Rus Pilot: “F-16’lar Yetişemez” Dedi! Türk Pilotun Cevabı Onu Susturdu

.
.

Karadeniz’in üzerinde sonbaharın ağır soluğu hissediliyordu. Ekim ayının son günleriydi ve deniz, kurşuni bir örtü gibi ufka kadar uzanıyordu. Rüzgâr sert esiyor, dalgalar karanlık gökyüzünün altında kabarıp köpürüyordu. Kıyıya yakın yerlerde martılar çoktan sığınacak güvenli alanlar bulmuştu. Ancak gökyüzünde yaklaşan fırtına yalnızca doğanın değil, insanın da eseriydi.

Samsun’daki radar istasyonunda sıradan başlayan nöbet, birkaç saniye içinde olağanüstü bir duruma dönüşmüştü. Ekranlarda beliren dört iz, operatörlerin dikkatini çekmişti. Bu izler rastgele değildi. Hızları yüksekti, düzenli bir formasyon içinde ilerliyorlardı ve en önemlisi, kimlik sinyalleri kapalıydı.

“Komutanım, dört hedef tespit edildi,” dedi genç operatör, sesi hafif titreyerek.

Nöbetçi komutan Albay Murat Özkan, ağır adımlarla ekranlara yaklaştı. Yılların verdiği tecrübe, onun bu tür durumları hızlıca analiz etmesini sağlıyordu. Gözlerini kısarak verileri inceledi.

“Transponder kapalı… hız süpersonik… irtifa yüksek,” diye mırıldandı. “Bu bir tesadüf değil.”

Kısa bir sessizlik oldu. Ardından kararlı bir sesle emrini verdi:

“Merzifon’a bildir. Scramble.”

Bu tek kelime, zincirleme bir reaksiyon başlattı.

Merzifon 5. Ana Jet Üssü’nde sirenler çaldı. Pilotlar koşarak hangarlara yöneldi. Uçuş ekipleri saniyeler içinde hazırlıklara başladı. İki F-16, pist başında motorlarını çalıştırmış, adeta sabırsızlıkla gökyüzüne yükselmeyi bekliyordu.

Binbaşı Alp Demirtaş, kaskını takarken derin bir nefes aldı. Yıllardır bu anlar için eğitim almıştı. Yanında, kanat arkadaşı Yüzbaşı Deniz Yıldız vardı. İkisi de birbirlerine baktı; konuşmaya gerek yoktu. Ne yapacaklarını biliyorlardı.

“Pars One ve Pars Two, kalkış serbest.”

Motorlar kükredi. Afterburnerlar ateşlendi. İki savaş uçağı, gri gökyüzüne doğru yükseldi.

Tırmanış sırasında Demirtaş, telsizden konuştu:

“Deniz, hedefler muhtemelen Su-35. Dört tane.”

“Anlaşıldı komutanım.”

“Sayısal üstünlük onlarda. Ama bu bir çatışma görevi değil. Tanımlama ve caydırma.”

“Evet komutanım.”

Gökyüzünde hızla ilerlerken radar ekranlarında hedefler netleşmeye başladı. Çok geçmeden görsel temas sağlandı. Dört Rus savaş uçağı, karakteristik siluetleriyle Karadeniz’in üzerinde ilerliyordu.

Demirtaş, lider uçağa yaklaştı. Kokpitten karşı pilotu görebiliyordu. İkisi de profesyoneldi. İkisi de görev başındaydı.

Telsiz frekansı açıldı.

“Rus uçakları, burada Türk Hava Kuvvetleri. Türk hava sahasına yaklaşıyorsunuz. Rotanızı kuzeye çevirin.”

Kısa bir sessizlik oldu. Ardından ağır aksanlı bir İngilizce cevap geldi:

“Türk uçakları, uluslararası hava sahasındayız. Rotamıza devam edeceğiz.”

Bu cevap bekleniyordu. Bu bir oyun, bir testti. Taraflar birbirini ölçüyordu.

İki Türk F-16’sı, Rus uçaklarına paralel uçuşa geçti. Dakikalar ilerledikçe gerilim artıyordu. Gökyüzü sessizdi ama bu sessizlik, her an bozulabilecek bir gerginlikle doluydu.

Bir süre sonra Rus uçakları ani bir manevra yaptı. Batıya döndüler.

Demirtaş’ın gözleri daraldı.

“Boğazlara yöneliyor olabilirler,” dedi.

“Takipteyiz komutanım.”

Hızlar arttı. Mesafe azaldı. O anda beklenmedik bir şey oldu.

Rus uçaklarından biri formasyondan ayrıldı ve doğrudan Türk jetlerine yöneldi.

“Dikkat!” diye bağırdı Yıldız.

Demirtaş anında tepki verdi. Uçağını keskin bir manevrayla Rus jetinin önüne kırdı. İki uçak hızla birbirine yaklaşıyordu.

200 metre…

150 metre…

100 metre…

Son anda Demirtaş, ustalıkla bir manevra yaparak Rus uçağının üzerinden geçti. Jet akımları birbirine karıştı. Bu, son derece riskli ama aynı zamanda ustalık gerektiren bir hareketti.

Telsizde kısa bir sessizlik oldu. Ardından Rus pilotun öfkeli sesi duyuldu.

Demirtaş sakinliğini koruyarak cevap verdi:

“Profesyonel kalın.”

Bu kısa cümle, mesajı net bir şekilde veriyordu.

Rus lider pilot devreye girdi ve kendi pilotuna formasyona dönmesini emretti. Gerilim bir nebze azalmıştı.

Dakikalar sonra Rus uçakları kuzeye döndü. Türk hava sahasına girmemişlerdi. Görev tamamlanmıştı.

“Pars One, hedefler kuzeye çekiliyor.”

“Anlaşıldı. Eve dönüyoruz.”

Merzifon’a iniş yaptıklarında pilotları üst komutanlık karşıladı. Tuğgeneral Kenan Arslan, bizzat oradaydı.

“Çok iyi iş çıkardınız,” dedi.

Demirtaş selam verdi. “Görevimizi yaptık komutanım.”

O gece Demirtaş evine döndüğünde, oğlu Efe kapıda onu karşıladı.

“Baba, bugün ne yaptın?”

Demirtaş gülümsedi.

“Uçtum.”

“Düşmanla karşılaştın mı?”

Bir an durdu. Sonra diz çökerek oğlunun gözlerine baktı.

“Düşman değil… rakip diyelim.”

“Kim kazandı?”

Demirtaş gökyüzüne bakar gibi uzaklara daldı.

“Kimse savaşmadı. Ama biz geri adım atmadık.”

O gece balkonda otururken yıldızlara baktı. Aynı gökyüzü, saatler önce büyük bir gerilime sahne olmuştu. Ama şimdi sakindi.

Kendi kendine düşündü:

“Gökyüzü herkesindir… ama bazı parçaları korunmalıdır.”

Aylar geçti. Demirtaş terfi etti. Artık daha büyük sorumlulukları vardı. Genç pilotlara eğitim verirken o günü anlatıyordu.

“Uçak önemli değildir,” diyordu. “Pilot önemlidir.”

Yıldız da kendi ekibini yönetiyordu. O da aynı şeyi söylüyordu:

“Gökyüzünde kağıt yoktur. Sadece beceri vardır.”

Karadeniz’in üzerinde yaşanan o karşılaşma, tarihe küçük bir not olarak geçti. Ama o gün orada olanlar için çok daha fazlasıydı.

Bu bir savaş değildi.

Bu bir mesajdı.

Kararlılığın, disiplinin ve profesyonelliğin sessiz bir gösterisiydi.

Ve gökyüzü, o gün kimin daha kararlı olduğunu sessizce kaydetmişti.