Oğluma Süpriz Ziyarete Gittim Ama Bana Dedi ki Seni Kim Davet Etti Defol Evimden !

Oğluma Süpriz Ziyarete Gittim Ama Bana Dedi ki Seni Kim Davet Etti Defol Evimden !

.
.

Oğluma Sürpriz Ziyarete Gittim Ama Bana Dedi ki: “Seni Kim Davet Etti? Defol Evimden!”

Oğlumu haber vermeden ziyaret etmek için uçağa atlayıp yanına gittim ama bana, “Seni kim davet etti? Git buradan,” dedi. Sessizce oradan ayrıldım ve öyle bir şey yaptım ki sabah olduğunda telefonumda tam 72 cevapsız çağrı vardı.

“Burada, ben de sizinle olduğunuz için çok mutluyum. Lütfen bu videoyu beğenin, hikayemi sonuna kadar dinleyin ve bana hangi şehirden dinlediğinizi yorumlarda yazın. Böylece hikayemin nerelere kadar ulaştığını görebilirim.”

32 yıl boyunca anne olmanın ne demek olduğunu bildiğimi sanıyordum. Oğlum Murat’ı Ankara’da küçük bir evde tek başıma büyüttüm. Üniversite masraflarını ödemek için hastanede çift mesai yaptım ve tek bir futbol maçını bile kaçırmadım. İstanbul’da teknoloji sektöründe iyi bir iş bulup oraya taşındığında onunla gurur duydum. 3 yıl önce Gözde ile evlendiğinde onu kollarıma açarak karşıladım. İki torunum, şu an 5 yaşında olan Elif ve henüz 18 aylık olan Küçük Can doğduğunda hayatımın tamamlandığını hissetmiştim.

Onları yılda iki kez ziyaret ederdim. Her zaman haftalar öncesinden arar, yanımda hep hediyeler götürür ve haddimi aşmamak için çok dikkatli davranırdım. Gözde yeterince nazik görünüyordu ama gülümsemesinde gözlerine hiç ulaşmayan, beni huzursuz eden bir şeyler vardı. Yine de kendi kendime kuruntu yaptığımı söylüyordum. Ne de olsa gençti. İki küçük çocukla meşguldü ve Murat mutlu görünüyordu.

Torunlarımı en son 6 ay önce görmüştüm. Tam 6 ay. Ne zaman ziyarete gelmek istesem Gözde’nin hep bir bahanesi oluyordu. Çocuklar hastaydı, evde tadilat vardı, kendi ailesi gelecekti. Görüntülü aramaya çalışıyordum ama o aramalar da gittikçe kısalıyordu. Hep acil bir sebeple telefon kapanıyordu. Elif huysuzluk yapıyor, Can’ın uyku saati geliyordu. Bir şeylerin ters gittiğini hissediyordum. Hani o insanı gece saat 3:00’te uyandıran anne sezgisi vardır ya. İşte o duygu beni bir türlü rahat bırakmıyordu.

Ben de daha önce hiç yapmadığım bir şey yaptım. Kimseye haber vermeden İstanbul’a uçak biletimi aldım. Onlara sürpriz yapmak istiyordum. Evet. Ama her şeyden çok, her şeyin yolunda olduğunu kendi gözlerimle görmem gerekiyordu. Abartıyor muydum? Belki ama hangi babaannenin torunlarına sarılmadan 6 ay dayanabilirdi ki?

Bir salı öğleden sonra İstanbul’a indim. Havalimanından doğrudan sitelerin olduğu semtteki evlerine gittim. Bahçesinde salıncağı olan yemyeşil çimenli, muazzam bir evdi. Merdivenleri çıkarken kalbim güm güm atıyordu. Elimde küçük valizim vardı. İçeriden çocukların kahkahalarını duyunca, haftalar sonra ilk kez yüzüm güldü. Kapıyı çaldım. Kahkahalar bıçak gibi kesildi. Ayak sesleri duydum. Sonra Murat’ın kapının arkasından boğuk sesi geldi. “Bir şey mi sipariş ettin?” Gözde’nin cevabı duyulmayacak kadar kısıktı. Sonra kapı açıldı. Murat karşımda tişört ve kot pantolonuyla duruyordu. Ama yüzündeki ifade şaşkınlık değildi. Öfkeydi.

“Anne, senin burada ne işin var?” Sesimi neşeli tutmaya çalışarak, “Ziyarete geldim,” dedim. “Size ve çocuklara sürpriz yapmak istedim. Hepinizi çok özledim.” “Seni kim davet etti?” Sesi soğuk ve dümdüzdü. Arkasında Elif’in köşeden merakla baktığını gördüm. Gözde belirdi. Elif’i geriye doğru çekti. Yüzünde hiçbir duygu belirtisi yoktu. Murat, “Kendi torunlarımı görmek için davetiyeye ihtiyacım yok herhalde. Öylece haber vermeden çıkıp gelemezsin. Kapının önünden çekilmedi. Beni içeri davet etmek için bir adım bile atmadı. Şu an hiç sırası değil.”

“Peki ne zaman sırası?” Kelimeler ağzımdan niyetlendiğimden daha sert çıktı. “Aylardır gelmeye çalışıyorum.” “Gözde arkadan o sahte nazik ama sert sesiyle araya girdi. Murat, söyle ona. İşler durulunca biz onu ararız.” Oğluma baktım. Babası bizi terk ettikten sonra tek başıma büyüttüğüm, uğruna her şeyimi feda ettiğim oğluma. Karşımda bir yabancı duruyordu. “Anne,” bir adım öne çıktı. Beni geri gitmeye zorladı. “Eve dön, sonra konuşuruz.” “Ama o kadar yoldan uçup geldim.” “Sana gel diyen olmadı. Ankara’ya dön.” Ve sonra günler boyunca zihnimde yankılanacak o cümleyi kurdu. “Seni kim davet etti? Git buradan.” Kapıyı yüzüme çarpmadı, sadece kapattı. Sessizce, duygusuzca o mükemmel evin kapısında valizim ayaklarımın dibinde öylece kaldım. Kuşlar ötüyordu. Hayat devam ediyordu. Ama ben hayatımda ilk kez gerçekten yalnız olmanın ne demek olduğunu hissettim.

Ellerim titriyordu. Göğsümde koca bir boşluk vardı. Tekrar kapıyı çalmadım. Ağlamadım. Valizimi aldım. O merdivenlerden indim ve bir taksi çağırdım. Ama havalimanına gitmedim. Henüz değil. Sıradan bir otele yerleştim ve o soğuk otel odasındaki yatağın kenarına oturup telefonuma baktım. Bir şeyler çok ama çok yanlıştı ve ben ne olduğunu bulacaktım.

Ertesi sabah telefonumda 72 cevapsız çağrı vardı. Tam 72 tane. Hepsi Murat’tandı. Loş otel odasında telefonun ekranına bakarken cihazın tekrar titreyip ışığının yandığını gördüm. 73. arama açmadım. Sesli mesajlar gece saat 11 civarında başlamış, sabah 6’ya kadar devam etmişti. İlkini dinledim. Murat’ın sesi endişeli değil, panik içindeydi. “Anne neredesin? Hemen beni ara. Gözde meraktan ölüyor.” İkincisi, “Bu hiç komik değil. Nerede kaldığını bize söylemen lazım.” Beşincisi, “Anne az önceki şey için özür dileriz. Geri gel. Çocuklar seni görmek istiyor.”

    mesajda Gözde’nin sesi vardı. Bal damlayan yapmacık bir ses. “Nurten ablacığım, canım benim. Biraz aşırı tepki verdik. Murat iş yüzünden çok stresli bu aralar. Lütfen bizi ara. Kendimizi affettirmek istiyoruz.” 10 tane daha dinledim ve durdum. Bir tanesi bile iyi misin diye sormuyordu. Bir tanesi bile güvenliğim için endişelenmiyordu. Her bir mesaj, onların endişesi, onların stresi ve benim nerede olduğumu bilme ihtiyaçları hakkındaydı. Neden aniden bu kadar umurlarında olmuştum? Dün davetsiz bir yükken, bugün neden bir krize dönüşmüştüm?

Laptopumu açtım ve günümüzde her babaannenin yapacağı şeyi yaptım. Araştırmaya başladım. Arama motoruna şunları yazdım: “Büyükanne ve büyük baba hakları, torunları görmenin engellenmesi, ebeveyn yabancılaştırma.” Çıkan sonuçlar kanımı dondurdu. Sayfa sayfa benimkine benzer hikayelerle doluydu. Hiçbir açıklama yapılmadan dışlanan, gelinleri veya damatları tarafından manipüle edilen, sorunun kendilerinde olduğuna inandırılan yaşlı insanlar. Karşıma sürekli bir terim çıkıyordu: “Büyükanne ve büyük baba yabancılaştırması.”

Bir forum buldum. Adı “Torunlarından Koparılan Büyükler”di. Orada tam 3 saat boyunca benim yaşadıklarımın aynısını anlatan hikayeleri okudum. Senaryo hep aynıydı. Kademeli bir yalnızlaştırma. Bitmek bilmeyen bahaneler ve sonunda bağların tamamen koparılması. Her seferinde bu işi perde arkasından yöneten biri vardı. Büyükanneti kendi kontrolüne bir tehdit olarak gören biri, yani Gözde. Son iki yılı tekrar düşündüm. Gözde, Murat’la her konuşmamda nasıl da aramıza giriyordu. Ona sorduğum sorulara nasıl da hep kendisi cevap veriyordu. Görüntülü konuşmalarımızı tam ben ekranda göründüğüm anda Elif ya da Can’ın huysuzlanmasını bahane ederek nasıl da yarıda kesiyordu.

Murat’ın mesajları nasıl da kısalmış, resmileşmiş, oğlum gibi değil de bir yabancı gibi gelmeye başlamıştı. Telefonum tekrar çaldı. Murat arıyordu. Sessize aldım. Kanıta ihtiyacım vardı. Bir sonraki hamlemi yapmadan önce tam olarak neyle karşı karşıya olduğumu anlamalıydım. Sadece suçlamalar savuran histerik bir kaynana durumuna düşemezdim. Gerçeklere ihtiyacım vardı. Cebimden bir defter çıkardım. Evet, fiziksel bir not defteri. Çünkü bir şekilde erişebilecekleri hiçbir dijital iz bırakmak istemiyordum ve her şeyi belgelemeye başladım: tarihler, saatler, konuşmalar, mesajlar. Murat ve Gözde ile geçen son iki yılın mesajlarını geriye doğru taradım. Her şeyin ekran görüntüsünü aldım. Mesafenin nasıl da adım adım açıldığını not ettim.

Ocak 2023, haftalık görüntülü aramalar. Haziran 2023, iki haftada 1’e düşmüş. Çoğu iptal edilmiş. Kasım 2023, ayda 1. Hep kısa. Mart 2024, son görüntülü konuşma. Elif, “Babaannem ne zaman geleceksin?” diye sormuştu. Gözde’nin eli bir anda ekranda belirdi. Kamerayı kapattı. “Elif, hadi git oyun oyna,” dedi. Nisan 2024, bahaneler hep bahaneler. Telefonum bir mesajla titredi. Murat’tan geliyordu. “Anne, bizi korkutuyorsun. En azından güvende olduğunu bilmemize izin ver.” Cevap yazdım: “İyiyim. Hazır olduğumda sizinle iletişime geçeceğim.” Ve numarasını engelledim.

Ardından gelen sessizlik hem özgürleştirici hem de korkutucuydu. Sonraki iki günü otel odasında neredeyse hiçbir şey yemeden geçirdim. Sanki bir duruşmaya hazırlanır gibi dosyamı oluşturuyordum. Çünkü belki de gerçekten hazırlanıyordum. İstanbul Levent’te büyükanne ve büyük baba hakları konusunda uzmanlaşmış bir hukuk bürosu buldum. Yayınladıkları her makaleyi, her dava örneğini okudum. Türk Medeni Kanununa göre haklarım vardı. Çok geniş değildi belki ama haklarım vardı.

Üçüncü gün hem kendimi güçlü hissettiren hem de kalbimi kıran bir şey yaptım. Murat ve Gözde’nin bilmediği yeni bir e-posta adresi açtım ve Murat’ın üniversiteden oda arkadaşı Kamil’e ulaştım. Kamil yıllardır benimle bağını koparmamıştı. Soruyu genel sordum: “Kamil, son zamanlarda Murat’ta bir değişiklik fark ettin mi?” Cevabı bir saat içinde geldi. “Dürüst olmak gerekirse, evet, Nurten teyze. Gözdeyle evlendiğinden beri çok değişti. Bizimle görüşmeyi bıraktı. Görünüşe göre Gözde eski arkadaşlarını pek sevmiyor. Neden sordun?” “Sadece merak ettim,” diye yazdım. Teşekkürler. Yapbozun bir parçası daha yerine oturmuştu.

Oteki aynada kendime baktım. Saçlarım artık griydi. Yüzüm 63 yılın çizgileriyle doluydu ama gözlerim çakmak çakmaktı. Ben zorlu bir evlilikten sağa çıkmış, bir oğlu tek başıma büyütmüş, 10 yıllarca canımı dişime takıp çalışmış bir kadındım. Kontrol delisi bir kadının beni torunlarımın hayatından silip atmasına izin vermeyecektim. Telefonumu aldım ve o hukuk bürosunu aradım. Sekreter açtığında, “Bir danışma randevusu almak istiyorum,” dedim. Konu büyükanne olarak torunlarımı görme hakkım. “Tabii ki,” dedi sekreter nazikçe. “İsminizi alabilir miyim?” “Nurten Demir. Ve bu konu çok acil.”

Hukuk bürosu Levent’teki cam kaplı dev binalardan birinin 14. katındaydı. Randevuma 15 dakika erken gittim. Üzerimde en iyi bir lazer ceketim vardı. Murat’ın düğünü için aldığım ceket. Kaderin cilvesi. İşte Avukat Jale Hanım, 50 yaşlarında bilgili ve güven veren bir kadındı. Masasının karşısındaki koltuğu işaret etti. Masası dava dosyaları ve hukuk kitaplarıyla doluydu. “Bana her şeyi anlatın,” dedi. Basitçe anlattım. Hazırladığım belgeleri gösterdim. İki yıl boyunca adım adım koparılan bağları, aniden kesilen iletişimleri, kapıdaki o düşmanca tavrı ve onlara ulaşılamaz olduğum anda gelen o 72 panik dolu aramayı sözümü kesmeden dinledi. Ara sıra notlar aldı. Anlatmam bittiğinde arkasına yaslandı. “Nurten Hanım, sizinle açık konuşacağım. Yasalarımız torunlarla kişisel ilişki kurulmasına izin verir. Amaçı da yüksektir. Torunlarınızla aranızda köklü ve sevgi dolu bir bağ olduğunu ve onları görmenizin çocukların menfaatine olduğunu kanıtlamanız gerekecek.”

“Elif doğduğunda oradaydım,” dedim. “Gözde iyileşene kadar iki hafta onlarla kaldım. Beni davet etmeyi bırakana kadar her doğum günündeydim. Fotoğraflarım var, videolarım var.” “Bu güzel. Çok güzel,” dedi Jale Hanım bir dosya açtı. “Bu davada beni asıl düşündüren ve aslında lehimize işleyebilecek olan şey şu: Normal bir babaanneden, bir anda istenmeyen kişi ilan edilmenize giden o keskin süreç ve siz kendi başınızın çaresine baktığınız anda girdikleri o panik hali. Bu durum endişeden ziyade bir kontrol kurma çabasını gösteriyor. Peki ne yapıyoruz? Önce belirli gün ve saatlerde torunlarınızı görmek istediğinize dair resmi bir ihtarname göndereceğiz. Makul bir talep olacak. Eğer reddederlerse mahkemeye başvurup dava açacağız.”

Aman, Nurten Hanım masanın üzerinden öne doğru eğildi. “Bu süreç çok çirkinleşebilir. Savaşacaklar. Gözde muhtemelen sizi dengesiz veya aile huzurunu bozan biri gibi göstermeye çalışacaktır. Buna hazır mısınız?” Elif’in köşeden bana bakan o küçük yüzünü, Gözde’nin onu çekip götürmeden önce fısıldadığı o “babaanne” deyişini düşündüm. “Evet,” dedim kararlı bir sesle. “Hazırım. Başlayalım.”

İhtarname 3 gün sonra iadeli taahhütlü mektup olarak gönderildi. İstanbul’da kalmaya devam ettim. Otelden ayrılıp mutfağa olan mütevazı bir apart otele geçtim. Bu iş çözülene kadar Ankara’ya dönmeyecektim. Mektup onlara ulaştıktan iki gün sonra yeni e-posta adresime bilinmeyen bir adresten mesaj geldi. Konu başlığı şuydu: “Konuşmamız lazım.” Murat’tandı ama kendi asıl adresini kullanmamıştı. Yeni adresimi muhtemelen Kamil’den almıştı ya da bir şekilde tahmin etmişti. “Anne, ne tür bir oyun oynuyorsun bilmiyorum ama buna bir son vermelisin. Gözde mahvolmuş durumda. Ailemizi parçalıyorsun. Eğer çocukları görmek istiyorsan tek yapman gereken özür dilemek ve normal bir insan gibi bize gelmekti.” Bu hukuki tehdit tam bir çılgınlık. Sen bir tür sinir krizi mi geçiriyorsun?

Mesajı üç kez okudum. Her cümle bir manipülasyon şah eseriydi. Aileyi parçalıyorsun. Özür dilemen lazım. Sen delisin. Cevap vermeden mesajı doğrudan Jale Hanıma ilettim. Yanıtı gecikmedi. “Harika. Her şeyi sakla.” Akşam haftalardır yapmadığım bir şeyi yaptım. Kendimi bırakıp ağladım. Ama bu üzüntüden değil. Her şeyin artık netleşmesinden kaynaklanan bir boşalmaydı. Oğlumu kaybetmiştim, en azından şimdilik. Gözde işini iyi yapmıştı ama torunlarım henüz kaybolmamıştı.

Telefonum gizli bir numaradan arandı. Mantığıma aykırı olsa da açtım. “Nurten,” dedi bir ses. Gözde’nin sesiydi. Artık o sahte tatlılığından eser yoktu. “Seninle kadın kadına bir konuşma yapmamız gerektiğini düşünüyorum.” “Seninle konuşacak hiçbir şeyim yok. Hata yapıyorsun.” “Murat seni hayatımızda istemiyor. Bana senin her zaman çok baskıcı ve eleştirel olduğunu anlattı. Sonunda aradan çekildiğin için rahatlamıştı. Ama eğer bu saçma davadan vazgeçersen, çocukları bizim şartlarımızla ara sıra görmene izin vermeye razıyım.” Telefonu tutan elim sıkılaştı. Eğer Murat gerçekten böyle hissetseydi, onun yerine senin konuşmana ihtiyacı olmazdı.

Gözde, onu arkadaşlarından kopardın, benden kopardın ve şimdi torunlarımı bir koz olarak kullanıyorsun ama anlamadığın bir şey var. Ben senin kolayca kenara itebileceğin bir engel değilim. Ben onların babaannesiyim ve haklarım var. “Hakların mı?” Keskin ve buz gibi bir kahkaha attı. “Sen artık istenmediğini kabul edemeyen aciz, yaşlı bir kadınsın. Bakalım mahkeme senin hakların hakkında ne diyecek?” Ve yüzüme kapattı. Hemen Jale Hanımı aradım ve konuşmayı kelimesi kelimesine anlattım. Jale Hanım memnuniyetle kendi elini açık etti dedi. “Korkuyor.” “Güzel. Şimdi işin zor kısmına geliyoruz. Geçmişteki bağınızı kanıtlayacak deliller toplamalıyız.”

Şahitlerin var mı? Seni çocuklarla gören insanlar. “Evet,” dedim. Zihnim hızla çalışırken. “Evet var.” Ertesi sabah telefon trafiğine başladım. Ankara’daki eski komşularım Murat ve Gözde bizi ziyarete geldiğinde çocuklara nasıl baktığımı görmüşlerdi. Hastanedeki hemşire arkadaşlarım Elif bebekken onu getirdiklerinde yanımdaydılar. Kamil, Can’ın mevlidinde oradaydı. Ve Gözde’nin beni kenara çekip bebeği tutuş şeklimi nasıl sertçe eleştirdiğine şahit olmuştu. Her konuşma yapbozun bir başka parçasını ortaya çıkarıyor. Gözde’nin kontrol çabalarını ve benim silinmeden önceki halimi kanıtlıyordu.

Haftanın sonunda Jale Hanımın elinde torunlarımla olan ilişkime ve bu bağın sebepsiz yere kesildiğine dair ifade vermeye hazır 12 kişinin yazılı beyanı vardı. “Nurten Hanım,” dedi Jale Hanım görüşmemizde. “Bence davamız çok güçlü ama kendinizi hazırlayın. Dilekçeyi verdiğimiz an saldırıya geçecekler. Gözde kırlı oynayacaktır.” Masasındaki o ifade yığınlarına baktım. Deli olmadığımın, hayal görmediğim her şeyin fiziksel kanıtlarıydı onlar. “Bırakın denesin,” dedim. Torunlarımı görmek için hazırlanan dava dilekçesi gri bir pazartesi sabahı nöbetçi mahkemeye verildi.

Jale Hanım beni adliyenin önünden aradı. “Tamamdır. 48 saat içinde onlara tebligat gidecek.” Apart oteldeki odamda ellerim titreyerek oturdum ve bombanın patlamasını bekledim. Salı akşamı saat 19:32’de telefonum çaldı. Beni bulmuşlardı. Nasıl oldu bilmiyorum ama bulmuşlardı. Telefonu açtım ve Murat’ın sesi hoparlörden adeta patladı. “Öfkeden tanınmaz haldeydi. Senin derdin ne? Ne yaptığının farkında mısın? Şimdi avukat tutmak zorundayız. Bunun kaça mal olduğunu biliyor musun? Bunun ne kadar utanç verici olduğundan haberin var mı Murat? Hayır. Konuşamazsın. Bize dava açıyorsun. Kendi ailene, çocuklarını harika şekilde yetiştiren iki ebeveyne dava açıyorsun. Bunun ne kadar hastalıklı göründüğünün farkında mısın?”

Arka planda Gözde’nin yüksek sesle adeta bir tiyatro sahnesindeymiş gibi ağladığını duyabiliyordum. Sesimi sabit tutmaya çalışarak, “Eğer benim babaannem olmama izin verseydin mahkemeye gitmek zorunda kalmazdım,” dedim. “6 ay Murat. 6 aydır torunlarımı benden kaçırıyorsun. Çünkü kontrol sende olsun istiyorsun. Çünkü Gözde’yi sürekli eleştiriyorsun. Her geldiğinde bizim ebeveynliğimizi baltalıyorsun. Ne zaman böyle bir şey yaptım? Elif’e 3 saat tablet izlemek çok fazla dedin. Gözde’ye yanlış mama veriyorsun dedin. Her gelişinde disiplin yöntemlerimizi sorguladın.” Gözlerimi kapattım. Bunların hiçbiri doğru değildi ama o bunların gerçek olduğuna inanmıştı ya da inandırılmıştı.

Murat son bir yıl içinde Gözde’nin benimle tek başıma konuşmama izin verdiği bir an oldu mu? “Bir kez bile.” Sessizlik. Ben de öyle tahmin etmiştim. “Şimdi de karımı bana karşı kışkırtıyorsun,” diye bağırdı. “Anne, bizden uzak dur. Bu davayı geri çek. Yoksa yemin ederim bu çocukları bir daha asla göremezsin. Mahkeme kararı olsa bile buna engel olurum. Göreceksin.” Telefonu kapattım. Ellerim o kadar şiddetli titriyordu ki telefonu zor tutuyordum. Hemen Jale Hanımı aradım.

Çemberdeki herkes başıyla onayladı. Hepimiz birbirimizi anlıyorduk. Selim Bey adında yaşlı bir adam söz aldı. “Oğlum karısı onu benim torunumu taciz ettiğime ikna ettiğinden beri benimle konuşmuyor. Neye dayanarak mı? Çocuk 3 yaşındayken üzerine meyve suyu döktüğü için ona banyo yaptırmıştım. Hepsi bu. Aradan 6 yıl geçti. Hala bu hikayeyi anlatıyorlar. Onu hastalıklı bir şeye dönüştürüp duruyorlar. Torunumu 4 yaşından beri görmedim. Şimdi 10 yaşında.” Göğsüm sıkıştı. Bunlar iyi insanlardı. Manipülasyon ve yalanlarla ailelerinin hayatından silinip atılmış sevgi dolu, normal büyükanne ve büyük babalardı.

Sıra bana geldiğinde her şeyi anlattım. Haber vermeden gidişimi, kapının yüzüme kapanışını, o 72 aramayı, davayı ve tehditleri. Konuşmam bittiğinde Fatma Hanım çemberin öbür ucundan uzanıp elimi sıktı. “Doğru olanı yapıyorsun,” dedi. “Seni kendinden şüphe ettirmelerine izin verme.” Toplantıdan sonra Fatma, Selim ve Leyla adında bir hanım beni öğle yemeğine davet etti. Bir restoranda oturup hikayelerimizi ve stratejilerimizi paylaştık. Bu iş başladığından beri ilk kez kendimi yalnız hissetmiyordum.

Leyla, duruşmadan önce seni kırmaya çalışacaklar,” diye uyardı. O davasını kaybetmişti. 4 yıldır torunlarını görmüyordu. Önce uzlaşma teklif edecekler. Sonra geri çekecekler. Bir tatlı, bir sert davranacaklar. Kendi hafızanı sorgulamanı sağlayacaklar. Güçlüdür. Buna nasıl dayanıyorsunuz? diye sordum. Fatma, “Neden savaştığını hatırla,” dedi. “Oğlun için değil, gelinin için de değil. O çocuklar için. Çünkü şu an seni hatırlamasalar bile bir gün büyüyecekler ve babaannelerinin nerede olduğunu merak edecekler. O zaman onlara şunu diyebileceksin: ‘Sizin için savaşmayı hiç bırakmadım.'”

O gece Elif ve Can’a bir mektup yazdım. Şimdi göndermek için değil, büyüdüklerinde okumaları için. Elif’in doğduğu günü, o küçücük elini nasıl tuttuğumu, Can’ın ilk gülümsemesini, onları ne kadar çok sevdiğimi ve hayatlarının bir parçası olmak için çabalamaktan asla vazgeçmediğimi anlattım. Mektubu bir zarfa koyup mühürledim ve bankadaki kiralık kasa yerine yerleştirdim. Belki bir kanıt, belki de sadece bir umut olarak.

Pazartesi sabahı hava soğuk ama açıktı. Üzerime sade bir kazak ve kot pantolon giydim. Fazla çabalıyormuş gibi görünmek istemiyordum. Kafeye randevudan 10 dakika önce gittim ve pencere kenarında Murat’ın gelişini görebileceğim bir masa seçtim. Saat tam 10:02’de içeri girdi. Hatırladığımdan daha zayıf görünüyordu. Gözlerinin altında koyu halkalar vardı. Beni görünce yüzünden bir ifade geçti. Rahatlama mı? Belki de kendini toplamadan önceki o kısa suçluluk anı.

“Selam anne,” dedi. “Selam Murat.” Kahvelerimizi söyledik. İkimiz de tatlı bir şeyler yiyecek durumda değildik. Murat, ellerini kahve fincanına doladı. İçmiyordu. Sadece bir çıpaya tutunur gibi sıkıca kavrıyordu. Uzun bir süre ikimiz de konuşmadık. Kafe, pazartesi sabahının enerjisiyle doluydu. Dizüstü bilgisayarların tıkırtısı, espresso makinesinin tıslaması. Ama bizim masamız derin bir sessizliğe gömülmüştü.

“Seni özledim,” dedi sonunda. “Eskiden her şeyin olduğu halini özledim.” “O zaman neden kapıyı yüzüme kapattın?” irildi. Stresliydim. Gözde tam o sırada annesinin ziyarete geleceğini söylemişti. Annesi rahatsız biliyorsun. Ve sonra sen uyarmadan çıkıp geldin. Ben de patladım işte. Yapmamalıydım. Özür dilerim.

Sanki önceden çalışılmış gibiydi. Tam samimi değil ama tam sahte de değil. Sanki bu yalanın gerçek olduğuna kendini inandırmış gibi. Murat, tam 6 aydır gelmeye çalışıyorum. 6 ay boyunca hep bir bahane uydurdunuz. “Çok meşguldük. Çocuklar çok yorucu. İşler yoğun.” Gözde benim sözde ne hata yaptığımı anlattı mı sana? Yaptığımı iddia ettiği o eleştirileri duraksadı ve o duraksamada her şeyi gördüm. Canı doğru beslemediğini söylediğini, Elif üzerindeki disiplinini bozduğunu, ona bir anne olarak kendini yetersiz hissettirdiğini söyledi. Ne zaman? Bana tek bir somut örnek ver.

Ben, bana birkaç kez olduğunu söyledi. Ne zaman Murat? Hangi tarihte hangi kelimeleri kullanmışım? Soğukkanlılığı hafifçe sarsıldı. Detayları hatırlamıyorum anne. Sadece kırıldığını biliyorum. Hatırlamıyorsun çünkü öyle bir şey olmadı. Gözde seni gerçek olmayan şeylere inandırmış. Yapma.

Sesi sertleşti. “Konuyu ona getirme. Bu senin sınırlarıma saygı duymamanla ilgili. Öylece haber vermeden gelemezsin. Ben senin annenim. Bir yabancı değilim ve onlar da benim torunlarım. Onlar bizim çocuklarımız. Benim ve Gözde’nin. Ve eğer biraz alana ihtiyacımız olduğuna karar verirsek 6 ay bir alan değildir Murat. Bu bir silip atmadır.” Kahve fincanını masaya sertçe bıraktı. İçindeki sıvı tabağa taştı. “Neden sadece özür dileyip yoluna devam edemiyorsun? Neden seninle her şey bir savaş olmak zorunda?”

Tam olarak ne için özür dileyeceğim? Bu dava için mi? Sizi utandırdığım için mi yoksa? Kendi kendini durdurdu. Bir nefes aldı. Tekrar konuştuğunda sesi daha sakin ve kontrollüydü. “Bak anne, buraya sana bir çıkış yolu sunmaya geldim. Gözde seninle mahkemede uğraşmak istemiyor. Ben de istemiyorum. İki ayda bir düzenli ziyaretler ayarlarız. İşler iyi giderse belki ayda bir olur. Herkes alışana kadar ilk başlarda gözetim altında olur. Ama bu davayı bugün geri çekmen lazım.”

İşte buydu. Bu buluşmanın asıl sebebi ortaya çıkmıştı. “Gözetimi kim yapacak?” diye sordum. “Gözde yani.” “Evet.” Oh, onların annesi yani torunlarımı beni onlardan uzak tutan, söylediğim her kelimeyi, verdiğim her sarılmayı haddimi aşmak olarak rapor edecek olan kadının gözetimi altında mı göreceğim?

“Parano yaklaşıyorsun.” “Öyle miyim? Murat, bana dürüstçe cevap ver. Kamil ile en son ne zaman konuştun?” Konunun değişmesiyle şaşırarak gözlerini kırpıştırdı. “Kamil’in bununla ne alakası var? Ne zaman?” “Bilmiyorum. Bir yıl olmuştur. Belki daha fazla. Peki ya üniversite arkadaşların, Ankara’daki eski komşuların, Gözde’den önceki hayatında olan herhangi biri hepsiyle bağın koptu mu? İnsanlar birbirinden uzaklaşır. Anne, bu normal.”

Herkesle aynı anda mı? Yoksa Gözde’nin onlar hakkında da fikirleri mi vardı? Hani o insanların kötü örnek olduğunu, çocukça davrandıklarını ya da senin yeni hayatını anlamadıklarını falan mı söyledi? Murat’ın çenesi kasıldı. Ne konuştuğunu bilmiyorsun. Yalnızlaştırmanın ne demek olduğunu çok iyi biliyorum Murat. Ben bunu babanla yaşadım. Ondan boşanana kadar o karanlığın içindeydim ve şimdi aynısının senin başına geldiğini görüyorum. Gözde’yi sakın babamla kıyaslama.

Sandalyesini gürültüyle geriye iterek ayağa kalktı. Kafedeki birkaç müşteri bize döndü. “Bu iğrenç bir şey. Babam şiddet uyguluyordu. Gözde ise beni seviyor. Beni senin o bitmek bilmeyen eleştirilerinden koruyor.” “Hangi eleştiriler Murat? Bana tek bir örnek ver.” Öylece kala. Ağzı bir açılıp bir kapanıyor ama tek bir somut anı bile üretemiyordu. Yüzünde bir saniyeliğine o ifade belirdi. Belki de olmayan bir şeyi hatırlamaya çalıştığını fark etmişti. Tam o sırada Gözde kafeden içeri girdi. Odayı tarayıp bizi bulduğunu ve yüzüne o kusursuz endişeli maskeyi takarak yaklaştığını izledim.

Murat, “Hayatım, telefonunu evde unutmuşsun. Lazım olur diye düşündüm,” dedi. Telefonu ona uzattı. Sonra bana döndü. Sıcak bir maskenin altındaki o buz gibi gözlerle baktı. “Nurten abla, seni burada görmek ne sürpriz.” Beklemişti. Muhtemelen dışarıda arabada oturup bizi izlemişti. Bu, Murat’ın bana ulaşması değil, planlanmış bir pusu kurulmasıydı.

Murat, suç işlemiş bir çocuk gibi hızla söze girdi. “Biz de tam davadan vazgeçmen hakkında konuşuyorduk.” “Öyle mi?” Gözde davet edilmeden Murat’ın yanındaki sandalyeye yerleşti. “Bu harika bir haber Nurten abla. Senin adına çok sevindim. Çok olgunca bir davranış. Biz gerçekten herkes için en iyisini istiyoruz. Özellikle de çocuklar için. Bu hukuki dramalar onlara iyi gelmiyor. Gerginliğini hissediyorlar. Biliyor musun, Elif geceleri kabus görmeye başladı?”

Elif kabus görüyor çünkü babaannesi tek bir açıklama yapılmadan hayatından silindi. Dedim istifimi bozmadan. Gözde’nin gülümsemesi gerildi. “Ya da babaannesi, anne ve babasına gereksiz stres yaşattığı için çocuklar bu şeyleri sezer. Eğer onları gerçekten sevseydin bu işe bir son verirdin. Eğer onları gerçekten sevseydin babaanneleriyle bağ kurmalarına izin verirdin.”

“Sana bir uzlaşma teklif ettik. Bizim kontrolümüzde, bizim gözetimimizde, bizim şartlarımızla. Bu bir ilişki değil Gözde. Bu bir esir kampı.” Gözde’nin maskesi bir anlığına düştü. Sesi alçaldı. O tatlı krema tabakası yok oldu. “Seni küstah aciz kadın. Senin anne olma şansın vardı ve bitti. Benimkini elimden alamazsın. Murat benim kocam. Onlar benim çocuklarım ve bu benim ailem. Sen en fazla bir misafir olabilirsin ama şu an o bile değilsin.”

Murat elini Gözde’nin koluna koydu. “Gözde, yapma.” “Hayır.” Gözde ayağı fırladı. “Bunları duymaya ihtiyacı var.” “Nurten, mahkemede istediğin kadar mağduru oynayabilirsin. Bizi tanımayan insanlardan o küçük ifadelerini toplayabilirsin. Ama hakim senin o kontrolcü tavırlarını, manipülasyonlarını ve sınır tanımazlığını duyduğunda kaybedeceksin ve elinde hiçbir şey kalmayacak. Ne torunlar, ne bir oğul, hiçbir şey.”

Murat’ı kolundan çekerek kaldırdı. “Gidiyoruz. Teklifimizi düşün Nurten. Çarşamba gününe kadar davayı çekmek için vaktin var. Ondan sonrası savaş.” Önümde soğuyan iki fincan kahveyle masada yalnız kaldım. Ellerim sabitti. Zihnim ise berrak. “Savaşsa savaş olsun.” Duruşma günü, Kasım ayının sonlarında eski ahşap ve kaygı kokan bir aile mahkemesinde belirlendi. Saat 08:45’te Jale hanımla birlikte oradaydım. Üzerimde lacivert bir elbise ve Murat’ın henüz Gözde hayatımıza girmeden önce 60 yaş günümde hediye ettiği inci kolye vardı. Murat ve Gözde mahkeme salonunun karşı tarafında avukatlarıyla birlikte oturuyorlardı. Avukatları pahalı takımı içinde özgüven saçan keskin bakışlı bir kadındı. Gözde toz pembe bir hırka giymiş ve hafif bir makyaj yapmıştı. Hesaplanmış bir masumiyet.

Murat ise gözlerime bakamıyordu. Hakim Meral Hanım saat tam 9’da içeri girdi. 60’lı yaşlarında çelik grisi saçları ve her türlü aile yalanını görmüş geçirmiş bir yüz ifadesi vardı. “Bu bir büyükanne kişisel ilişki kurma davasıdır,” diye söze başladı. Gözlüklerinin üzerinden her iki tarafa da bakarak, “Nurten Hanım, torunlarınıza makul bir sebep olmaksızın erişiminizin engellendiğini iddia ediyorsunuz. Murat Bey, siz de bu talebe karşı çıkıyorsunuz. Başlayalım.”

Jale Hanım ayağa kalktı. “Sayın Hakim, Nurten Hanım’ın torunlarıyla hayatlarının ilk yıllarında ne kadar köklü ve sevgi dolu bir bağ kurduğunu ve bu bağın hiçbir haklı gerekçe gösterilmeden sistemli bir şekilde koparıldığını kanıtlayacağız. Nurten Hanım’ın karakteri ve çocuklarla olan bağ hakkında ifade vermeye hazır 12 şahidimiz var.” Gözde’nin avukatı Meltem Hanım söz aldı. “Sayın Hakim, müvekkillerim Nurten Hanım’ın sınırları defalarca ihlal ettiğini, anneyi yetersiz hissettirdiğini ve ev içinde huzursuzluk yarattığını gösterecektir. Ebeveynlerin aile dinamiklerini bozan herkesle, babaannenin dahil görüşmeyi kısıtlama hakkı vardır.”

İlk tanık destek grubumdan Fatma Hanımdı. “3 yıl önce beni Elifli bir parkta gördüğünü anlattı. Ona sallanmayı öğretirken ne kadar sabırlı olduğumdan aramızdaki doğal ve sevgi dolu etkileşimden bahsetti.” Meltem Hanım çapraz sorguya geçti. “Fatma Hanım, Nurten Hanım’la 3 yıl önce bir parkta sadece bir kez karşılaştınız. Bu sizi onun bu çocuklarla olan güncel ilişkisini yargılayacak biri yapar mı?” “Sevgiyi gördüğümde tanırım,” dedi Fatma Hanım kararlılıkla. “Ve o gün orada gördüğüm şey saf sevgiydi.”

Sıradaki tanık Kamil’di. Murat’ın üniversitedeki halini anlattı. “Dışa dönük, sosyal, çevresiyle bağları güçlü biri ve şimdi ne kadar yalnızlaştığını, Gözde onaylamadığı arkadaşlarıyla görüşmesini istemiyor,” dedi. Onu gözlededen önce tanıyan herkesten kopardı. “İtiraz ediyorum,” dedi Meltem Hanım sertçe. “Tanık müvekkilimin niyetleri hakkında spekülasyon yapıyor.” Hakim Meral Hanım, “İtiraz kabul edildi,” dedi. “Kamil Bey, lütfen sadece gerçeklere bağlı kalın. Gerçek şu: Murat beni eskiden her hafta arardı. Gözdeyle evlendikten sonra aramalar bıçak gibi kesildi. Gerçek şu: Geçen yıl onu düğünüme davet ettim. Gözde, Murat’a davetiyeden hiç bahsetmeden gelemiyoruz diye reddetmiş. Bunu biliyorum çünkü Murat tam da düğünümün olduğu hafta sonu beni ziyaret etmek istediğinden bahsetmişti.”

Hakim notunu aldı. Jale Hanım beni tanık kürsüsüne çağırdı. “Torunlarımın doğumlarını, onlarla geçirdiğim o güzel vakitleri, iletişimin bir anda nasıl kesildiğini, kapının yüzüme kapanışını ve ben onlardan bağımsız hareket ettiğim anda duydukları paniği kanıtlayan o 72 aramayı anlattım.” “Nurten Hanım,” dedi Jale Hanım, “Gözde’nin ebeveynliğini hiç eleştirdiniz mi?” “Hayır. Sadece benden yardım istendiğinde yardım teklif ettim. Kararlarını asla baltalamadım.” “Sık sık haber vermeden kapılarına gider miydiniz?” “Bu ilk ve tek seferdi. Diğer her ziyaretim için haftalar öncesinden arayıp haber verirdim.” Ardından Meltem Hanım çapraz sorgu için yaklaştı. “Nurten Hanım, onların evine uyarmadan gittiğinizi kabul ediyorsunuz. Doğru mu?” “Evet.” “Ve oğlunuz size gitmenizi söyledi.” “Evet. Ama onun isteğine saygı duymak yerine İstanbul’da kaldınız. Bir avukat tuttunuz ve kendi ailenize karşı hukuki işlem başlattınız.”

“Kaldım çünkü bir şeylerin ters gittiğini biliyordum. Bir anne bunu hisseder.” Meltem Hanım’ın sesi küçümseme doluydu. “Bir anne mi hisseder? Yoksa artık oğlunun hayatının merkezinde olmadığını kabul edemeyen kontrolcü bir kadın mı?” “İtiraz ediyorum,” dedi Jale Hanım. “Tartışma yaratıyor. Geri çekiyorum.” Meltem Hanım gülümsedi. “Nurten Hanım, hiç anksiyete veya depresyon tedavisi gördünüz mü?” Karnıma bir ağrı girdi. “30 yıl önce boşandıktan sonra bir terapiste gitmiştim.” “Evet ya da hayır lütfen.” “Evet ama ve ara sıra şarap içersiniz. Doğru mu?” “Sosyal olarak evet.” “Milyonlarca insan gibi bir haftada ne kadar içtiğinizi söyleyebilir misiniz?”

“İtiraz,” dedi Jale Hanım ayağı fırladı. “Bu sorgulama hattı konuyla ilgisiz ve taraflı.” “Sayın Hakim bu durum Nurten Hanım’ın psikolojik dengesi ile ilgilidir,” diye savundu Meltem Hanım. Hakim uyardı. “İzin veriyorum ama dikkatli ilerleyin avukat hanım.” “Belki haftada iki kez yemekte bir kadeh içerim,” dedim net bir sesle. “Hiçbir zaman alkol sorunum olmadı ama ruh sağlığı sorunları için tedaviyi gördünüz. Boşanma sonrası danışmanlık almak bir ruh sağlığı sorunu değildir. Buna insan olmak denir. Başka sorum yok.”

Sonra Gözde kürsüye çıktı ve performansını izledim. Kısık sesle konuştu. Mendiliyle gözlerini sildi. “Beni baskıcı ve eleştirel biri olarak tanımladı. Canı yanlış beslediğini söylediğimi iddia etti.” Tamamen uydurmaydı. “Sabırlı olmaya çalıştım,” dedi Gözde sesi titreyerek. “Ama Nurten abla bana kendimi hiç yeterli hissettirmedi. Her ziyareti bir kaygı kaynağına dönüştü. Arabasının kapının önünde durduğunu görmekten korkar oldum.” “Murat ne kadar stresli olduğumu fark etti.”

Jale Hanım çapraz sorgu için yaklaştı. “Gözde Hanım, Nurten Hanım’ın eleştirel olduğunu söylüyorsunuz. Somut örnekler, tarihler. Tam olarak hangi kelimeleri kullandığını söyleyebilir misiniz?” “Şey, bir üslubu vardı.” “Üslup mu? Bu üslubu tarif edebilir misiniz?” “Yargılayıcıydı ama hatırladığım spesifik bir kelime yok. İki yıl önceydi. Tam kelimeleri hatırlamıyorum.” “Yargılandığınızı hissediyorsunuz ama aslında ne dendiğini hatırlamıyorsunuz.” “Öyle mi?” Gözde’nin sakinliği hafifçe sarsıldı. O ne yaptığını gayet iyi biliyordu.

“Gözde Hanım, kayın valideniz eve dönmediği gece onu tam 72 kez aradınız. Neden?” “Onun güvenliği için endişelendim.” “Gerçekten mi? Yoksa kontrolü kaybetmekten mi korktunuz?” “İtiraz kabul edildi. Soruyu tekrar formüle edin.” “Jale Hanım, Gözde Hanım, eğer Nurten Hanım’ın güvenliği için gerçekten endişelenseydiniz neden polisi aramadınız? Sessizlik. Neden kayıp ilanı vermediniz? Biz geri geleceğini düşündük.” “Geri geleceğini mi düşündünüz yoksa tıpış tıpış geri gelmesini mi beklediniz? Çünkü endişe ile kontrol arasında büyük bir fark vardır.” Gözde’nin yüzü kıpkırmızı oldu. O Murat’ın beni seçtiğini kabul edemeyen manipülatif bir kadın. “Sizi seçti mi yoksa sadece size bağımlılık alması için yalnızlaştırıldı mı?” “İtiraz. Sayın Hakim, avukat müvekkilimi sıkıştırıyor.” “İtiraz reddedildi. Soruyu cevaplayın Gözde Hanım.”

Gözde’nin maskesi tamamen paramparça oldu. “Murat’ın başka kimseye ihtiyacı yok. Ben ona yeterim. Annesi bütün hayatı boyunca onu kontrol ediyordu. Ben onu kurtardım.” Durdu. Ne söylediğini fark ettiğinde mahkeme salonuna buz gibi bir sessizlik çöktü. “Hakim Meral Hanım başını notlarından kaldırdı. Onu annesinden mi kurtardınız?” Gözde hızla kendini toparlamaya çalıştı ama hasar verilmişti. “Öyle demek istemedim. Bence tam olarak bunu demek istediniz,” dedi Hakim sessizce. Gözlüklerini çıkardı ve ağır bir yavaşlıkla masasına bıraktı. Salondaki herkes nefesini tutmuş gibiydi.

“Tıldır aile mahkemelerinde görev yapıyorum,” diye söze başladı. Sesi sakin ama keskin bir bıçak gibiydi. “İyi ebeveynler gördüm, kötü ebeveynler gördüm. Büyükanne müdahalesi ile ilgili haklı endişeler de gördüm ama burada olan şey farklı. Burada sınır koymak adı altında gizlenmiş bir ebeveyn yabancılaştırması görüyorum.” Gözde’nin benzi sarardı. Murat koltuğunda huzursuzca kıpırdandı. “Gözde Hanım, ifadeniz niyetinizden fazlasını ortaya koydu. Kocanızı annesinden kurtardığınız ifadesi sağlıklı bir sınırın dili değildir. Bu bir yalnızlaştırma dilidir. Kocanızın arkadaşlarıyla, eski iş arkadaşlarıyla ve şimdi de annesiyle yani sizden önceki tüm bağlarıyla iletişiminin kopmuş olması gerçeğiyle birleşince endişe verici bir tablo ortaya çıkıyor.”

“Sayın Hakim, bu öyle değil,” diye Meltem Hanım ayağa kalkmaya yeltendi. “Sözümü bitirmedim avukat hanım.” Hakimin tonu onu anında susturdu. “Murat Bey, bu duruşma boyunca sizi izledim. Annenizin yüzüne neredeyse hiç bakmadınız. Karınız sizi kurtarmaktan bahsettiğinde ona itiraz etmediniz. Şahitlerin açıkça yalanladığı suçlamalara karşı annenizi savunmadınız. Neden?” Murat ağzını açtı. “Kapattı ve çaresizce gözlüğe baktı. Hala bile izin istiyor. Çünkü artık kendi başına karar veremiyor,” dedim oturduğum yerden sessizce.

Jale Hanım, uyarmak için koluma dokundu ama Hakim Meral Hanım beni duymuştu. “Nurten Hanım, eklemek istediğiniz bir şey mi var?” “İzninizle, Sayın Hakim,” diye söyledim. Kısa bir süreliğine ayağa kalktım. Bacaklarım şaşırtıcı derecede sağlam duruyordu. “Benim oğlum kendi başına düşünebilen, sorgulayan ve doğru olan için ayağa kalkan biri olarak yetişti. Karşımda oturan adam artık bunların hiçbirini yapmıyor. Konuşmadan önce karısının gözünün içine bakıyor. Ondan önceki hayatında olan herkes de bağ koptu. Bu bir kocanın karısına duyduğu saygı değil. Bu bir esir kampı.”

Bu çok aşağılayıcı,” diye bağırdı Gözde, “Hayatımızı kontrol etmene izin vermediğim için bana istismarcı muamelesi yapıyorsun. Hayatınızı kontrol etmek, her gün kapınıza dayanmak, taleplerde bulunmak, her kararınıza müdahale etmek olurdu,” dedim sesimi bozmadan. “Ben bunların hiçbirini yapmadım. Ben sadece torunlarımı görmek istedim. Bu kontrol değil. Bu sevgidir. Ama sen bu mahkemeyi manipüle ediyorsun.”

“Yeter,” dedi Hakim Meral Hanım, tokmağını masaya sertçe indirdi. “Gözde Hanım, hemen yerinize oturun.” Gözde öfkeden kıpkırmızı bir suratla yerine çöktü. Hakim, Murat’a döndü. “Murat Bey, size doğrudan bir soru soracağım ve karınızın yüzüne bakmadan cevap vermenizi istiyorum. Bunu yapabilir misiniz?” Murat başını salladı. Elleri dizlerinin üzerinde kenetlenmişti. “Evlenmeden önce, Gözde ile tanışmadan önce annenle ne sıklıkla konuşurdun?” “Şey, her hafta konuşurduk. Bazen haftada iki kez.” “Peki ya şimdi tam 6 ay olmuş. Bu kimin tercihiydi?” Murat’ın gözleri Gözde’ye kaydı. Kendini zorla durdurdu. “Buna birlikte karar verdik.” “Öyle mi? Yoksa Gözde karar verdi ve sen de kabul mu ettin?” Sessizlik. “Murat Bey, açık konuşacağım. Siz yetişkin bir adamsınız. Bir babasınız ve karınızın tepkisini ölçmeden basit bir soruya bile cevap veremiyorsunuz. Bu durum beni derinden endişelendiriyor. Karınızın bir canavar olduğunu düşündüğüm için değil, bu dinamiğin sizin için, çocuklarınız için ve sizi seven anneniz için sağlıksız olduğunu gördüğüm için.”

Murat’ın yüzü asıldı. Duruşma başladığından beri ilk kez o gerçek Murat’ı, yıllarca süren manipülasyonun altına gömülmüş eski oğlumu gözlerinde gördüm. Jale Hanım ayağa kalkarak, “Sayın Hakim,” dedi, “biz denetimsiz bir erişim istemiyoruz. Yatılı ziyaretler de istemiyoruz. Sadece Nurten Hanım’ın babaannesi olmasına izin verilmesini istiyoruz. Ayda iki kez tarafsız bir yerde dörder saatlik gözetimli ziyaretler. Hepsi bu.” Hakim Meral Hanım uzun bir süre notlarına baktı. Sonra Gözde ve Murat’a döndü. “Kararımı açıklıyorum. Nurten Demir’in torunları Elif ve Can ile kişisel ilişki kurma talebi kabul edilmiştir. Ziyaretler derhal başlayacaktır. Ayda iki kez altışar saat boyunca her iki tarafın mutabık kaldığı bir yerde görüşülecektir. İlk 3 ay boyunca mahkeme tarafından atanan bir sosyal hizmet uzmanı gözetiminde yapılacaktır. Gözetmen Gözde Hanım değil, tarafsız bir 3. kişi olacaktır. 3 ayın sonunda durum tekrar değerlendirilecektir.”

“Sayın Hakim, itiraz ediyoruz,” diye başladı Meltem Hanım. “İtirazınız not edildi ve reddedildi. Ayrıca Murat ve Gözde Hanım aile danışmanlığına katılmanıza karar verilmiştir. Eğer kabul ederse Nurten Hanım da dahil olacak. Çünkü bu aile parçalanmış durumda ve o çocuklar çok daha iyisini hak ediyor.” Hakim bana döndü. “Nurten Hanım, talebinizi kabul ediyorum ama sizi de uyarıyorum. Bu hakkı ebeveynleri baltalamak için kullanmayın. O çocuklara Gözde’yi kötülemeyin. Oğlunuzu kurtarmaya çalışmayın. Sadece ziyaret edin. O çocukları sevin ve babaannelerin sebepsiz yere yok olmadığını onlara gösterin. Anlaşıldı mı?” “Anlaşıldı,” dedim. “Sayın Hakim, teşekkür ederim.”

“Bu iki taraf için de önemli bir an,” dedi Hakim. Murat ve Gözde’ye bakarak, “Bu karara uyacaksınız. Nurten Hanım’ın ziyaretlerini engellemeye yönelik her türlü girişim yaptırımla sonuçlanacaktır. Bu isteğe bağlı bir durum değildir. Bu çocukların babaannelerini tanıma hakkı vardır.” Tokmağını vurdu. “Duruşma bitmiştir.” Gözde çantasını kapıp hışımla dışarı çıktı. Avukatı arkasından koşturuyordu. Murat bir an donup kaldı. Sonra yavaşça ayağa kalktı. “Benim sıramın önünden geçerken durakladı. “Anne,” diye fısıldadı. “Sadece bu kadar.” Sonra koridordan Gözde’nin sesi duyuldu. “Murat, geliyoruz.” Ve gitti ama o kelimeyi söylemişti. “Anne.” Jale Hanım omzumu sıktı. “Kazandın.”

Oğlumun mahkeme kapısından çıkışını izledim ve aslında neyi kazandığımı düşündüm. Torunlarıma erişim hakkı mı? Evet. Ama oğlum, oğlum hala kayıptı. “Bir muharebe kazandım,” dedim sessizce. “Savaş henüz bitmedi.” “Belki de,” dedi Jale Hanım, “ama en önemli şeyi kazandın. Bir şans ve bazen bu yeterlidir.”

İlk gözetimli ziyaret, takip eden cumartesi günü bir çocuk parkında gerçekleşti. Mahkemenin atadığı gözetmen Gül Hanım bana güven veren bir gülümseme sundu. “Acele etmeyin. Başta çekinebilirler.” Murat’ın arabası yanaştığında Gözde sürücü koltuğunda oturmuş dümdüz karşıya bakıyordu. Murat çocukların kemerini çözdü. Elif canın elinden tutarak yavaşça yürüdü. “Babaanne!” Elif’in yüzü aydınlandı. Sonra arabaya doğru bir göz atınca o ışık söndü. Henüz 5 yaşında olmasına rağmen mutlu olmak için izin alması gerektiğini biliyordu. “Canım benim, sizi o kadar çok özledim ki!” “Annem, senin hasta olduğunu söyledi. İyileştin mi?” “Hasta mı? Tabii ki. Tamamen iyileştim. Bak, size ne getirdim!” Eskiden birlikte okuduğumuz o masal kitabını çıkardım.

Elif’in gözleri kocaman açıldı. “Bizim kitabımız!” Tam 6 saat boyunca salıncakta sallandık. Kuleler yaptık, hikayeler okuduk. Can sonunda kucağıma tırmandı. O küçük sıcak ağırlığını hissetmek, eve dönmek gibiydi. Elif durmadan okulunu, arkadaşlarını, yeni bisikletini anlattı. Murat onları almaya geldiğinde Elif ona doğru koştu. “Babacığım, babaannem artık hasta değilmiş!” Murat kızının başının üzerinden bana baktı. “Ağzıyla sessizce teşekkür ederim,” dedi. Bu bir başlangıçtı.

Gül Hanım raporunda uygun, sevgi dolu ve saygılı olduğumu yazdı. 3 ay sonra gözetim sona erdi. 6 ay sonra İstanbul’da tuttuğum o küçük iki odalı evde yatılı kalmaya başladılar. Elif’in odasında kelebekli duvar kağıtları, Can’ın odasında ise kamyonlar vardı. Kuralların şefkatli olduğu, sevginin şartlara bağlı olmadığı o babaanne evini çok sevdiler. Bu sırada Murat ve Gözde’nin evliliği çökmeye başladı. Mahkeme kararıyla gidilen terapiler, Gözde’nin Murat’ın hayatının her alanındaki kontrolünü ortaya çıkardı. Terapist ağır bir izolasyon ve duygusal manipülasyon tablosu belgeledi.

Murat, çocukları benden alırken artık gitmemeye başladı. Önce bir kahve, sonra bir akşam yemeği, sonra gerçek sohbetler. Bir akşam bana, “Senin zehirli biri olduğunu, beni korumaya çalıştığını söylemişti,” dedi. “Ona inandım. Çünkü her şeyi sorgulamaktansa inanmak daha kolay gelmişti. Kendini yeniden bulabilirsin oğlum,” dedim. 4 ay sonra boşanma davası açtı. Gözde aynı taktiklerle, suçlamalarla, iftiralarla, manipülasyonlarla vahşice savaştı. Ama mahkeme artık onun yöntemlerini biliyordu. Murat, çocukların velayetini aldı. Gözde’ye ise gözetimli ziyaret hakkı verildi. Tam da bana zorla yaşatmak istediği şey.

Hayatım tamamen değişti. Torunlarımla her hafta görüşüyorum. Elif, kelebekli babaanne evinin resimlerini çiziyor. Can, ilk tam cümlesini kurdu: “Babaanne seni seviyorum.” Murat kendini yeniden inşa etti. Arkadaşlarıyla yeniden bağ kurdu. Basketbol kursuna yazıldı. Terapiye devam ediyor ve yeniden gitar çalmaya başladı. Elif’in 6. yaş gününde evimde bir parti verdik. Murat, çocuklar, Kamil, Fatma Hanım, küçük, gürültülü ama kusursuz bir kalabalıktı. Elif mumları üflerken, Murat’ın kolu kızının omzundayken ve Can kucağımdayken fark ettim ki ben sadece torunlarımı geri kazanmamıştım. Oğlumu da geri kazanmıştım. Gözde’nin neredeyse yok ettiği her şeyi parça parça yeniden inşa ediyorduk.

Gözde ise çok uzaklara taşındı. Çocuklarından bir zamanlar beni kopardığından çok daha keskin bir şekilde koptu. Ara sıra kendisi hariç herkesi suçlayan e-postalar gönderiyor. Ona kötülük dilemiyorum. Sadece biraz farkındalık diliyorum. Ama bu artık benim savaşım değil. Benim savaşım bitti. Ben kazandım. İşte öğrendiklerim. Sevgi pes etmez. Kapılar yüzünüze kapansa da kendi çocuğunuz size sırtını dönse de herkes size kaybedilmiş bir dava dese de sevdiğiniz insanlar için savaşmayı bırakmazsınız.

Manipülasyon sessizlikten beslenir. Yalnızlaştırma bir istismarcının en büyük silahıdır. Eğer birisi sizi seven herkesten yavaş yavaş koparıyorsa bu koruma değildir. Bu kontroldür. Ve büyükanne büyük babaların hakkı olmadığını düşünenler yanılıyor. Bizim sesimiz var, mahkemelerimiz var ve asla son kullanma tarihi geçmeyen bir sevgimiz var. Siz benim yerimde olsaydınız ne yapardınız? Çekip gider miydiniz yoksa sonuna kadar savaşır mıydınız? Yorumlarda bana yazın. Bu hikayeyi duymaya ihtiyacı olan biriyle paylaşın ve unutmayın. Aile gücün kimde olduğuyla ilgili değildir. Aile kimin orada olduğuyla, kimin kaldığıyla ve kimin karşılıksız sevdiğiyle ilgilidir.

Hikayemi dinlediğiniz için teşekkür ederim. Sevdiğiniz insanlardan asla vazgeçmeyin. Asla. Bir sonraki videoda görüşmek üzere. Takipte kalın.

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News