Kızım, “Annemin uçağı düştü – sonunda her şeyi satabiliriz,” dedi.Ama Bilmedikleri Şey Ben…
.
.
KÜLLERİMDEN DOĞDUĞUM GÜN
Yaz tutuyormuş gibi bile davranmadılar.
Kendi kulaklarımla duydum.
Hastane odasının yarı açık kapısından koridora sızan o metalik yankı hâlâ kulaklarımda çınlıyor. İki kat aşağıdaki hemşirenin telefonundan gelen hoparlör sesi kızım Özge’ye aitti. Neşeliydi. Hatta neredeyse bayram havasındaydı.
“Annemin uçağı düşmüş. Sonunda her şeyi satabileceğiz.”
Ardından gelen kahkaha… O kahkaha içimde bir kemiği daha kırdı.
Keskin, rahatlamış, yük atmış bir insanın kahkahasıydı. Sanki ben onun annesi değilmişim de yıllardır süründüğü kronik bir hastalıkmışım gibi. Sanki büyüdüğü evi ben inşa etmemişim, okul beslenmelerini ellerimle hazırlamamışım, ilk arabasının kredisini kendi üzerime almamışım gibi.
Hastane yatağında yatıyordum. Vücudum paramparçaydı. Kaburgalarım eski bir porselen gibi çatlamıştı. Ciğerlerim makinelere bağlıydı. Yüzüm şişmiş, tanınmayacak haldeydi. Kimliğim çalınmıştı. Yolcu listesinde “kayıp – muhtemelen vefat etti” yazıyordu.
Ben hayattaydım.
Ama kızım için ölmüştüm.

Uçak Artvin sınırındaki sarp bir vadiye düşmüştü. 121 yolcudan 87’si oracıkta can vermişti. Ben onlardan biri değildim. İniş sırasında kopan bir ağaçla buzlu kayalık arasına sıkışan koltuk sırası mucizevi bir şekilde hayatta kalmamı sağlamıştı.
Doktorlar “mucize” diyordu.
Ben buna “hesaplaşma” diyordum.
Hastaneye kimliği belirsiz olarak getirilmiştim. Hemşirelerden biri bir gün bana, “Böylesi daha kolay oldu. Ailenin baskısı olmadan seni toparladık,” dedi.
Onu düzeltmedim.
Düzeltemedim.
Çünkü bir kez çocuğunuzun sizin sözde ölümünüzü kutladığını duyduğunuzda, artık hiçbir şeyi düzeltmek istemezsiniz. Sadece dinlersiniz. Hatırlarsınız. Ve içinizde bir şey sonsuza dek değişir.
Adı Özge.
Bir zamanlar bana “anneciğim” derdi. Sonra “anne” oldu. En sonunda, para istemediği sürece adımı bile anmaz oldu.
İlk evinin peşinatını ben vermiştim. Torunum Buse’nin özel anaokulunu ben ödemiştim. Eski kocası Mert’le boşandıklarında kredi kartı borçlarını ben kapatmıştım.
Hiçbir zaman “teşekkür ederim” demedi.
“Çok bonkörsün,” derdi.
Sanki ben bir anne değil de bir banka hesabıydım.
O gece hastane odasında tavan karolarını saydım. Yirmi üç tane. Titrememi durduramıyordum. Ama soğuktan değil.
İçimde bir karar şekilleniyordu.
Hayatta olduğumu söylemeyecektim.
Henüz değil.
Hava yolu şirketinden takım elbiseli bir adam geldi. Adı Semih’ti. Tazminat paketlerinden bahsetti. Gizlilik maddelerinden. Yüksek meblağlardan.
Altı yüz milyon lira.
Karşılığında sadece sessizlik.
Ben konuşamazken, Özge çoktan evi emlakçıya vermişti. “Nostaljik esintili, sevgi dolu, şirin bir yuva” diye ilan açılmıştı. İçinde benim güncel tek bir fotoğrafım bile yoktu.
Yas tutmamıştı.
Hazırlanmıştı.
Üç hafta sonra dik oturabildiğimde aynaya baktım. Morluklar, kırışıklıklar, yabancı bir yüz.
Ama gözlerim…
O gözler hâlâ buradaydı.
Ve o gözlerde artık bir saflık yoktu.
Tazminatı kabul ettim.
Ama kontrol bende olacaktı.
Semih’le gizli bir ofiste buluştuk. “Bir fon kuracağız,” dedim. “Buse’nin adına. Ama Özge o paraya asla dokunamayacak.”
Buse 25 yaşına gelene kadar hiçbir şeye erişemeyecekti. Annesinin mali etkisi altındaysa hak sahibi olamayacaktı.
Özge mirasın tek kuruşuna bile yaklaşamayacaktı.
Ben artık onun annesi değil, kaderinin görünmez editörüydüm.
Yıllar sonra Muğla’da bir çiftlik evi aldım. Yüzüm estetik ameliyatlarla değişmişti. Yeni bir kimlik almıştım. Artık Hülya Mallov’dum.
Özge ise evimi satmış, lüks bir hayat kurmuş, yeniden evlenmeye çalışmış, sonra yine dolandırılmıştı.
Bir gün kapım çaldı.
Yardımcı aranıyor ilanı vermiştim.
Kapıyı açtığımda karşımdaki kadının yüzünde çaresizlik vardı.
Özge’ydi.
Beni tanımadı.
Onu içeri aldım.
Ona bir oda verdim.
Ona çocukluğunda en sevdiği mercimek çorbasını yaptım.
Çorbayı içerken ağlamaya başladı.
“Annem de böyle yapardı,” dedi. “Onu çok özlüyorum. Keşke ölmeseydi.”
Gözlerinin içine baktım.
Yıllardır duymak istediğim pişmanlık tam karşımdaydı.
Ama kim olduğumu söylemedim.
Sadece şunu dedim:
“Annen seni gerçekten sevmiş olmalı.”
O an intikamın bağırmak değil, susmak olduğunu anladım.
Ama hikâye orada bitmedi.
Bir gün Semih beni aradı.
“Mert’in sana bıraktığı bir emanet var,” dedi.
Mavi bir zarf verdi. İçinden bir anahtar ve bir harita çıktı.
Çocukluğumun geçtiği sahil kasabasındaki küçük müştemilata gittim.
Kapıyı açtığımda içeride ceviz sandık duruyordu. Özge’nin çöpe attığını sandığım o sandık.
Mert onu gizlice aldırmıştı.
Sandığın içinde aile yadigârları vardı.
Ve en altta mühürlü bir zarf.
Açtım.
Özge’nin doğum belgesi.
Biyolojik annesi ben değildim.
Onu üç günlükken evlat edinmiştik.
Bunu ondan saklamıştık.
Özge, gerçeği kazadan bir gün önce Mert’in eski günlüklerinde bulmuştu.
Benim ölümümü duyduğu gün, aslında o gerçeği de öğrenmişti.
Öfkesinin kökü paraydı sanmıştım.
Değilmiş.
Kendini ait hissetmemekmiş.
Beni silerek, kendi boşluğunu doldurabileceğini sanmış.
Ama annelik kanla değil, kalple yazılır.
Ben onu doğurmamış olabilirdim.
Ama onu ben büyütmüştüm.
Son kez ofisine gittim.
Beni görünce yüzü buz kesti.
“Ne istiyorsun?” dedi.
“Hiçbir şey,” dedim. “Sadece gözlerinin içine bakmak.”
“Benden nefret mi ediyorsun?”
Uzun süre düşündüm.
“Hayır,” dedim. “Nefret etmek hâlâ bir beklentim olduğu anlamına gelirdi.”
Artık beklentim yoktu.
Kapıyı çarpmadım.
Sadece kapattım.
Bir kitabın son sayfası gibi.
Sonra Buse’yle buluştum.
Beni gerçekten gören tek kişiydi.
“Anne, annen yaz tutmadı,” dedi.
“Biliyorum.”
“Ben senin gittiğini sanmadım,” dedi.
O an anladım.
Bir bağ hâlâ yaşıyordu.
Özge beni silmişti.
Ama Buse beni hatırlamıştı.
Fon belgelerini imzaladım.
Varlıklarımı kadın dayanışma vakfına devrettim.
Eğer bir gün karar veremeyecek duruma gelirsem, sağlık vekilim Buse olacaktı.
Özge hiçbir şey alamayacaktı.
Ama bu bir ceza değildi.
Bir sonuçtu.
Şimdi deniz kenarında yaşıyorum.
Sabahları rüzgâr çanlarının sesini dinliyorum.
Buse ara sıra geliyor. Oturup limonlu tart yiyoruz.
Özge ise kendi inşa ettiği cam krallıkta yaşıyor.
Hâlâ kontrol etmeye çalışıyor.
Hâlâ hikâyeler yazıyor.
Ama artık benim hikâyemi değil.
Benim hikâyem bitti.
Ben artık anlatacak değil, yaşayacak bir hayatım olduğunu biliyorum.
Ben Hülya Mallov.
Öldüğü varsayılan.
Silinmeye çalışılan.
Ama her seferinde küllerinden daha güçlü doğan kadın.
Ve şunu öğrendim:
Bir insan sizi miras sanabilir.
Bir insan sizi yük sanabilir.
Bir insan sizi silmeye çalışabilir.
Ama gerçek sevgi, gerçek kimlik ve gerçek güç
Başkasının sizi nasıl gördüğüyle değil,
Sizin kendinizi nasıl ayağa kaldırdığınızla ölçülür.
Ben artık ayaktayım.
Ve bu kez
Kimse beni gömemeyecek.