Mermi Bitti, Süngü Konuştu! ABD Ordusunu İpten Alan Türkler!

KUNURİ’NİN DONMUŞ NEFESİ

Soğuk, sadece termometrenin gösterdiği -35 derece değildi. Bu, insanın ruhunu donduran, umudu buza çeviren, kemikleri kıran bir cehennem soğuğuydu. Rüzgar, Anadolu’nun bozkırlarında esen rüzgarlara benzemiyordu; jilet gibi keskin, ölümcül bir fısıltı taşıyordu.

Onbaşı Mehmet, tüfeğinin buz tutmuş namlusunu okşadı. Yüzü, haftalardır yıkanmamış olmanın verdiği kir ve yorgunlukla kaplıydı, ama gözleri pırıl pırıl yanıyordu. Binlerce kilometre öteden, sıcak Ege topraklarından, bir zamanlar sadece haritada gördüğü bu vadiye neden geldiğini tam olarak bilmiyordu. Ama şimdi, bu anın ne anlama geldiğini çok iyi biliyordu: Bu, bir onur savaşıydı.

Karşısındaki tepelerden, vadinin derinliklerinden gelen o uğursuz sessizlik, Mehmet’in askerlik hayatında duyduğu en korkunç sesti. O sessizlik, yüz binlerce Çin askerinin nefesiydi. Amerikan ordusu, dünyanın en güçlü askeri makinesi, bir kurt kapanına yakalanmıştı. Geri çekilme emri gelmişti, ama geri çekilecek yol kalmamıştı.

Amerikan Telsizleri, çaresizlik içinde bağırıyordu: “Mühimmat bitiyor! Motorlar dondu! Bizi buradan çıkarın!”

Mehmet, yanında duran ve titreyen genç bir Amerikalı askere baktı. Gözlerinde sadece korku ve teslimiyet vardı. Bu gençlerin, bu modern savaşçıların, merminin bittiği yerde savaşın da bittiğine dair bir inancı vardı. Ama Mehmet’in inancı farklıydı. Onun inancı, toprağın, vatanın ve namusun matematiğiyle yazılmıştı.

O sırada, tugayın komuta merkezinden, General Tahsin Yazıcı’nın sesi telsiz frekanslarını yarıp geçti. Ses, soğuktan çatlamış ama çelik gibi kararlıydı:

“Mermi bitti mi dediniz? Güzel. O zaman dinleyin! Mermi bitti, süngü konuşacak! Süngü tak!”

Bu emir, Batı askeri doktrininin bittiği yerde, Türk askerinin yüreğinde yankılanan bir davetti.

Mehmet’in yüzünde, soğuktan donmuş bir gülümseme belirdi. Elindeki tüfeğin ucuna, o soğuk çeliği, o son argümanı taktı. Çın!

Bu ses, Kunuri Vadisi’ndeki tüm gürültüyü, tüm korkuyu susturdu. Bu, Çinli askerlerin duyacağı son mekanik sesti.

Mehmet, siperden fırladı. Yanında binlerce Anadolu evladı, gözlerinde korku değil, sadece bir karar vardı. Hep bir ağızdan, gök gürültüsü gibi bir ses vadide yükseldi:

“ALLAH ALLAH!”

Bu, sadece bir savaş narası değildi; bu, ölüme meydan okuyan, imkansızı mümkün kılan, binlerce yıllık bir destanın sesiydi. Türk askeri, kendisinden on kat kalabalık düşmanın üzerine, mermi yağmuruna doğru koşuyordu. Onlar, Amerikan ordusunu mutlak bir yok oluştan kurtarmak için, Kunuri’nin donmuş nefesini kesmeye gelmişlerdi.

Teknoloji susmuştu. Şimdi, yürek konuşuyordu.

Mehmet’in sesi, binlerce boğazdan çıkan “Allah Allah!” nârasıyla birleştiğinde, Kunuri Vadisi’nin buzlu havası bile titredi. Bu, sadece bir savaş çığlığı değil, aynı zamanda bir isyanın, imkansıza karşı duyulan bir imanın sesiydi.

Çinli askerler şaşkınlık içindeydi. Onların savaş taktiği, insan dalgalarıyla düşmanı boğmak, psikolojik harp sesleriyle morallerini çökertmekti. Uzaktan ateş etmeye, bomba atmaya alışkındılar. Ancak şimdi, üzerlerine doğru koşan bu esmer tenli, bıyıklı adamlar, mermi yağmuruna aldırmıyorlardı. Gözlerinde korkunun zerresi yoktu; sadece, durdurulamaz bir öfke ve kararlılık ateşi yanıyordu.

Onbaşı Mehmet, karların ve donmuş toprağın üzerinde, adeta bir hayalet gibi ilerliyordu. Karşısına çıkan ilk Çinli askerin şaşkın yüzünü gördü. Asker, elindeki otomatik tüfeği ateşlemeyi unutmuş gibiydi. Mehmet’in süngüsü, modern silahın sustuğu yerde, soğuk çeliğin ilkel vahşetiyle konuştu.

Süngü hücumu, savaşın en ilkel, en vahşi biçimiydi. Teknolojinin, askeri doktrinlerin çöktüğü an. Artık aralarında mesafe yoktu. Göz göze, nefes nefese bir mücadele başladı. Türk askerleri, sayıca on kat üstün olan düşmanın arasına bir kama gibi daldı.

Mermisi biten, tüfeğini dipçik olarak kullandı. Dipçiği kırılan, yumruğunu savurdu. Yumruğu yorulan, donmuş toprağın üzerindeki taşları kaptı. Mehmet, bir an duraksadı; yanındaki arkadaşı, sırtına isabet eden bir kurşunla yere yığılmıştı. Ama durmadı. Duramazdı. Arkasında, hayatları kurtarılmayı bekleyen binlerce yabancı asker vardı.

Amerikan İkinci Piyade Tümeni’nin geri çekilme konvoyunda bulunan bir sıhhiye eri olan Çavuş Miller, o anları hayatı boyunca unutmayacaktı. Ambulansının penceresinden, tepelere baktı. Türkler, karların üzerinde, ateş ve kanın ortasında savaşıyorlardı.

Miller, telsizden gelen bir sesi hatırladı: “Türkler birkaç saat dayanır, sonra dağılırlar.”

Ama Türkler dağılmıyordu. Onlar, Çin ordusunun o yenilmez denilen insan selini, adeta bir taşa çarpmış su gibi parçalıyorlardı. Miller, bir Türk askerinin, tüfeği elinden düştükten sonra bile, bir Çinli askeri yakasından tutup yere çaldığını, ardından donmuş bir taşla onu etkisiz hale getirdiğini gördü.

“Sanki insan değillerdi,” diye fısıldadı Miller, titreyen sesiyle. “Birer mermer heykel gibiydiler. Onları izlerken ağladım. Çünkü bizim hayatımızı kurtarmak için kendilerini feda ediyorlardı.”

Bu süngü hücumu, Çin ordusunun ilerleyişini durdurdu. Türk Tugayı, Kunuri Vadisi’nin o dar ve ölümcül boğazını, Amerikan tümeninin geçebilmesi için açık tutmak zorundaydı. Bu direniş, sadece birkaç saat sürmedi. Üç gün, üç gece sürdü.

Mehmet, yorgunluktan ve soğuktan bilinci kapanmak üzereyken, aklında tek bir düşünce vardı: “Sancağı düşürme.”

Bu üç gün boyunca, Amerikalı kamyonlar, tanklar ve yaralı taşıyan ambulanslar, Türk askerinin koruduğu tepelerin arasından akıp gitti. Her geçen araç, her kurtulan can, Mehmet ve arkadaşlarının ödediği bedelin bir parçasıydı.

Bedel ağırdı. Çok ağırdı. Şehitler, yaralılar ve kayıplar… Kuzey Kore’nin dondurucu soğuğunda, vatanından binlerce kilometre uzakta, hiç tanımadığı insanlar için can veren gencecik fidanlar. Bazıları donarak, bazıları süngü hücumunda şehit olmuştu. Ama sancağı düşürmemişlerdi.

Savaş alanını en son terk eden yine Türkler oldu. Geri çekilirken bile, yaralılarını sırtlarında taşıyarak, marşlar söyleyerek, dimdik yürüdüler. Amerikan generalleri, Tugay’ın tamamen yok edildiğini sanıyordu. Ancak Türk Tugayı, sislerin içinden, disiplinini asla bozmadan Amerikan hatlarına ulaştığında, Amerikalı askerler şapkalarını havaya fırlatarak bağırdılar: “Yaşasın Türkler!”

Bu, bir milletin diğerine duyduğu minnetin en somut haliydi. General Douglas McCartter’ın sözleri, bu destanı tescilledi: “Türkler kahramanın da kahramanıdır.”

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News