Kocam ve abim hastaneye yarı ölü halde getirildi… Ben ise onları affetmemeye karar veren hemşireydim

.
.

O Gece Acil Serviste Cehennem Kapısı Açıldı

Dünyadaki en büyük acının, insanın kendi evladını kendi elleriyle toprağa vermesi olduğunu sanırdım.

Ben Elif.

Yıllarını acil servis koridorlarında, yabancıların yaralarına dikiş atarak, annelerin çığlıklarını bastırmaya çalışarak, nabzı düşen insanların elinden kayıp giden hayatı geri çekmeye uğraşarak geçirmiş bir hemşireyim. Üzerimdeki beyaz forma insanlara güven verirdi. Bana bakan herkes bende şifa arardı. Oysa kimse o formanın altında çoktan ölmüş bir annenin dolaştığını bilmiyordu.

Altı ay önce beş yaşındaki oğlum Ali’yi kaybettim.

Herkese bunun korkunç bir kaza olduğu söylendi. Kocam Kerem ile abim Burak, Ali’yi hafta sonu biraz hava alsın diye göl kenarına götürmüşlerdi. Sadece birkaç dakikalığına gözlerini ondan ayırdıklarını, Ali’nin suyun kenarında oynarken dengesini kaybedip düştüğünü anlattılar. Hastaneye getirildiğinde nöbetteydim. Kendi ellerimle oğluma müdahale etmek istemiştim ama arkadaşlarım beni kollarımdan tutup odadan çıkarmıştı.

Dakikalar sonra doktor arkadaşım gözlerime bakamamış, başını öne eğmişti.

O bakışı hayatım boyunca unutmadım.

Ali gitmişti.

O günden sonra ben de gittim.

Evde onun oyuncaklarına dokunamıyor, yatağına bakamıyor, banyoda hâlâ kaldığını sandığım şampuan kokusunu içime çekip saatlerce duvara yaslanıyordum. Yaşıyor gibi yapıyordum, çünkü başka seçeneğim yoktu. Ayakta kalmamın tek sebebi Kerem ile Burak’tı. İkisi de benimle birlikte perişan görünüyordu. Kerem mezarın başında toprağı yumruklayarak ağlamıştı.

“Onu koruyamadım Elif,” demişti.

“Beni affet.”

Burak günlerce yemek yememiş, gözleri çökmüş, saçları bir anda beyazlamış gibiydi.

“Kardeşim,” diye ağlamıştı.

“Keşke onun yerine ben ölseydim.”

Onların acısını görünce kendi acımı susturmaya çalışıyordum. Çünkü biz, hayatın ortasında kırılmış ama birbirine yaslanarak ayakta durmaya çalışan bir aileydik. En azından ben öyle sanıyordum.

O gece yine uzun bir nöbetteydim.

Ankara’nın üstüne çöken yağmur, hastanenin geniş camlarını dövüyordu. Acil servis her zamanki gibi doluydu. Ateşlenen çocuklar, düşüp kafasını yaranlar, tansiyonu çıkan yaşlılar, göğsünü tutarak içeri koşan adamlar… Herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyor, herkes bir şey istiyordu. Ben de düşünmemek için koşturuyordum.

Saat gece yarısını geçmişti.

Göğsümün ortasında tarif edemediğim bir sıkışma vardı. Sanki görünmeyen bir el kaburgalarımın arasına girip kalbimi avucunda eziyordu. O sırada telefonum titredi. Ekranda Kerem’in adı vardı.

“Canım karım,” diye yazmıştı.

“Ben ve abin depodaki sayımı bitirmek üzereyiz. Bir saate kalmaz evde oluruz. Sen de kendini çok yorma. Seni seviyorum.”

Mesajı okuyunca, yüzümde yorgun bir tebessüm belirdi.

“Ben de seni seviyorum,” diye yazdım.

Telefonu cebime koymamla acil servisin telsizinden panikle yükselen ses aynı ana denk geldi.

“Merkez, merkez! Çevre yolunda ağır kaza! Araç bariyerleri aşıp şarampole yuvarlandı. İki ağır yaralı erkek hasta var. Birinde açık kafa travması, diğerinde göğüs ezilmesi. Kırmızı kod. Üç dakika içinde oradayız.”

Başhekim sert bir sesle emirler yağdırmaya başladı.

“Elif! Birinci ve ikinci travma odasını hazırla! Sıfır negatif kanları çıkarın! Çabuk!”

Adrenalin damarlarıma yayıldı. Eldivenlerimi geçirdim. Sedye, makas, serum, monitör, oksijen… Her şey saniyeler içinde hazırlandı. Dışarıdan ambulansın sireni yaklaştı. Nedensiz bir titreme ellerime yerleşti. Böyle vakaları yüzlerce kez görmüştüm ama bu gece farklıydı. Ölüm sanki kapının dışında sabırla bekliyordu.

Ambulans kapıya yanaştı.

Otomatik cam kapılar sertçe açıldı.

Paramedikler, kan içinde iki sedyeyi içeri sürdü. Yere damlayan kanlar parlak zeminde kırmızı çizgiler bırakıyordu. İlk sedyeye koştum. Hastanın yüzü çamur ve kan içindeydi. Üzerindeki ceketi makasla kesmeye başladım. Tam o sırada sedyeden sarkan sağ kola gözüm takıldı.

Bilekteki saat…

Nefesim kesildi.

O saati ben Kerem’e evlilik yıldönümümüzde almıştım. Titreyen ellerimle çamuru sildim. Yüzündeki çizgiler belirginleşti. Göz kapaklarının şekli, çenesinin hattı, kaşlarının arası…

Bu Kerem’di.

Ayaklarımın altındaki zemin kaydı sanki. Geriye bir adım attım. Sırtım ikinci sedyeye çarptı. Başımı çevirdim. Diğer yaralının yüzü paramparça gibiydi ama sol gözünün altındaki doğum lekesi kanların arasından bile görünüyordu.

Abim Burak.

İki saat önce bana mesaj atan kocam ve abim şimdi önümde ölümle boğuşuyordu.

O an Burak’ın yırtılmış ceketinden ağır bir şey yere düştü. Çatlamış ekranlı bir telefondu. Ekran düştüğü anda aydınlandı. Bir ses kaydı açık kalmıştı. Ses dalgaları hâlâ hareket ediyordu. Neden yaptığımı bilmeden telefonu yerden aldım ve kulağıma götürdüm.

Duyduğum ilk ses Kerem’indi.

Sarhoştu. Panik içindeydi.

“Sus artık Burak!” diye bağırıyordu.

“Kes sesini! Yoksa direksiyonu uçuruma kıracağım!”

Ardından Burak’ın hıçkırıklı sesi geldi.

“Nasıl susayım Kerem? O suyun içinde çırpınışı gitmiyor gözümün önünden. Bize uzattığı o minik eller… ‘Baba’ diye bağırışı… ‘Dayı’ diye ağlayışı… Biz ne yaptık?”

Bedenim taş kesildi.

Boğazım düğümlendi.

Sonra Kerem’in sesi tekrar duyuldu. Bu kez öfkeli, vahşi ve tanımadığım kadar karanlıktı.

“Başka ne yapabilirdik ulan? Bagaj ağzına kadar kaçak mallarla doluydu. Polisi arasaydık, ambulans çağırsaydık, ikimizin de kanında alkol ve uyuşturucu çıkacaktı. En az yirmi yıl içeri girecektik. Her şeyimiz biterdi!”

Telefon elimde titremeye başladı.

Burak ağlıyordu.

“Ama o senin oğlundu. Benim yeğenimdi. Sadece üç dakika suyun altında kaldı. Hastaneye götürsek yaşayacaktı. Kurtarabilirdik onu!”

Kerem dişlerinin arasından konuştu.

“Yetiştiremezdik. Gittik malları teslim ettik. İşimizi hallettik. Sonra da saatler sonra geri dönüp yalandan feryat ettik. Elif inandı. Doktorlar inandı. Herkes bunun bir kaza olduğuna inandı. İkimiz de katiliz Burak. Artık bunu beynine sok!”

Sonra bir fren sesi duyuldu.

Lastiklerin asfaltı yırtan çığlığı…

Metalin parçalanışı…

Ve ardından sessizlik.

Ben o sessizliğin ortasında nefes alamıyordum.

Altı ay boyunca bana sarılan, saçlarımı okşayan, mezar başında benimle ağlayan iki adam, oğlumun katilleriydi. Ali’yi kurtarabilecekleri halde, bagajlarındaki uyuşturucu dolu çantalar yüzünden onu suyun içinde ölüme bırakmışlardı.

O an içimde bir şey öldü.

Belki de gerçekten o ana kadar hayatta kalan son insan parçası.

“Elif!”

Başhekimin sesi beni kendime getirdi.

“Ne yapıyorsun? Kan torbalarını getir! Kerem gidiyor! Burak’ın kalbi durmak üzere!”

Doktorlar bağırıyor, monitörler alarm veriyor, herkes koşuşturuyordu. Sadece benim bir dolaba gidip iki ünite kan getirmem gerekiyordu. Bir şırınga hazırlamam gerekiyordu. Bir damla daha çabuk olmam gerekiyordu.

Yapmadım.

Kıpırdamadım.

Ayaklarım yere çivilenmişti. Gözlerim önce Kerem’in yüzüne, sonra Burak’ın cansız bedenine kaydı. İçimdeki merhametli hemşire Elif, o çatlak telefonun içindeki itirafı duyduğu anda ölmüştü. Yerine taş kalpli, yaralı, zehir dolu bir anne doğmuştu.

Yavaşça onlara doğru yürüdüm.

Kerem’in sedyesinin başına vardığımda gözlerini açtı. Bulanık, korku dolu gözleri beni buldu. Elini güçsüzce havaya kaldırıp bana uzattı. Benden yardım istiyordu. Hayatını kararttığı karısından, iyileştirici ellerimden medet umuyordu.

Burak da hemen yan sedyede gözlerini aralamış, dudaklarını oynatıyordu. İkisi de ölmek üzere olduklarını biliyorlardı. İkisi de benden yalnızca bir şey istiyordu.

Helallik.

Bizim kültürümüzde insan son nefesinde hakkını yediğinden helallik ister. Affedilmeden ölmek, ruhunu huzursuz bırakır. Cehenneme kapı aralar.

Kerem’in dudakları titredi.

“Elif… affet beni… ne olur helal et…”

Burak’ın gözünden kanlı bir yaş süzüldü. Sözcük çıkaracak hali yoktu ama bakışı aynı şeyi yalvarıyordu.

İki katil, cennete girebilmek için, benim ağzımdan dökülecek o iki kelimeye muhtaçtı.

Başhekim arkamdan bağırdı.

“Elif! Kan nerede kaldı? Tansiyonları düşüyor! Çabuk!”

Ben oğlumun suyun altında çırpınışını düşündüm. Ciğerlerine dolan suyu, onlara doğru uzanan küçük ellerini, “Baba” diye haykırışını düşündüm. Sonra kocamın sedyesine daha da eğildim. Dudaklarımı kulaklarına yaklaştırdım.

Ve fısıldadım.

“Hakkım size helal değil.”

Sözlerim buz gibiydi.

“Size hakkımı helal etmiyorum. Oğlumun karanlık sularda çektiği acının bin katını çekin. Asla huzur bulmayın. Cehennemin en dibinde yanın.”

Kerem’in gözleri dehşetle açıldı. Parmakları bileğimi tutmaya çalıştı ama gücü yetmedi. Son bir hırıltıyla bedeni gevşedi. Monitördeki çizgi dümdüz oldu.

Aynı anda Burak’ın bedeni yay gibi gerildi. O da duymuştu. Gözünden süzülen son yaş şakağına indi. Sonra onun monitörü de düz çizgiye döndü.

Başhekim çılgına döndü.

“Çekil Elif! Defibrilatörü verin! Şarj edin!”

Beni kollarımdan tutup geri çektiler. Doktorlar ikisine şok vermeye çalıştı. Göğüslerine bastılar. Kaburgaları kırıldı. Ama ben biliyordum. Gittikleri karanlık yerden onları hiçbir makine geri getiremezdi. Çünkü ben onları ölüme bırakmıştım.

Dakikalar sonra başhekim yorgun bir nefes verdi.

“Ölüm saati 03.58. İki hastayı da kaybettik.”

Herkes bana acıyarak bakıyordu.

Altı ay önce oğlunu toprağa veren kadın şimdi aynı gece hem kocasını hem de abisini kaybetmişti. Yanıma gelip bana sarıldılar. Teselli etmeye çalıştılar. Ben ağlamadım. Dizlerimin üzerine çökmedim. Çünkü içimdeki Elif çoktan ölmüştü.

Lavaboya gitmek için izin istedim.

Personel tuvaletine girip kapıyı kilitledim. Aynada gördüğüm kadın bana yabancıydı. Üzerimde sıçramış kanlar, bembeyaz kesilmiş yüzüm, morarmış göz altlarım… Musluğu açıp ellerimi yıkadım. Kerem’in ve Burak’ın kanı lavaboda kırmızı girdaplar çizerek akıp gitti ama içimdeki leke çıkmadı.

Telefon hâlâ cebimdeydi.

Onu polise verip her şeyi açığa çıkarabilirdim. Ama bunu yaparsam Ali’nin adı gazetelerin manşetlerinde uyuşturucu kaçakçılığıyla birlikte geçecekti. Bunu istemedim. Oğlumun anısını onların pisliğiyle kirletemezdim.

Tam o sırada telefona yeni bir mesaj düştü.

Numara kayıtlı değildi.

“Malları dediğimiz yere bırakın. Gecikirseniz bu kez sadece gölde boğulan o küçük çocuğunuzla kalmaz, karın Elif’i de hastane çıkışında parçalarına ayırırız. İzleniyorsunuz.”

Kanım dondu.

Bu, Kerem ve Burak’ın üstünde biri olduğu anlamına geliyordu. Onlar sadece piyondular. Ben daha bunu tam kavrayamadan kapı kolu aşağı indi. Sonra ağır, tok bir ses kapıya vurdu.

“Elif. İçeride olduğunu biliyorum. Kapıyı aç.”

Bu ses başhekim Hakan’a aitti.

On iki yıldır birlikte çalıştığım adam. Ali doğduğunda çiçek getiren, bana “kızım gibi” diyen adam.

Kapıyı açtım.

İçeri girdi, kapıyı arkasından kilitledi. Bana bakışında tanıdığım hiçbir şey kalmamıştı. Gözleri soğuk ve karanlıktı.

“Kerem’in ceketinden düşen telefonu bana vereceksin,” dedi.

O an her şey yerine oturdu. Hakan da işin içindeydi. Belki de hastane, bu uyuşturucu şebekesinin merkezlerinden biriydi. Ambulanslar, depolar, ilaç sevkiyatları… Her şey mümkün görünüyordu.

“Mesajı atan sendin,” dedim.

“Oğlumun ölümüne sebep olan o bataklığın başı sensin.”

İnkâr etmedi.

“Kerem ve Burak aptaldı,” dedi yalnızca.

“O gün malları zamanında teslim etselerdi hiçbir sorun olmayacaktı. Çocuğun düşmesi kazaydı. Telefonu ver. Sonra evine gidersin. Yoksa bu gece buradan üçüncü ceset çıkar.”

Sözleri içimdeki öfkeyi alevlendirdi. Üzerime atıldı. Beni lavabonun mermerine çarptı. Ellerini boğazıma geçirdi. Nefesim kesildi. Gözlerim kararmaya başladı. O an Ali’nin gölde boğulurken hissettiği çaresizliği bedenimde hissettim.

Ama ölmedim.

Sağ elim cebimdeki ağır çelik travma makasını buldu. Son gücümle çıkarıp Hakan’ın omzuna sapladım. Acı dolu bir çığlık attı. Eli boğazımdan çözüldü. Kan fışkırdı. Ben kapıyı açıp koridora fırladım. Arkasında bıraktığım şey sadece yaralı bir adam değil, çökmeye başlayan bir düzenin ilk çatlağıydı.

Hastaneden kaçtım.

Yağmurun içine, Ankara’nın soğuk sokaklarına. Kilometrelerce koştum. Sonra bir ara sokakta durup telefona baktım. Yeni bir mesaj daha gelmişti.

“Hakan çok konuşan aptal bir köpekti. Asıl patronu merak ediyorsan videoyu aç.”

Mesajın altında bir video vardı.

Açtım.

Görüntü göl kenarındandı. Kerem ve Burak bagajdan siyah çantalar çıkarıyordu. Ali iskelenin ucunda oynuyordu. Sonra kamerayı tutan kişinin eli arabanın yan aynasına yansıdı.

O yüzü görünce dizlerimin bağı çözüldü.

Kayınvalidem Sultan Hanım.

Cenazede kendini yerlere atan, torunum diye ağlayan, ellerimi tutup benimle birlikte yas tutan kadın… O videoda torunu suda boğulurken çantaların güvenliğini kayda alıyordu. Milyonlarca liralık zehir paketleri, benim oğlumun nefesinden daha değerliydi onun için.

Bir anda her şey değişti.

Artık hedefim belliydi.

Saatlerce yürüdüm. Kanlı formam üzerimde, çamurlu terliklerle Çankaya’daki malikânesine ulaştım. Şifre paneline yaklaştım. Şifreyi denedim.

Ali’nin doğum günü.

Kapı açıldı.

Bahçeden süzüldüm. İçerisi sessizdi. Üst kata, çalışma odasına çıktım. Kapı aralıktı. Şömine ışığı içeriyi loş bir sarıyla boyuyordu. Sultan Hanım koltuğunda oturuyordu. Sanki hiçbir şey olmamış gibi, elinde tesbih, önünde kahve.

Kapıyı ittim.

İçeri girdim.

“Geciktin Elif,” dedi.

Beni bekliyordu.

“Oğlumun hesabını sormaya geldim,” dedim.

“Elindeki makası bana doğrultmadan önce şuna bak.”

Sehpadaki tableti işaret etti. Ekranda çocuk servisinin canlı kamera görüntüsü vardı. Küvözler, bebekler, hasta çocuklar… Sağ köşede geri sayım: 9 dakika 58 saniye.

“Beni öldürürsen,” dedi.

“Servisteki küvözlerin altına yerleştirdiğim patlayıcılar on dakika içinde patlar. Yüzlerce bebek ölür.”

Dizlerim çözüldü sandım.

Ama sonra hemşire Elif devreye girdi. Ekrana daha dikkatli baktım. Yedinci küvözde Zeynep bebek yatıyordu. Onu dün taburcu eden bendim. Küvöz boş olmalıydı. Duvar saati öğleden sonra 14.30’u gösteriyordu. Oysa şu an sabaha karşı dörttü.

Bu bir canlı yayın değildi.

Eski kayıt.

Sultan Hanım blöf yapıyordu.

Başımı kaldırıp ona baktım. Yüzümdeki korku yavaşça kayboldu. Yerini karanlık bir gülümseme aldı.

“Yedinci küvöz,” dedim.

“Zeynep bebeği dün annesine teslim ettim. Saat de seni ele veriyor. Sen sadece korkak, yalancı bir canavarsın.”

Yüzündeki zafer ifadesi çatladı. Elini masadaki ağır şamdana uzattı. Ama benden yavaştı. Üzerine atıldım. İkimiz halının üzerine yuvarlandık. Ellerini boğazıma uzattı. Dizlerimle göğsüne çöktüm. Makası kaldırdım.

“Ali’nin selamı var,” dedim.

Ve makası kalbinin tam üstüne sapladım.

Bir çığlık attı. Gözleri yerinden fırlayacak gibi açıldı. Dudaklarından siyah bir kan süzüldü. Son nefesinde aynı şeyi istedi.

“Affet… helal et…”

Yüzümü ona yaklaştırdım.

“Benim meleğimin katiline helallik yok,” dedim.

“Sana hakkım haram olsun.”

Gözlerindeki son ışık söndü.

Ayağa kalktım. Üzerimdeki beyaz forma tamamen kızıla dönmüştü. Masadaki telefonu ve tableti aldım. Onların içinde şebekeyi çökertecek her şey vardı. Sabahın ilk solgun ışıkları Ankara’nın üzerine düşerken malikaneden çıktım. Fırtına dinmişti.

Emniyet müdürlüğüne doğru yürümeye başladım.

Biliyordum, özgürlüğüm bitmişti. Mesleğim bitmişti. Hayatımın geri kalanını parmaklıklar ardında geçirecektim belki. Kanunların gözünde ben bir katildim. Ama anneliğin kanunları, devletin yazdığı kanunlardan daha eskiydi. Evlat, annenin içinde atan ikinci bir kalptir. O kalbi parçalayanlara merhamet göstermek, bana göre artık ihanet demekti.

Ben yandım.

Kendi ruhumu o gece ateşe attım.

Ama Ali’nin adı temiz kalacaktı. Onu boğan karanlık şebeke ortaya saçılacaktı. Kötülük, kökünden sökülüp atılacaktı.

Ben Elif.

Ben bir hemşireydim.

Sonra bir anne oldum.

Sonra evladının katillerini tek tek karanlığa uğurlayan bir gölgeye dönüştüm.

Benim hikâyem bir kurtuluş hikâyesi değildi. Bu, her şeyini kaybetmiş bir annenin, geride kalan tek şey olan adaleti kendi kanlı elleriyle arayışının hikâyesiydi.

Çünkü bazen adalet mahkeme salonlarında doğmaz.

Bazen adalet, mezar taşına başını koyup sessizce ağlayan bir annenin kalbinde büyür.

Ve o kalp bir gün taş kesildiğinde, artık hiçbir şey eskisi gibi kalmaz.