Mektubunu Okumadan Yaktı – Kadın Yüzlerce Kilometre Yürüyerek Kapısına Gelince Adam Dondu Kaldı!
.
Küllerinden Doğan Sevgi: Bir Mektubun Ardında
I. Bölüm: Yalnız Dağların Adamı
Toros dağlarının eteğinde, rüzgarın taşları oyduğu, güneşin toprağa kavurduğu bir tepede, Tahir adında bir adam yaşardı. 35 yaşındaydı; dünyadan, kasabadan, insanlardan uzak, taş bir kulübenin içinde kendi düzenini kurmuştu. Duvarlarda yılların emeğiyle tabaklanmış deriler, köşede bilenmiş av aletleri, bir rafta ise birkaç kitap duruyordu. Tahir, avcılıktan ve iz sürücülükten geçinir, kasabanın çiftlik sahipleri kayıp hayvanlarını bulmak için onu çağırırlardı. İşini iyi yapardı ama kimse onu sofrasına oturtmaz, ailesine tanıştırmazdı. Onlar için Tahir, sadece işe yarayan bir aletti.
Babası, kasabanın varlıklı ailelerinden birinin oğluyken, fakir bir göçebe kızına aşık olmuştu. Tüm itirazlara rağmen evlenince mirastan kovulmuş, adı lanetle anılır olmuştu. Tahir, 15 yaşında anne babasını salgın hastalığa kurban verdiğinde, köyde tek başına kalmıştı. O günden beri kasabaya her inişinde kadınlar çocuklarını kenara çeker, erkekler onu küçümseyen gözlerle süzerdi. “Lanetli ailenin oğlu,” derlerdi arkasından. Dağda hayvan gibi yaşayan…

Tahir geceleri ateş başında otururken, yalnızlığın ağırlığı omuzlarına çökerdi. Başka erkeklerin ev kurduğunu, çocuk sevincini, karı koca yan yana yürüyüşlerini görürdü. Bu görüntüler rüyalarına girip çıkardı. Tek dostu, kasabanın emekli hocası Hacı İbrahim Efendi’ydi. Yaşlı adam birkaç ayda bir dağa çıkar, ekmek ve sohbet getirirdi.
Bir sonbahar akşamı, ateşin başında kahvelerini yudumlarken Hacı İbrahim bir şeyden söz etti: “Konya’dan gelen gazetede bir ilan gördüm. Yalnız yaşayan erkekler eş arıyor, ilan veriyorlar. Bazen işe yarıyormuş.” Tahir inanamayarak baktı. “Kim benimle evlenir ki, hacı amca?” dedi. “Belki dış görünüşten, dedikodulardan çok dürüstlüğe ve çalışkanlığa değer veren biri çıkar,” dedi yaşlı adam. “Denemekle ne kaybedersin?”
II. Bölüm: Umut ve Hayal Kırıklığı
Haftalarca bu fikri reddetti Tahir. Ama yalnızlık göğsünde zehirli bir bitki gibi büyümeye devam ediyordu. Sonunda bir Ekim gecesi, Hacı İbrahim’in yardımıyla bir ilan yazdı:
“35 yaşında, çalışkan, namuslu adam. Dağlarda sade bir hayatı paylaşacak eş arıyor. Zenginlik vadedemem ama hürmet ve sadakat sunabilirim. Şerefimden başka sermayem yoktur.”
İlan Konya Gazetesi’nde yayımlandı. Tahir hiçbir şey beklemiyordu ama üç hafta sonra Hacı İbrahim elinde beş zarfla geldi. Beş kadın cevap vermişti. Tahir zarfları titreyen ellerle açtı. Her mektubu umut ve korku karışımıyla okudu. Hepsi aynı şeyleri soruyordu: “Nasıl bir evin var? Kaç dönüm arazin? Hayvanın var mı? Neye benziyorsun?”
Tahir her birine dürüstçe cevap yazdı. Ailesinin adının lekelendiğini, taş bir kulübede yaşadığını, avcılıkla geçindiğini anlattı. Sunacak lüksü yoktu. İlk gelen Feride’ydi. 40 yaşlarında, Konya’dan bir dul kadın. Evi ve çevreyi gezdi, her şeyi eleştiren gözlerle inceledi. Akşam Tahir’in özenle hazırladığı yemekte zoraki birkaç lokma aldı. Ertesi sabah bir bahane uydurup gitti.
Rukiye, Mersin’den genç bir kızdı. Güzeldi ama evi görünce gülümsemesi söndü. “Burası mı? En azından kerpiç bir ev olur sanmıştım,” dedi. İkinci gün eşyalarını topladı, “Kulübede yaşayan biriyle ne işim olur?” diyerek gitti. Sonraki üç kadın da aynı hikayenin varyasyonlarıydı. Biri üç gün kaldı, diğeri bir gece. Sonuncusu arabadan bile inmedi.
Her red, Tahir’in yüreğinde yeni bir yara açtı. Elinde altıncı bir zarf vardı. Açmamıştı, açamıyordu. İçinde yeni bir hayal kırıklığı daha okumaya tahammülü kalmamıştı. Titreyen ellerle zarfı mumun alevine yaklaştırdı. Kağıt tutuştu, alevler yükseldi, külleri rüzgarla savruldu. Beraberinde son umudunu da götürdü.
III. Bölüm: Yüzlerce Kilometre Yol
Tahir’in bilmediği şey, o zarfın içinde farklı bir kadının mektubunun olduğuydu. Nefise, 28 yaşında, Sivas’ın unutulmuş bir köyünde öğretmenlik yapıyordu. 12 yaşından beri yetimdi, ailesi bir kış hastalığında ölmüş, onu kasabadaki hayırsever bir kadın büyütmüştü. Hayatı zor geçmişti ama onurluydu. Açlığı, soğuğu, kimsesizliği bilirdi.
Tahir’in ilanını birinin ekmek sarmak için kullandığı eski bir gazetede gördü. O sade kelimeler yüreğine dokundu. Mektubunda süs yoktu, yapmacık yoktu. Kim olduğunu, nereden geldiğini, ne beklediğini yazdı. Zenginlik aramadığını, gerçek bir yuva özlediğini anlattı. O da defalarca reddedilmişti.
Haftalarca cevap bekledi. Gelmeyince herkes ona bu çılgınlığı unutmasını söyledi. Ama Nefise’nin içinde bir ses susmuyordu. Sonunda herkesin deli diyeceği bir karar aldı. Varı yoğu sattı, biriktirdiği öğretmen maaşlarını topladı ve Konya’ya giden posta arabasına bindi. Yolculuk beş gün sürdü. Tozlu yollar, bozuk hanlar, bayat ekmek ve bulanık su… Ama her adım onu doğru hissettiği bir şeye yaklaştırıyordu.
Konya’da Tahir’i sordu. Esnaf alay etti. “Dağdaki o adamı mı arıyorsun? Orada vahşi gibi yaşayan biri.” Nefise yılmadı. Yolu bilen bir katırcı buldu, saatlerce at sırtında gitti. Sonra katırcının tarif ettiği patikada yürüdü. Küçük bavulu elinde, kalbi gümbür gümbür. Öğleden sonraydı evi gördüğünde. Tepenin üzerinde bacasından duman tütüyor, güneşte deriler kuruyordu.
IV. Bölüm: Karşılaşma
Tahir bir geyik derisi terbiye ediyorken ayak sesleri duydu. Döndü, eli içgüdüsel olarak belindeki bıçağa gitti. Gördüğü manzara onu olduğu yere mıhladı. İnce yapılı, koyu saçları basit bir topuzla toplanmış, soluk pamuklu elbiseli, gözleri yorgun ama kararlı bir kadın duruyordu kapısının önünde.
“Tahir Bey!” diye sordu kadın. Sesi yumuşak ama kendinden emin. Tahir yavaşça başını salladı. Onu temkinle süzerek, “Kim soruyor?” dedi. “Ben Nefise,” dedi kadın bavulunu yere bırakarak. “Haftalarca önce size mektup yazdım. Cevap gelmeyince sizi şahsen tanımaya karar verdim.”
Tahir midesine yumruk yemiş gibi hissetti. Bu, kendi elleriyle yaktığı mektubun sahibiydi. Okumadan küle çevirdiği son umut. Uzun saniyeler boyunca ne diyeceğini bilemedi. Karşısındaki kadını süzdü. Elbisesindeki toz lekeleri, alnındaki ter damlaları, yüzündeki yorgunluk… günlerce yol geldiği belliydi.
“Buraya kadar geldin. Hiçbir güvence olmadan, nasıl bir hayatın seni beklediğini bile bilmeden,” dedi Tahir. Nefise hafifçe gülümsedi. “Köyde zar zor yetecek kadar kazanan bir öğretmenim. Ailem yok, kimsem yok. Kaybedecek fazla şeyim de yok Tahir Bey. Ama sözlerinizin doğru olup olmadığını öğrenmem gerekiyordu.”
Tahir’in savunması çöktü. Evin kapısına doğru işaret etti. “Yorgun olmalısın. İçeri gel. Taze su var. Bir şeyler hazırlarım.” Nefise bavulunu aldı ve içeri girdi. Gözleri merakla etrafı taradı ama yargılamadı. Her şey sadeydi ama temiz, tertipli, özenle bakılmıştı. “Burası sıcak,” dedi içtenlikle. “Bir yuva gibi.”
V. Bölüm: Gerçek Sevgi
O gece Tahir, Nefise’nin kendi yatağında uyumasında ısrar etti. Misafirimsin, bunca yoldan sonra düzgün dinlenmeyi hak ediyorsun. Sabah Tahir kahve ve taze pişmiş gözleme kokusuyla uyandı. Nefise ocak başında kahvaltı hazırlıyordu. “Küstahlık ettimse affola,” dedi. “Ama misafirperverliğinize karşılık kahvaltı hazırlamak istedim.”
Kahvaltı boyunca Nefise hikayesini anlattı. Fakir çocuklara ders verdiği küçük köyü, aç karnına uyuyan öğrencilerini, yetim ve fakir olduğu için saygısızca davranan erkekleri… “Onurumun ne bulunduğuma değil, nasıl yaşadığıma bağlı olduğunu öğrendim,” dedi. “İlanınızı okuduğumda bunu anlayan birini gördüm.”
Tahir de kendi hikayesini paylaştı. Varlıklı bir ailenin oğlu olan babasının fakir bir göçebe kızına aşık olup evlendiğini, mirastan kovulduğunu anlattı. İki dünya arasında büyüdüğünü, yalnız hayatta kalmayı, evini kendi elleriyle kurmayı, kimsenin saygı göstermediği ama herkesin ihtiyaç duyduğu becerilerle geçinmeyi…
Sonraki günlerde Tahir, Nefise’ye hayatının tüm gerçekliğini göstermeye karar verdi. Kalacaksa neyin içine girdiğini tam olarak bilmeliydi. Onu ava götürdü, balık tuttuğu dereye, çamaşır yıkadığı kayalıklara götürdü. Deri tabaklamayı öğretti. Nefise her şeyi dikkatle izledi, elinden geldiğince yardım etti. Yaralarını bez parçalarıyla sardı ve çalışmaya devam etti.
Bir öğleden sonra nehirden su taşırken Tahir onun ağır ahşap kovayla mücadelesini izledi. Yardıma koştu ama Nefise onu bir bakışla durdurdu. “Yapabilirim,” dedi kararlılıkla. “Burada yaşayacaksam bunları kendi başıma da yapabilmeliyim.”
VI. Bölüm: Sınavlar ve Fedakarlık
Bir gece Tahir tuzaklarını kontrol ederken buzlu bir kayadan kaydı ve küçük bir uçurumdan yuvarlandı. Bacağı kayaların arasına sıkıştı. Eve sürünerek döndü, ardında karda kan izi bırakarak. Nefise onu şafakta buldu, verandada baygın yatıyordu. Düşünmeden onu içeri sürükledi, yaralı bacağını temizledi, sardı. Sonra hayatının en zor kararını verdi. Tüm battaniyeleri Tahir’in üzerine örttü, kısa bir not bıraktı ve Akpınar kasabasına doğru yürümeye başladı. Derin karda altı saat yürüdü, eczacıdan son kuruşlarıyla ilaç ve sargı aldı.
Eve döndüğünde bitkin ve donmuştu ama Tahir’i ateşler içinde bulunca bütün yorgunluğunu unuttu. Günlerce onu baktı, yedirdi, yarasını sardı, kitap okudu. Tahir, bu kadının hayal edebileceğinden daha derin bir sevgi gösterdiğini anladı.
Yürüyecek kadar iyileştiğinde, bastonuna ve Nefise’nin omzuna yaslanarak ondan özel bir yere eşlik etmesini istedi. Aylardır birlikteydiler ve dağların her köşesini bildiğini sanıyordu. Neredeyse üç saat yürüdüler. Sonunda bir tepenin zirvesine vardılar ve aşağıdaki vadiyi görebildiler. Geniş bir vadi uzanıyordu önlerinde; ortasında iki katlı büyük bir konak, yanında ahırlar, ağıllar, düzinelerce at barındıran çitler.
“Burası benim,” dedi Tahir. “Gördüğün her şey konak, araziler, atlar, sürüler hepsi benim adıma kayıtlı.” Nefise kıpırdamadan durdu. “Neden beni o kulübede yaşattın?” dedi. Tahir, “Beş kadın geldi benden önce. Hepsi fakir olduğumu sanıyordu ama yine de ailem yüzünden, yaşadığım yeryüzünden gittiler. Ben de birinin beni sevip sevmeyeceğini bilmem gerekiyordu. Sahip olduklarım için değil, olduğum kişi için.”
Nefise gözlerinden yaşlar süzülüyordu. “Ama tüm bunlar bir sınavdı. Sanki hiçbir zaman gerçekten bana inanmadın.” Tahir önünde diz çöktü. “Haklısın. En başından sana güvenmeliydim. Korkum beni kör etti. Ama seninle geçirdiğim her gün, başkaları beni aşağılarken gösterdiğin sadakat kalbimin zaten bildiğini doğruladı.”
VII. Bölüm: Birlikte İnşa Edilen Hayat
Nefise gözyaşlarını sildi ve vadiye baktı. Sonra Tahir’e döndü. “Buraya taşınmayı kabul ederim ama bir şartla: Bu zenginliği iyilik için kullanacağız. Fakir çocuklar için bir mektep açmak istiyorum. Yörük çocukları, yetimler, kimsesizler hepsi birlikte okuyacak, eşit olacak.”
Tahir onu sıkıca kucakladı. “İstediğin her şeyi yapacağız. Sahip olduğum her şey artık senin Nefise. Sadece mallar değil, bütün kalbim.”
Değişim ertesi gün başladı. Tahir konağın ana yatak odasını Nefise için hazırlattı ama Nefise birlikte paylaşmalarında ısrar etti. Hizmetkarlar yeni hanımefendiyi merakla izliyordu. Kibirli, kaprisli biri beklemişlerdi. Onun yerine isimlerini soran, her hizmet için teşekkür eden, mutfakta onlarla oturup yemek yiyen birini buldular.
Tahir sözünü tuttu. Konya’dan en iyi terzileri getirtti. Nefise için ipek ve kadife elbiseler diktirdi. İlk kez güzel kumaşlara dokunan Nefise aynada kendine bakarken Tahir nefesini tuttu. “Bu elbiseler güzel ama beni tanımlamıyorlar,” dedi Nefise. “Beni tanımlayan, bu nimetle ne yapacağımız.”
Sonraki haftalarda Nefise, konak arazisinde bir mektep inşaatını bizzat denetledi. Sıradan bir okul olmayacaktı. Bölgenin her yerinden çocuklara açık olacaktı. Soyuna, ailesine, geçmişine bakılmaksızın herkes eşit öğrenecekti.
VIII. Bölüm: Toplumsal Dönüşüm
Haber hızla yayıldı. Akpınar kasabasına resmi bir ziyaret yapma zamanı geldiğinde Tahir ve Nefise safkan atların çektiği süslü bir arabayla geldiler. Nefise zarif ama gösterişsiz takılar takıyordu. Tahir ise soylu bir beye yakışır kıyafetler içindeydi. Kasaba donup kaldı. Aylar önce alay ettiği bakkal Şevket Efendi onları görünce neredeyse tezgahın arkasına düşüyordu.
Feride ve Rukiye, Tahir’i reddeden kadınlardan ikisi, sahte gülümsemeler ve yağlı sözlerle yaklaştılar. “Her zaman sizde özel bir şey olduğunu biliyordum,” dediler. Nefise onları buz gibi bir sakinlikle izledi. “Ne kadar ilginç,” dedi yumuşak ama jilet gibi bir sesle. “Çünkü ben onun kulübesinden cehennemden kaçar gibi kaçtığınızı hatırlıyorum.”
Tahir ise Rukiye’ye döndü. “Siz fakir sandığınız birini, üstelik ailesinden ötürü dışlanan birini görüp değersiz buldunuz. Benim karım ise kalbimi gördü. Bu yüzden o yanımda, siz ise hala aradığınızı arıyorsunuz.”
Ayrılmadan önce herkesin duyacağı bir duyuru yaptılar. “Ücretsiz bir mektep açıyoruz,” dedi Nefise arabadan. “Her çocuk kabul edilecek. Kökeni ne olursa olsun. Eğitim bir ayrıcalık değil, haktır.”
IX. Bölüm: Hayatın Gerçek Anlamı
Mektep güneşli bir mayıs günü kapılarını açtı. Her yerden çocuklar geldi. Dağlardan inen çekingen yörük çocukları, hayatlarında hiç kitap tutmamış olanlar, yetimler, ailesizler, toplumun görmezden geldiği küçükler… Hacı İbrahim Efendi binayı dualarla açtı. “İşte gerçek hayır,” dedi kalabalığa. “Sınır tanımayan şefkat, koşul aramayan merhamet. Bu iki insan acıyı amaca dönüştürdü.”
Nefise her gün mektepte ders verdi. Sesi sınıfları doldururken çocuklar harfleri, rakamları, dünyanın sırlarını öğrendi. Tahir ise işlerin düzgün yürümesini sağladı. Defterlerin, kalemlerin hiç eksik olmamasına, kışın sobaların yanmasına, kimsenin aç kalmamasına dikkat etti.
Aylar geçti, mevsimler döndü, mektep büyüdü, şöhreti yayıldı. Uzak köylerden aileler çocuklarını getirmeye başladı. Bir zamanlar Tahir’i “lanetli ailenin oğlu” diye anan kasaba, şimdi onu “Tahir Bey” diye saygıyla selamlıyordu. Ama Tahir için önemli olan bu değildi. Önemli olan her akşam eve döndüğünde onu karşılayan gülümsemeydi. Nefise’nin yorgun ama mutlu yüzüydü. Birlikte geçirdikleri sakin saatlerdi.
X. Bölüm: Sonsuz Sevgi
Bir sonbahar akşamı mektepteki çocukların bahçede oynadığını izlerken Nefise Tahir’in elini tuttu ve karnına götürdü. “Bir çocuğumuz olacak,” diye fısıldadı. Tahir gözlerinden yaşlar süzülürken utanmadı. “Çocuğumuz farklı bir dünyada büyüyecek,” diye söz verdi. “Sevginin ve saygının kan bağından, servetin büyüklüğünden önemli olduğu bir dünyada…”
Yıllar geçti. Tahir ve Nefise’nin üç çocuğu oldu. Büyük konak kahkahalarla, koşuşturmalarla, hayatla doldu. Çocuklar mektepteki öğrencilerle birlikte oynadı. Yörük çocuklarıyla, yetimlerle, kasabalılarla. Aralarında fark yoktu. Kurdukları mektep artık yüzlerce çocuğa eğitim veriyordu. Mezunlar arasında doktorlar, öğretmenler, tüccarlar, çiftçiler vardı.
Bir zamanlar onları reddeden kasaba şimdi onları örnek gösteriyordu. Şefket Efendi torununun mektepte okuma yazma öğrenmesine izin vermişti. Feride ve Rukiye ise hiç evlenememişti. Aradıkları zenginliği bulamadan yaşlanmışlardı.
Ama Tahir ve Nefise için bunların hiçbiri önemli değildi. Önemli olan her gün birlikte uyandıklarıydı. Çocuklarının gülüşleriydi. Dağ havasının berraklığı, akşamları ocak başındaki sessiz huzurdu.
XI. Bölüm: Hayatın Sonu ve Başlangıcı
Yıllar sonra, saçları beyazlamış, yüzleri kırışmış ama gözleri hala parlak iki insan olarak konağın önündeki taş sekede oturdular. Bahçede torunları oynuyor, uzakta mektepten çocuk sesleri geliyordu.
“O mektubu yaktığın için pişman oldun mu hiç?” diye sordu Nefise yaşlılığın yumuşattığı bir sesle. Tahir karısının elini sıktı. “Hayatımın en iyi hatasıydı,” dedi gülümseyerek. “Çünkü bana, beni aramaya gelecek kadar cesur olan tek kadını verdi.”
Nefise ona yaslandı. “Bana hiç hayal bile edemeyeceğin bir hayat verdiğin için sağ ol. Süslü elbiseler ve konaklar yüzünden değil, sonunda ait olduğun bir yer verdiğin için.”
Güneş dağların ardına çekilirken gökyüzünü altınlara, kırmızılara boyadı. Uzakta bir kartal süzülüyor, çocuklar gülüşüyordu. Rüzgar çam ağaçlarını okşuyordu. Dünyanın kırmaya çalıştığı iki insan birbirlerini tutuyordu. Gerçek sevginin sınır tanımadığının, onurun altınla satın alınamayacağının, cesur yüreklerin her zaman eve giden yolu bulacağının yaşayan kanıtı olarak hikayeleri kuşaklar boyu anlatılan bir efsane olacaktı.
SON