PART 2: DERİNLERDEKİ HAKİKAT
1. Bölüm: Kahramanlığın Bedeli
Sakarya’nın mucizevi kurtuluşundan sonra Gölcük Üssü’nde atmosfer tamamen değişmişti. 53 mürettebatın kurtarılması, sadece donanmanın değil, tüm ülkenin gündemine oturmuştu. Haberlerde adım sıkça geçiyor, röportaj teklifleri yağıyordu. Amirallerin bile bana bakışında bir değişim vardı. Bir zamanlar “leke” olarak görülen ben, şimdi kurtarıcıydım.
Ama bu zaferin bir bedeli vardı. Medyanın ilgisi, askeri bürokrasinin içindeki kıskançlıkları da tetiklemişti. Bazı üst düzey subaylar, başarımı küçümsemeye çalışıyor, “şans eseri” kurtuluş olarak nitelendiriyordu. Hatta bazıları, Sakarya’nın sinyalini ilk ben tespit ettiğim için, “gizli bir bilgi sızdırılmış olabilir mi?” diye fısıldaşıyordu.
Bana resmi olarak bir teşekkür belgesi verildi. Tören sırasında amiral bana bir kutlama konuşması yaptı, ama gözlerinde hala bir mesafe, bir “yabancı” olarak görmenin soğukluğu vardı. Rütbem iade edilmedi. Hala uyarı dosyam oradaydı. Başarıma rağmen, geçmişteki leke silinmemişti.
O gece, üs lojmanında yalnız başıma otururken, dedemin fotoğrafına bakıp düşündüm:
“Gerçekten kazandım mı? Yoksa sadece başka bir savaşın kapısını mı araladım?”
2. Bölüm: Gölgeler ve Tehditler
Kurtarma operasyonundan birkaç hafta sonra, üsse yeni bir emir geldi:
Karadeniz’de yeni bir tatbikat, NATO gözlemcileriyle birlikte yürütülecek.
Donanmadaki tüm haberleşme subayları arasında, teknik uzmanlığı ve Sakarya’daki başarısı nedeniyle, iletişim koordinatörü olarak seçilen bendim.

Bu görev, kariyerim için bir fırsat olabilirdi. Ama aynı zamanda yeni düşmanlar da getirdi. Tatbikat öncesi hazırlıklar sırasında, gece geç saatlerde haberleşme odasında yalnız çalışırken, bilgisayarımda garip bir mesaj belirdi:
“Dikkatli ol. Herkes dostun değildir. Sakarya’nın sırrı seninle birlikte gömülmedi. İzleniyorsun.”
Tüylerim diken diken oldu. Mesajı gönderenin kim olduğunu bulmaya çalıştım. Ama iz yoktu. Sadece birkaç dakika sonra sistemden silindi.
Ertesi gün, üs içinde bana karşı soğuk davranışlar daha da arttı. Bazı subaylar yüzüme bakmadan geçiyor, bazıları ise alaycı gülümsemelerle “kahraman hanımefendi” diye fısıldıyordu. Sanki birileri, başarımı gölgelemeye, beni yalnızlaştırmaya çalışıyordu.
3. Bölüm: Tatbikat ve Kriz
Tatbikat günü geldi. Karadeniz’in hırçın sularında, Türk ve NATO gemileri yan yana dizilmişti. Ben, ana haberleşme merkezinde, tüm gemiler arasındaki iletişimi sağlamakla görevliydim. NATO’dan gelen İngiliz subay Kaptan Harris ile birlikte çalışıyordum. Harris, soğukkanlı ve profesyonel bir adamdı, ama bana karşı mesafeli duruyordu.
Tatbikatın üçüncü günü, gece yarısı, birdenbire iletişim hatlarında ciddi bir parazit başladı. Ana iletişim kanalı çöktü. Tüm gemilerle bağlantı kesildi. Panik başlamıştı. Subaylar bana dönüp çözüm bekliyordu. Harris’in gözleri bana dikilmişti:
— Malara, ne oluyor?
Hızla yedek frekanslara geçtim, acil protokolleri devreye soktum. Ama parazit sadece bizim sistemimizde değil, NATO gemilerinde de vardı. Sanki biri, tüm haberleşme ağını sabote ediyordu.
Saatler süren uğraştan sonra, eski analog yöntemlerle, mors koduyla iletişim kurmayı başardım. Krizi kontrol altına aldık. Ama bu olay, tatbikatın güvenliğini ve donanmanın itibarını ciddi şekilde zedelemişti.
Ertesi sabah, üst düzey toplantıda bana sorular yağdı:
— Parazitin kaynağı neydi?
— Sistemler neden yedeklemelere rağmen çöktü?
— Bir iç sızıntı mı var?
Ben, teknik analizlerimi sundum. Ama raporlarımın satır aralarında bana duyulan güvensizlik hissediliyordu.
4. Bölüm: Sakarya’nın Sırrı
Tatbikattan sonra, üsse döndüğümde, gizli bir çağrı aldım. Üssün en eski bölgesinde, kullanılmayan bir hangarda, beni bekleyen biri vardı:
Emekli Binbaşı Cemil.
Cemil, dedemin eski silah arkadaşıydı. Yüzünde yılların yorgunluğu, gözlerinde ise bir sır vardı.
— Malara, Sakarya’da olanlar sandığın kadar basit değil, dedi.
— O denizaltı, kaybolmadan önce gizli bir görevdeydi. Sadece devriye değil, NATO’nun bile haberi olmayan bir istihbarat operasyonundaydı.
Şaşkınlıkla sordum:
— Ne görevi?
Cemil, cebinden eski bir harita çıkardı.
— Sakarya, Karadeniz’de Rus denizaltı hareketlerini izliyordu. Ama asıl hedefi, kayıp olduğu düşünülen “hayalet” bir Sovyet denizaltısının enkazına ulaşmaktı. O denizaltı, Soğuk Savaş’tan kalma çok gizli kodlar ve belgeler taşıyordu. Eğer bulunursa, Karadeniz dengesi değişebilirdi.
— Peki, Sakarya neden kayboldu?
— Çünkü o hayalet denizaltı hâlâ aktifti. Ve Sakarya’nın peşine düştü.
O an, başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Sakarya’nın kaybolması, teknik bir arıza değil, bir sabotaj ya da çatışma olabilirdi.
5. Bölüm: Takip ve Tuzak
Cemil, bana bir USB bellek verdi.
— Burada Sakarya’nın son gönderdiği şifreli mesajlar var. Bunları analiz edebilecek tek kişi sensin.
Gece boyunca, odama kapanıp verileri inceledim. Mesajlarda, “Siyah Gölge” kod adlı bir denizaltının Sakarya’yı takip ettiği, sonar kayıtlarında ise tanımlanamayan bir denizaltı sinyali olduğu anlaşılıyordu.
Ertesi sabah, üs içinde beni izleyen birilerini fark ettim. Sivil kıyafetli iki adam, sürekli peşimdeydi. Akşam lojmana dönerken, yolumu kestiler.
— Malara Hanım, fazla soru sormak size zarar verebilir, dediler.
— Sakarya dosyasını kapatın. Yoksa sadece rütbeniz değil, hayatınız da tehlikeye girer.
Korktum. Ama aynı zamanda öfkelendim. Dedemin “Korku, cesareti doğurur” sözünü hatırladım. Geri adım atmayacaktım.
6. Bölüm: Hayaletin Dönüşü
Bir gece, haberleşme odasında yalnızken, sistemde yine olağan dışı bir sinyal yakaladım. Bu, Sakarya’nın acil koduyla gönderilmiş bir mesajdı. Ama imkansızdı. Sakarya kurtarılmış, mürettebatı tahliye edilmişti. O denizaltı limanda, mühürlü haldeydi.
Sinyal, Karadeniz’in uluslararası sularından geliyordu. Mesajın içeriği ise şok ediciydi:
“Siyah Gölge geri döndü. Sakarya’nın sırrı açığa çıkmak üzere. Kimseye güvenme.”
Hemen üstlerime bildirdim. Ama bu sefer, bana “teknik hata” diyerek geçiştirdiler. Oysa ben biliyordum, bu bir hata değildi. Sakarya’nın ya da ona ait bir ekipmanın, hayalet denizaltıyla bağlantısı vardı.
O gece, odama dönerken kapımın altından bir not bırakılmıştı:
“Yarın gece limanda ol. Sakarya’nın yanında. Gerçeği görmek istiyorsan yalnız gel.”
7. Bölüm: Limanda Gece
Ertesi gece, korkumu bastırıp limana gizlice gittim. Sakarya’nın gövdesi, ay ışığında bir hayalet gibi parlıyordu. Kimse yoktu. Ama birden, denizin yüzeyinde küçük bir bot belirdi. İçinden sivil kıyafetli biri çıktı. Yaklaştı.
— Malara, ben Sakarya’nın eski ikinci kaptanı Haluk. Asıl sır şimdi açığa çıkacak.
Haluk, bana Sakarya’nın kaybolduğu gün, hayalet denizaltının gerçekten ortaya çıktığını, kısa süreli bir çatışma yaşandığını anlattı. Sakarya ağır hasar almış, iletişim sistemleri çökmüş, ama mürettebatın büyük kısmı bir mucizeyle hayatta kalmıştı. Ancak, kurtarma gelmeden önce, hayalet denizaltının içinden bir ekip Sakarya’ya sızmış, gizli belgeleri ve kodları çalmıştı.
— O belgeler şimdi Karadeniz’de kayıp. Eğer yanlış ellere geçerse, sadece donanmanın değil, tüm ülkenin güvenliği tehlikede.
Haluk bana bir anahtar verdi:
— Sakarya’nın makine dairesindeki gizli kasada yedek bir hard disk var. Bunu bul ve merkeze teslim et. Ama dikkat et, seni izliyorlar.
8. Bölüm: Son Savaş
Ertesi sabah, Sakarya’nın bakım ekibinden izin alıp makine dairesine girdim. Anahtarla kasayı açtım. İçinden şifreli bir hard disk ve dedeme ait bir not çıktı:
“Gerçek cesaret, en karanlık anda bile doğruyu yapmaktır.”
Tam çıkarken, sivil kıyafetli adamlar beni durdurdu. Ellerinde silah vardı.
— Hard diski ver, yoksa buradan sağ çıkamazsın!
Ama ben hazırlıklıydım. Sessiz alarm sistemini devreye sokmuştum. Birkaç dakika sonra, askeri güvenlik ekibi geldi ve adamları etkisiz hale getirdi.
Hard diski ve notu, amirale teslim ettim. Soruşturma başlatıldı. Sakarya’nın sırrı, hayalet denizaltı operasyonu ve iç sabotaj ağı bir bir ortaya çıkarıldı.
9. Bölüm: Yeniden Doğuş
Birkaç hafta sonra, Genelkurmay’dan resmi bir çağrı aldım. Tüm donanma personeli önünde, rütbem iade edildi. Bu kez, 5.000 denizcinin önünde, omuzuma tekrar demir rütbe işaretimi taktılar. Alkışlar arasında, dedemin fotoğrafı gözümün önündeydi.
Ama bu sadece bir rütbe değil, bir onur, bir sorumluluktu. Artık sadece kendim için değil, Sakarya’nın mürettebatı, dedem ve benden sonra gelecek kadın subaylar için de mücadele ediyordum.
Ve biliyordum:
Gerçek kahramanlık, yalnızca fırtınada ayakta kalmak değil, karanlıkta da yol göstermektir.
10. Bölüm: Sonsöz
Yıllar sonra, Gölcük’te yeni mezun olan genç bir kadın subay bana yaklaştı:
— Komutanım, sizin hikayeniz bize umut oluyor. Hiç vazgeçmeyi düşündünüz mü?
Gülümsedim:
— Çok kez. Ama vazgeçmek kolay, kalıp savaşmak ise zor olandır. Eğer bir gün herkes sana sırtını dönerse, denize bak. Çünkü deniz, asla pes etmez.
Ve o gün, deniz rüzgarı gibi, içimdeki umut yeniden dalgalandı. Çünkü biliyordum ki, hangi fırtına olursa olsun, en karanlık gecenin sonunda bile şafak sökecekti.
SON