değil. Bir bilim kurumu. Ben otuz yılımı bu mesleğe verdim. Bir grip vakasını Afrika’dan fırlamış veba senaryosuna çeviremezsiniz.”
Sonra Leyla’ya sırtını döndü. “İşinizi yapın. Sizin işiniz benim yazdığım ilacı damara vermektir. İlacın ne olacağına karar vermek değil.”
Kortej odadan çıktı. Asistanlar Leyla’nın yanından geçerken ya acıyan ya alay eden bakışlar attı. Sanki Leyla bir hata yapmıştı, sanki soru sormak bir suçtu.
Leyla odada yalnız kaldı. Vekilin titremesi artmıştı. Leyla Sinan’ın yazdığı antibiyotiğe baktı. Kısa süreliğine, elindeki ilacın bir tedavi değil, bir hızlandırıcı olabileceğini düşündü. Eğer bu gerçekten hemorajik bir tabloysa, yanlış müdahale iç kanamayı artırırdı.
Leyla yatağın kenarını sıktı. Yüzünde ne kırgınlık ne üzüntü vardı. Sadece karar.
Cebinden küçük bir not defteri çıkardı. Saat 08.40.
“Teşhis reddedildi. Protokol ihlali başlıyor.”
Bu not, hastane yönetimi için değildi. Birazdan arayacağı başka bir otorite içindi.
Çünkü Ankara’da unvanlar konuşurdu… ama ölüm yalnızca gerçeği dinlerdi.
Öğleden sonra 14.00 sularında, 304 numaralı odadaki hava ağırlaştı. Artık yalnızca ter kokusu değil, kanın paslı demir kokusu da vardı. Vekil Bey’in durumu birkaç saatte dramatik biçimde kötüleşmişti. Bilinci bulanık, yarı koma… Peteşiler mor haritalara dönüşmüş, cilt sanki içeriden parçalanıyordu.
Odanın köşesinde Sinan Hoca’nın nöbetçi bıraktığı genç asistan Emre vardı. Elinde telefon, yüzünde sıkılmış bir ifade. Hasta onun için bir angaryaydı. Hoca “grip” dediğine göre gripti. Hastanın kötüleşmesi de “nazlılık” olmalıydı.
Sonra oldu.
Vekil Bey göğsü kasıldı, boğulur gibi bir ses çıkardı ve kustu.
Ama bu kusmuk mide suyu değildi.
Kahve telvesi gibi pıhtılaşmış siyahımsı kandı.
Emre panikle geri sıçradı. “Aman Allah’ım!” diye bağırdı. “Bu… bu kan mı?”
Leyla ise bir saniye bile donmadı. Refleksleri, bir kitap gibi değil, bir savaş gibi öğrenilmişti. Hastayı yan çevirdi, aspiratörü çalıştırdı, nefes yolunu temizledi.
“İç kanama başladı,” dedi. Sesi bir rapor kadar düz. “Mide mukozası dökülüyor. Trombozlar damarları tıkıyor. Sinan hocayı arayın. Durum kritik.”
Emre telefona sarıldı ama sonra durdu. “Hoca… dekanla yemekte,” dedi korkuyla. “Rahatsız etmeyin, azarlar. Belki sadece ülser…”
Leyla Emre’ye baktı. Bu çocuk, bir insanın ölüşünü izliyordu ama hâlâ hocasının fırçasından korkuyordu.
Leyla, karar verdi.
Hastane laboratuvarına kan gönderse sonuç iki saat sürerdi. İki saat sonra bu katın tamamı enfekte olabilirdi. Bürokrasiyi beklemek lüks değil, intihardı.
Leyla eldiven değiştirdi. Hızla hastadan 5 cc kan çekti. Enjektörü cebine sakladı. Odayı toparladı ve personel soyunma odasına yürüdü.
Dolabını açtığında en altta, sıradan bir ilk yardım çantası gibi görünen ama logosuz, mat siyah bir kutu vardı. Bu kutu hastanenin envanterinde yoktu.
Bu, Leyla’nın eski hayatından kalmış bir parçaydı.
Sahra hastanesinden… sınırın ötesinden… unvanların değil, mermilerin konuştuğu yerden…
Kutuyu açtı. İçeride test şeritleri ve reaktif tüpler: Antrax, Ebola, Marburg… ve bir kod: VHF.
Eldivenlerini değiştirdi. Cebindeki kanı reaktife damlattı. Karışımı kasete koydu.
Üç dakika.
O üç dakika boyunca saatin tıkırtısı, Leyla’nın zihninde bir geri sayım gibi aktı.
Dışarıda koridor hâlâ “normaldi.” Hemşireler hafta sonunu konuşuyor, hastalar yemek bekliyor, Sinan muhtemelen şarabını yudumluyordu.
Kimse 304’teki adamın yürüyen bir biyolojik bomba olduğunu bilmiyordu.
Kasete baktı.
Kontrol çizgisi belirdi.
Ve sonra ikinci çizgi…
Silik değil.
Koyu.
Net.
Leyla’nın boğazı kurudu.
Bu basit bir Kırım Kongo değildi.
Bu… modifiye edilmişti.
Bulaşıcılığı artırılmış bir sentetik patojen.
Bu bir hastalık değil, bir suikast ve aynı anda bir biyolojik saldırıydı.
Leyla kaseti sızdırmaz torbaya koydu. Dolabı kilitledi. Önünde iki seçenek vardı:
Birincisi Sinan’a gitmek… ve kibir duvarına çarpmak.
İkincisi, hiyerarşiyi yakmak pahasına gerçek otoriteyi çağırmak.
Leyla aynadaki yansımasına baktı. Mavi forma onu görünmez yapıyordu.
Ama o formanın altında bir kadın vardı—bir zamanlar rütbelerin önünde selam durduğu bir kadın.
Telefonunu çıkardı. Rehberde en altta, yıllardır aramadığı bir numara:
İsim yoktu.
Sadece bir kod: KARTAL.
Arama tuşuna bastı.
Telefon bir kez çaldı.
Metal gibi bir ses açtı: “Dinliyorum.”
Leyla, tek nefeste konuştu:
“Kod kırmızı. Konum Ankara Merkez Üniversite Hastanesi. Patojen tespit edildi. Sivil otorite yetersiz. Müdahale gerekiyor.”
Karşı taraf soru sormadı.
Hat kesildi.
Bu sessizlik, yaklaşan fırtınanın sesiydi.
Saat 14.45’te Leyla tekrar bankoya döndüğünde, hastane girişinde bir hareketlilik başladı. Önce trafik kesildi. Sonra siyah SUV’ler yolu kapattı. Ardından zırhlı araçlar…
Hastanenin cam duvarlarının önünde toplanan insanlar gördüklerine inanamadı.
Sinan Hoca, öğle rehavetiyle yürüyordu. Pencereden baktı.
Yüzündeki ifade değişti: önce şaşkınlık, sonra inkâr, sonra korku.
“Herhalde terör ihbarı var,” dedi kendini toparlamaya çalışarak. “Vekil Bey’i korumaya geldiler.”
Ama içeri girenler koruma gibi durmuyordu.
KBRN maskeleri…
Silahlar…
Sessizlik…
Ve bir de telefonların çekmemesi…
Jammer devredeydi. Hastane, dış dünyadan koparılmıştı.
Sinan hoca yine de otoriteye sarıldı. Asistanlara bağırdı. “Gidin sorun kim bunlar!”
Kimse kıpırdamadı.
Leyla, sessizce asansöre yürüdü.
“Ben inerim hocam,” dedi.
Sinan, bunu Leyla’nın “bir şey yapma isteği” sandı. Oysa Leyla’nın inişi, hastanenin egosunun son inişiydi.
Zemin katta otomatik kapılar açıldığında içeri giren şey Ankara ayazı değil, korkunun düzenli adımlarıydı.
Siyah giyimli tim içeri girdi. Silahlar, gaz maskeleri, KBRN yelekleri…
Sinan hoca öne atıldı.
“Durun! Burası benim hastanem!”
Tim onu bir trafik konisi gibi kenara itti. Sinan resepsiyon bankosuna çarptı. Kırmızıya döndü.
“Sağlık bakanını ararım! Ben Profesör Doktor—!”
Binbaşı Demir maskesinin arkasından mekanik bir sesle konuştu:
“Burası artık tıbbi karantina bölgesi. İtiraz edenler ulusal güvenliği tehdit suçundan etkisiz hale getirilecek.”
Etkisiz hale getirilecek…
Sinan’ın dizleri titredi. Ama hâlâ anlayamıyordu.
“Komutan nerede?” diye sordu binbaşı.
O an asansör köşesinden Leyla çıktı.
Üzerinde hâlâ mavi forma vardı. Yakasında “Leyla Hemşire” yazan ucuz plastik kart.
Kalabalık nefesini tuttu. Şimdi asker onunla konuşacaktı. Bağıracaktı. Kimlik soracaktı.
Ama olmadı.
Binbaşı Demir, Leyla’yı görünce topuklarını birleştirdi.
Şak!
Selam verdi.
Arkasındaki dokuz asker de aynı anda selam durdu.
“Tim emrinizde komutanım.”
Sinan’ın elindeki porselen kupa düşüp kırıldı.
Leyla, selamı aldı. Sesi artık bir hemşirenin sesi değildi.
“Rahat, Demir. Durum kötü. Varyant U 304’te. Sivil personel ihmali yüzünden yayılma riski yüksek.”
Sonra Leyla, başını yavaşça Sinan’a çevirdi.
“Profesör,” dedi sakin bir tonla. “Az önce bana su getirmemi emretmiştiniz.”
Sinan’ın dili tutuldu. “Ben… ben bilmiyordum…”
“Yarbay Leyla Korkmaz,” diye kesti Leyla. “TSK Tıbbi Savunma ve Biyolojik Savaş Dairesi. Şu an benim operasyon sahamdasınız.”
Leyla binbaşıya döndü:
“Bu sivili ve ekibini karantina çadırına alın. Ve profesöre bir paspas verin. Kırdığı kupayı temizlesin. Hijyen önemli.”
Binbaşı, “Emredersiniz komutanım!” dedi.
İki asker Sinan’ın kollarına girdi. O mağrur profesör, iki askerin arasında sürüklenen bir hiç oldu.
Leyla maskesini taktı, çantasını aldı ve asansöre yöneldi.
“İş başına,” dedi.
304 numaralı odada Leyla, sahadaki soğukkanlılığıyla hareket etti. Sentral yol açtı, antidot protokolünü başlattı, negatif basınç talimatı verdi, havalandırma kapatıldı, temaslılar ayrıldı.
Hastanın nabzı düzenlenmeye başladığında Leyla gözlerini monitörden ayırmadan sadece şunu söyledi:
“Dönüyor.”
Hastane kurtuluyordu.
Ama bir şey daha değişiyordu:
Bu binanın içindeki hiyerarşi.
Karantina bittiğinde Sinan Hoca, rektörlük aracına bindirildi. Görevden el çektirme, soruşturma, rapor…
Leyla lobiden çıkarken herkes iki sıra olmuştu. Kimse “dizilin” dememişti.
Bu, gerçeğin karşısında kendiliğinden oluşan bir saygıydı.
Kapıda genç asistan Emre, titreyerek koştu.
“Komutanım… özür dilerim. Sizi dinlemedik.”
Leyla ona baktı.
“Eğer üniformam olmadan sözüme değer vermiyorsanız, bilime değil kostümlere saygı duyuyorsunuz,” dedi.
Sonra ekledi:
“Temizlikçiyi de dinle. Öğrenciyi de. Hemşireyi de. Doğru bazen en görünmez ağızdan çıkar.”
Ve arkasını döndü.
Otomatik kapılar açıldı.
Dışarıda askeri araçlar hazırdı.
Bir asker kapıyı tutarken, başını eğerek konuştu:
“Hanımefendi…”
Sonra hemen düzeltti, sesi netleşti:
“Komutanım.”
Leyla araca bindi.
Konvoy hareket etti.
Hastane binası geride kaldı.
Ve Ankara’nın kurşuni gökyüzünün altında, görünmez sandıkları hemşirenin aslında kim olduğunu artık herkes biliyordu.
Ama asıl ders şuydu:
Gerçekler rütbe sormaz.
İnsan hayatı, kibri affetmez.
Ve bazen, “hanımefendi” diye görmezden geldikleri kişi…
o gün herkesi hayatta tutan tek akıl olur.