Sessiz Türk Yüzbaşı – Dünya Şampiyonu Güldü – 3 Saniye Sonra Herkes SustU
.
.
Sessiz Türk Yüzbaşı
Ankara’daki Uluslararası Müşterek Harp Akademisi’nin devasa spor salonunda, dövüş sanatları dünyasının en büyük isimlerinden biri olan Alman kickboks şampiyonu Klaus Richler, Türk subayı Yüzbaşı Arslan ile karşılaşmak üzere sahneye çıkıyordu. Klaus’un kaslı vücudu ve kendine güveni, salondaki kalabalığın dikkatini çekmişti. Ancak, Arslan, görünüşte sıradan bir askeri üniforma giymiş, çelimsiz ve uzun boylu olmayan bir adamdı. Kalabalık, Klaus’un bu küçümseyici tavırlarına gülümseyerek karşılık veriyor, Arslan’ın nasıl bir yenilgi alacağını merak ediyordu.
Klaus, buz gibi ses tonuyla, “Bu çelimsiz adam mı benim rakibim? Dalga mı geçiyorsunuz?” dedi. Bu sözler, kalabalığın içinde bir dalga gibi yayıldı. Arslan, bu hakaretleri umursamadan sakin bir şekilde duruyordu. İçinde bir huzur vardı; çünkü dövüş sanatlarının sadece fiziksel güçle değil, aynı zamanda zeka ve stratejiyle kazanıldığını biliyordu.
Klaus, dövüşe hazırlandığında, menajeri Hans, “Bitir işini Klaus. Onlara Alman disiplinini göster,” diye fısıldadı. Klaus, gösterişli bir şekilde esnedi ve alaycı bir gülümsemeyle Arslan’a doğru bir adım attı. İlk hamlesi, rakibini ezmek için tasarlanmış Şimşek hızında bir dönen tekmeydi. Kalabalık nefesini tuttu; herkes Arslan’ın saniyeler içinde yere serilmesini bekliyordu.
Ancak beklenen olmadı. O üç saniyelik zaman diliminde akıl almaz bir şey gerçekleşti. Klaus’un ayağı hedefine ulaşmak üzereyken Arslan sadece yarım adım yana kaydı. Vücudu, rüzgarda eğilen bir söğüt dalı gibiydi. Sağ eli, bir yılanın hızıyla ileri uzandı ve Klaus’un dönen vücudunun denge merkezine, kalça ekleminin hemen altına sanki bir tüy dokunur gibi hafifçe dokundu. Bu bir yumruk değildi; sadece bir dokunuştu.

Aniden Klaus’un devasa vücudu tüm kontrolünü kaybetti. Bacakları birbirine dolandı, gözleri şaşkınlıkla açıldı ve 200 kiloluk cüssesi ipi kesilmiş bir kum torbası gibi gümbürtüyle yere serildi. Salonda ölüm sessizliği vardı. Az önce tezahürat yapan kalabalık donup kalmıştı. Kimse ne olduğunu anlamamıştı. Klaus yerde acıyla değil, şok ve utançla nefes nefese yatarken, menajeri Hans’ın yüzü kireç gibiydi. “Hile yaptın!” diye bağırdı. Sesi titriyordu.
Ama Yüzbaşı Arslan bu suçlamaya cevap bile vermedi. Yere düşen rakibine bakmadı bile. Sadece sakin bir şekilde arkasını döndü. Tek bir kelime etmeden, tek bir zafer ifadesi göstermeden salondan çıkıp gitti. Geriye yerde yatan bir dünya şampiyonu ve yüzlerce cevapsız soru bıraktı. Herkesin aklında aynı düşünce vardı: Bu sıradan görünümlü askeri üniformanın içinde aslında kim gizliydi?
Salondaki ölüm sessizliğini Klaus’un acı dolu inlemesi ve menajeri Hans’ın öfkeli bağırışları bozdu. Uluslararası Müşterek Harp Akademisi’nin dört bir yanından gelen subaylar, az önce tanık oldukları inanılmaz sahnenin şokunu üzerlerinden atamamışlardı. Telefonlar, yerde yatan deve değil, salonun kapısından sessizce süzülüp giden o sakin adama çevrilmişti.
Olayı yöneten emekli albay Albaydemir, kenarda durmuş çatık kaşlarıyla olan biteni izliyordu. Gümüş rengi saçları ve yılların tecrübesini taşıyan sert yüz hatlarıyla bu salonda sayısız gösteri maçı izlemişti ama böylesini ilk defa görüyordu. Gözleri Arslan’ın çıktığı kapıda bir an takılı kaldı. İçinde bir merak ve belki de bir parça takdir vardı.
İlk yardım masasının başında bekleyen Tabip Binbaşı Elif, profesyonel bir sükunette hemen Klaus’un yanına koştu. Beyaz önlüğü içinde keskin ve zeki bakışlarıyla durumu değerlendiriyordu. Elindeki tansiyon aletiyle şampiyonun nabzını kontrol ederken göz ucuyla salonun diğer ucundaki depodan olan biteni izleyen yaşlı bir adama baktı. İsmail amca, akademinin demirbaşlarından depo sorumlusuydu. Kimse onu fark etmezdi ama o her şeyi görürdü.
İsmail amcanın 70 yıllık hayat tecrübesiyle parlayan gözleri, Yüzbaşı Arslan’ın arkasından bir an bile ayrılmamıştı. O gürültüden çok sessizliğin ne anlama geldiğini bilenlerdendi. Klaus, menajerinin yardımıyla yavaşça doğruldu. Yüzü utançtan kıpkırmızıydı. Üç yıldır dünya şampiyonluğunu elinde tutan, duvarları madalyalarla dolu bir adam için bu kariyerinin en aşağılayıcı anıydı. Hans, elindeki kamerayı kapatmadan önce Arslan’ın uzaklaşan sırtını birkaç saniye daha çekti. Gözleri bir avcınınki gibi parlıyordu. Bu beklenmedik yenilgi, onun için yeni bir fırsatın kapısını aralamıştı.
Klaus ayağa kalkar kalkmaz bağırdı: “Tekrar dövüşmek istiyorum, hemen!” Bu seferki tınısı kibirden çok çaresizlik barındırıyordu. Albay Demir ağır adımlarla ortaya doğru yürüdü. “Bu kadar yeter her rihter. Burası bir sokak değil, bir askeri akademi. Kurallar vardır,” dedi net ve tok bir sesle. Hans hemen atıldı ama “Albayım, adamınız yasak bir teknik kullandı. Bu sportmenliğe aykırı,” diye itiraz etti.
Yüzbaşı Arslan ise o sırada çoktan soyunma odasına varmıştı. Ne bir sevinç ne de bir öfke belirtisi vardı. Bileğine sarılı rengi solmuş eski bir bordo kumaş parçasını çözdü. Terini sildi ve küçük eskimiş bir not defterini çıkarıp birkaç satır karaladı. Kimse onun ne yazdığını bilmiyordu ama kalemi tutuşu o defterin onun için ne kadar değerli olduğunu anlatıyordu.
Gürültüden uzaklaşmıştı ama salondaki fırtına daha yeni başlıyordu. Hans, Klaus’u sakinleştirmeye çalışırken bir yandan da telefonunda hararetli bir şekilde mesajlar yazıyordu. Bir kriz anını nasıl bir halkla ilişkiler zaferine dönüştüreceğini çok iyi biliyordu. Maçtan iki saat sonra Hans Morrison, kaldıkları küçük misafirhane odasını bir medya operasyon merkezine çevirmişti. Eski model dizüstü bilgisayarının fanı aşırı çalışmaktan bir jet motoru gibi ses çıkarıyordu. Ekranda az önceki maçın görüntüleri vardı. Hans, usta bir kurgucu gibi görüntüleri defalarca ileri geri sardı. Yüzbaşı Arslan’ın o hafif dokunuşunu yavaşlattı, yakınlaştırdı ve üzerine kırmızı bir daire çizdi. Görüntüyü sanki Arslan’ın parmakları Klaus’un sinir sistemine gizli bir iğne batırıyormuş gibi gösteren açılardan kesti. Hans’ın parmakları klavyede çılgınca dans ediyordu. Videonun altına “Türk askerinden dünya şampiyonuna alçakça saldırı” başlığını attı. Hileli ve yasak teknikler, sportmenlik dışı hareket, gizli silah gibi anahtar kelimelerle bezediği kışkırtıcı bir metin yazdı. Odanın etrafına toplanan diğer ülkelerden gelen sporcu subaylar ekrana merakla bakıyorlardı.
Yüzlerindeki ifade önce meraktan şüpheye, sonra da öfkeye dönüştü. Hans tam olarak ne yaptığını biliyordu. Seçtiği her kelime, Arslan’ın itibarına saplanan zehirli birer oktu. Video, akademideki subayların WhatsApp gruplarında bir virüs gibi yayıldı. Kimse Hans’ın kurguda Klaus’un kendi ter birikintisine basıp ayağının kaydığı o yarım saniyelik bölümü dikkatlice kestiğini fark etmedi. Kimse Arslan’ın dokunuşunun aslında ne kadar kontrollü ve hafif olduğunu sorgulamadı. Klaus, soyunma odasındaki masaj koltuğunda oturuyordu. Yüzü acıdan değil, utançtan yanıyordu. Üç yılda inşa ettiği yenilmezlik imajı, tek bir gecede yerle bir olabilirdi. Bu düşünce, yediği en sert yumruktan bile daha çok canını yakıyordu. “Hemen bir rövanş ayarlamalısın, Hans. Hemen!” diye bağırdı. Sesi korunmaya muhtaç bir çocuğunki gibi titriyordu. Tekniğini kanıtlamak için değil, onurunu kurtarmak içindi. Hans, Klaus’un omzunu sıvazladı. Yüzünde buz gibi bir gülümseme vardı. “Merak etme şampiyon,” dedi. “Sana intikamını alma fırsatı vereceğim. Her şeyi ayarlıyorum.”
Ama Hans’ın aklında çok daha büyük bir oyun vardı. Klaus’un itibarı sadece bir piyondu. Asıl hedef bu mağduriyet hikayesi sayesinde elde edilecek milyon dolarlık sponsorluk anlaşmasıydı. Albay Demir ise odasında akademinin güvenlik yönetmeliğini inceliyordu. Yaşlı gözleri satırların arasında bir ipucu arar gibiydi. Tüm rövanş maçlarının katı tıbbi prosedürlere uygun olması, doktor gözetiminde yapılması ve birden fazla açıdan tam olarak kaydedilmesi talimatını verdi. Sesi sakin ama kararlıydı. Kimsenin kuralları esnetmesine veya baskı kurmasına izin vermeyecekti.
Hans, bu karara itiraz etmeye çalıştı. Bu prosedürlerin çok hantal olduğunu söyledi. Ama Albay Demir’in çelik gibi bakışları karşısında susmak zorunda kaldı. Albay, Hans’ın bir şeyler sakladığını biliyordu ve gerçeği ortaya çıkarmaya kararlıydı. Yılların tecrübesi ona, en çok bağıranların genellikle en çok saklayacak şeyi olanlar olduğunu öğretmişti. Tabip Binbaşı Elif, küçük ofisinde masa lambasının ışığı altında az önce tamamladığı tıbbi raporu inceliyordu. Klaus’u maçtan sonra detaylı bir şekilde muayene etmişti. Hafif bir sarsıntı belirtisi bulmuştu. Ama bu, Arslan’ın dokunuşundan değil, Klaus’un yere yanlış bir pozisyonda düşmesinden kaynaklanıyordu. Çekilen röntgen filmleri, Klaus’un boyun ve sağ omuz bölgesinde uzun süreli aşırı antrenmandan kaynaklanan eski yıpranma belirtileri gösteriyordu. Raporunu titizlikle yazdı. Arslan’ın aşırı güç veya tehlikeli bir teknik kullandığına dair hiçbir kanıt olmadığını not düştü. Kağıt üzerindeki rakamlar ve grafikler, her türlü ifadeden daha net bir şekilde gerçeği söylüyordu. Bu raporu dikkatli saklamaya karar verdi. İleride önemli bir kanıt olabileceğini biliyordu.
Yüzbaşı Arslan eğitim alanının sessiz bir köşesinde oturuyordu. Rengi solmuş not defteri dizlerinin üzerindeydi. Uzaktan Klaus’u izliyordu. Maç sırasında fark ettiği alışkanlıkları ve zayıf noktaları not alıyordu. Klaus’un sağ omzu aşırı yüklenmişti. Dönen tekmeyi atmadan önce sağ ayağını her zaman yere daha sert vuruyordu ve saldırı niyetini bakışlarıyla belli etme eğilimindeydi. Bu detayları herkes fark edemezdi. Sadece yeterince savaş ve tecrübe görmüş gözler okuyabilirdi. Aslan, her satırı değerli bir dersi kaydeder gibi dikkatle yazıyordu. Eleştirmek ya da alay etmek için değil, anlamak ve öğrenmek için yazıyordu. Bu defter yıllardır onunlaydı. Hans, Klaus’un bileğindeki eski tıbbi banda hiç dikkat etmemişti. Klaus’un aşırı antrenman yaptığının bariz bir işaretiydi. O sadece kendi amacına uygun bir hikaye yaratmaya odaklanmıştı. Hileyle yenilmiş bir şampiyon hikayesi. Yeniden kurgulanan video, kışkırtıcı yorumlarla servis edildi. Klaus’un beklenmedik ve haksız bir saldırıya uğradığı vurgulandı. Hans, hangi duygusal düğmelere basacağını, hangi kelimelerin insanları düşünmeden öfkelendirip paylaşım yapmaya iteceklerini çok iyi biliyordu. Her paylaşım, her öfkeli yorum Klaus’u Hans’ın hedeflediği sponsorluk anlaşmasına bir adım daha yaklaştırıyordu. Depo sorumlusunu İsmail amca, kimsenin bilmediği pek çok hikayenin sessiz tanığıydı. İki ay önce Arslan’ın bir antrenman kazasında İspanyol bir subayı ciddi bir yaralanmadan nasıl kurtardığına şahit olmuştu. Subay yüksek bir tırmanma parkurundan düşmüş ve omurgasını kırma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştı. Ama Arslan, profesyonel bir ilk yardım tekniği uygulayarak kurbanın durumunu hızla stabilize etmişti.
İsmail amca, Arslan’ın reflekslerinin nasıl kontrol edildiğini, profesyonel yardım gelene kadar kurbanın nasıl sakin ve bilinçli tutulduğunu çok iyi hatırlıyordu. Gürültü yoktu, gösteriş yoktu. Aslan, sanki iyi eğitimli bir doktor ya da sağlık görevlisiymiş gibi profesyonelce çalışmıştı. Askere uğurlandığı gün hafızasında hala tazeydi. Hakan Komutan çok yaşlanmıştı. Artık eskisi gibi sağlam adımlarla yürüyemiyordu. Ama gözleri hala değerli birer mücevher gibi parlıyordu. Veda ederken bileğindeki bordo kumaşı çıkarıp Arslan’ın bileğine sarmış ve bunun birlikte yoğurdukları değerleri ona hatırlatacak bir yoldaş olacağını söylemişti. “Nereye gidersen git, ne yaparsan yap,” demişti. Unutma ki savaş sanatı zayıfları ezmek için değil, onları korumak içindir. Gerçek güç kaç rakibi yenebildiğinde değil, kaç kişiye yardım edebildiğindedir.
Arslan, geçmişin anılarına dalmışken gece yarısı Tabip Binbaşı Elif’in telefonu çaldı. Ekranda isimsiz bir mesaj belirdi. Mesajda yazanlar onu şaşırttı. Mesajda Klaus’un daha önce bir antrenman maçında bir rakibini hastanelik edene kadar zorladığı ve bu olayın menajer ekibi tarafından örtbas edildiği iddia ediliyordu. Mesajı gönderen kişi, Klaus’un gayri resmi maçlarda aşırı güç kullandığına tanık olan başka bir merkezden eski bir öğrenci olduğunu söylüyordu. Elif, bilginin doğruluğunu düşünerek mesajı tekrar tekrar okudu. Hemen doğrulayamasa da bu iddia, Klaus’un tıbbi raporunu ve fark ettiği eski yaralanma izlerini yeniden düşünmesine neden oldu.
Gece ilerlerken Arslan not defterini kapattı ve pencereden dışarı baktı. Gökyüzünde ilk yıldız belirmişti. Sanki bir mesaj gönderir gibi parlıyordu. Hocası Hakan Komutan’ın bir sözünü hatırladı: “Gerçek kara bulutlarla örtülebilen ama sonunda her zaman parlayacak olan yıldızlar gibidir.” Bileğindeki bordo kumaş, her zaman takip ettiği değerleri ona savaş sanatının gerçek anlamını öğreten hocasını sessizce hatırlatıyordu. Gecenin sessizliğinde Arslan, sanki Hakan Komutan’ın ruhu yanındaymış ve onu yaklaşan zorluklarla yüzleşmesi için cesaretlendiriyormuş gibi bir huzur hissetti.
Ertesi sabah Hans Morrison, eğitim merkezini kendi tiyatrosu için bir sahneye dönüştürmüştü. Teknik bir gösteri adı altında halka açık bir sunum düzenledi. Ama asıl amacı, kalabalığın önünde Arslan üzerinde baskı kurmaktı. Etrafa “Adalet istiyoruz” yazılı afişler asılmıştı. Kameralar stratejik köşelere yerleştirilmişti. Her şey bir reality show programı gibi titizlikle hazırlanmıştı. İzleyiciler, uluslararası subaylar ve Hans’ın davet ettiği yerel dövüş sanatları topluluğundan bazı kişilerden oluşuyordu. Çoğu, dün geceki viral videoyu izledikten sonra Klaus’un tarafını tutuyordu. Arslan, şüphe ve düşmanlık dolu gözlerle bakıyordu. Sanki o affedilmez bir günah işlemiş gibiydi.
Hans, merkezde durmuş, elinde bir mikrofonla deneyimli bir sunucu gibi kendinden emin bir sesle konuşuyordu. Klaus’u yaralanmış bir kahraman, adalet arayan bir şampiyon olarak tanıtıyordu. Arslan, kalabalıktan yükselen eleştiri ve alay dalgasının ortasında alana girdi. Bazıları yuhalıyor, bazıları fısıldaşıyordu ama o, şaşırtıcı bir şekilde sakinliğini koruyordu. Bileğindeki bordo kumaş, rüzgarda azim ve dayanıklılığın küçük bir bayrağı gibi dalgalanıyordu.
Aniden fanatik bir öğrenci ileri atıldı ve kumaşı sertçe çekerek soğuk beton zemine düşmesine neden oldu. Her yerden alaycı kahkahalar yükseldi. Sanki bir zafer hanına tanıklık etmişler gibi. Ama Arslan, öfke ya da şiddette tepki vermedi. Sadece sessizce eğilip kumaşı aldı. Tozunu sildi ve dikkatlice tekrar bileğine sardı. Gözlerinde bir nebze olsun kin yoktu. Sadece insanların kışkırtıldığında ne kadar acımasız olabileceğine dair derin bir hüzün vardı.
Albay Demir, ciddi bir yüz ifadesiyle alanın ortasına yürüdü. Eliyle kalabalığın susmasını işaret etti. Sesi, tüm hayatını savaş sanatlarına adamış birinin otoritesiyle tüm mekana yayıldı. Merkezdeki tüm faaliyetlerin katı güvenlik kurallarına uymak zorunda olduğunu, şampiyon ya da yeni öğrenci olsun kimse için bir istisna olmadığını vurguladı. Tüm müsabakalar tam koruyucu ekipmanla yapılmalı, doktor gözetiminde olmalı ve şeffaflığı sağlamak için birden fazla açıdan kaydedilmeliydi. Hans, bu kuralların çok katı olduğunu ve maçın gerçekçiliğini kaybettireceğini söyleyerek itiraz etmeye çalıştı. Ama Albay Demir taviz vermedi. Sonunda Hans, kabul etmek zorunda kaldı ama doğrudan bir dövüş yerine omza dokunma egzersizi önererek kuralları delmenin bir yolunu buldu.
Gösteri hazırlıkları sırasında küçük bir detay, Tabip Binbaşı Elif’in gözünden kaçmadı. Hans’ın gizlice ana kameranın açısını ayarladığını, dünkü maçta Klaus’un ayağının kaydığı noktayı gizlemek için kamerayı biraz hareket ettirdiğini fark etti. Bu hareket küçüktü ama çok amaçlıydı. Hans’ın neyin kaydedileceğini kontrol etmeye çalıştığını gösteriyordu. Ayrıca yedek kameranın yerinin değiştirildiğini, artık antrenman alanına değil tribünlere doğru baktığını fark etti. Bu değişiklikler sıradan birine önemsiz görünebilirdi ama detayları gözlemlemeye alışkın bir tıp uzmanının gözüyle Hans’ın manipülasyon niyetine dair net bir resim oluşturuyordu.
Hemen bir şey söylememeye ama gözlemlediği her şeyi not almaya karar verdi. Gösteri gergin bir atmosferde başladı. Klaus, profesyonel bir dövüşçünün esnekliği ve hassasiyetiyle hareketlerini sergiledi. Her yumruk ve tekmesi kalabalık tarafından coşkuyla karşılandı. Arslan ise dikkat çekici ya da etkileyici olmayan temel egzersizleri yaptı. Bu da bazı izleyicilerin dünkü zaferinin sadece şans olduğunu düşünmesine neden oldu. Ama Albay Demir ve Tabip Binbaşı Elif gibi daha keskin gözler, Arslan’ın her hareketinin belirli bir amacı olduğunu, her adımının dikkatlice hesaplandığını fark etti. O izleyicileri etkilemeye çalışmıyor, rakibini gözlemliyor ve ondan öğreniyordu.
Hans, sürekli olarak kalabalığı Klaus için bağırmaya ve alkışlamaya teşvik ederek tek taraflı bir destek atmosferi yaratıyordu. Gösterinin sonunda kalabalık yavaş yavaş dağılırken İsmail amca, yaşlı yüzünde ciddi bir ifadeyle sessizce Tabip Binbaşı Elif’e yaklaştı. Ona küçük bir DVD verdi ve bunun Hans’ın varlığından haberdar olmadığı depodaki yedek kameranın bir kopyası olduğunu açıkladı. Alçak bir sesle birinin gerçeği saklamaya çalıştığını fark etmeyecek kadar uzun süredir burada çalışmadığını söyledi. Bu kamera, dünkü maçın tüm seyrini farklı bir açıdan kaydetmişti ve ana kameranın gözden kaçırdığı veya gizlediği önemli kanıtları sunabilirdi. Elif diski heyecanla aldı. Bunun tüm olayı çözmenin anahtarı olabileceğini biliyordu.
İsmail amca, merkezdeki faaliyetler hakkında her gün tuttuğu günlüğünden de bahsetti. Cicet Tıp Ofisindeki küçük odasında Elif, DVD’yi hem heyecanlı hem de endişeli bir ruh haliyle bilgisayara taktı. Ekran aydınlandı. Görüntü kalitesi yüksek değildi ama önemli detayları görecek kadar netti. Antrenman zeminindeki ter birikintisini, Klaus’un Arslan ona dokunmadan önce ayağının kayıp dengesini kaybettiğini açıkça gördü. Ayrıca Arslan’ın dokunuşunun gerçekten çok hafif olduğunu, sadece Klaus’u daha güvenli bir yöne yönlendirmeye yettiğini gördü. Hans’ın iddia ettiği her şeyin yanlış olduğu kanıtlanmıştı. Daha da önemlisi video ile birlikte klasörde gizlenmiş bir ses kaydı dosyası olduğunu keşfetti. Hans’ın birine acemi askerin dersini verdiği, hakkında övünürken İsmail amcanın yanlışlıkla kaydettiği bir telefon görüşmesiydi.
Ertesi sabah Tabip Binbaşı Elif, küçük ofisinde Albay Demir ve İsmail amca ile gizli bir toplantı düzenledi. Düzüstü bilgisayarını açtı ve depodaki yedek kameranın görüntülerini oynattı. Ekranın ışığı, üç de odaklanmış yüzlerini aydınlattı. Görüntü ana kamera kadar net olmasa da Hans’ın kasıtlı olarak gizlediği detayları görecek kadar açıktı. Antrenman zeminindeki büyük ter birikintisi belirgindi ve tam Klaus’un ayağını bastığı noktada kaygan bir alan oluşturuyordu. Klaus dönen tekmesiyle ileri atıldığında Arslan herhangi bir hamle yapmadan önce sağ ayağı bu ıslak alanda kaymıştı. Arslan’ın dokunuşu, Hans’ın iddia ettiği gibi başa veya zayıf noktalara yönelik değildi. Sadece Klaus’un vücut ısısını düşürmek ve ağırlık merkezini alçaltmak için kalça eklemine yapılan hafif bir kontrol hareketiydi. Klaus’un sert zemine çarpması yerine güvenli bir şekilde düşmesini sağlamıştı.
Albay Demir, her kareye dikkatle baktı. Yaşlı gözleri suçlamaların ardındaki gerçeği fark ettikçe yavaş yavaş aydınlandı. Elif, topladığı tıbbi kanıtları sunmaya devam etti. Klaus’un röntgen filmlerini göstererek sağ dizindeki ve gevşek ayak bileği eklemindeki eski yaralanma belirtilerine dikkat çekti. Bu yaralanmalar, Arslan’la yaptığı maçtan kaynaklanmıyordu. Uzun süre yeterli dinlenme olmadan aşırı antrenman yapmanın bir sonucuydu. Bu durumdaki bir ayak bileğiyle Klaus’un kaygan bir yüzeyde dengesini kaybetmesinin çok kolay olduğunu açıkladı. Ve bu videoda gördükleriyle tamamen uyumluydu. Bir rapor, dış bir kuvvetin neden olduğu bir yaralanma belirtisi göstermiyordu. Klaus’un yaşadığı tüm semptomlar doğal bir düşüş ve psikolojik stresten kaynaklanıyordu.
Rapor sayfalarındaki rakamlar ve grafikler, her türlü savunmadan daha net bir şekilde gerçeği söylüyordu. İsmail amca başıyla onayladı. Başından beri içinde biriktirdiği şüpheler şimdi bilimsel kanıtlarla doğrulanmıştı. Yeni kanıtlarla ilgili haberler merkezde yayılmaya başladığında Klaus, şaşkın ve endişeli görünüyordu. Soyunma odasında oturmuş, bileğindeki eski banda dikkatle bakıyordu. Saklamaya çalıştığı aşırı antrenmanın bariz bir işaretiydi. Diğer subaylardan gelen sorular onu baskı altında hissettiriyordu. Özellikle de maçta gerçekte ne olduğuna dair şüphelerini dile getirmeye başladıklarında.
Hans, hala suçu başkasına atmaya ve bahaneler üretmeye çalışıyordu. Ama sesi artık eskisi gibi kendinden emin değildi. Planının çöktüğünü gören birinin paniği vardı. Kalabalık, belirgin bir şekilde ikiye bölünmeye başladı. Bir taraf duygusal olarak hala Klaus’u destekliyordu. Diğer taraf ise tüm hikayenin doğruluğunu sorgulamaya başlamıştı. Merkezdeki atmosfer, kopmak üzere olan bir ip gibi gergindi. Herkes bu tartışmayı sona erdirecek kesin bir kanıt bekliyordu. Asıl patlama, İsmail amcanın merkezde çalıştığı yıllar boyunca tuttuğu kişisel günlüğünü açıklamaya karar vermesiyle yaşandı.
Salfaları sararmış kalın defterde Hans’ın o gün çekim ekipmanını hazırlamak için normalden daha erken geldiğini detaylı bir şekilde kaydetmişti. Daha da önemlisi Hans’ın önceki günlerde sanki bir senaryo için prova yapıyormuş gibi kendi kendine bazı kısa videolar çektiğini de not almıştı. İsmail Amca’nın düzgün el yazısıyla yazdığı bu satırlar, Hans’ın dikkatlice hazırlanmış planına dair eksiksiz bir resim oluşturuyordu. Albay Demir, bu notları kalabalığın önünde yüksek sesle okuduğunda küçük dalgalar gibi fısıltılar yükselmeye başladı. Bazı subaylar Hans’a şüpheyle bakmaya başladı. Diğerleri ise tüm bu olayın arkasındaki gerçek nedeni sorgulamaya başladı.
Son şok. İsmail Amca’nın merkezin güvenlik sisteminden yanlışlıkla kaydettiği ses dosyasını oynatmasıyla geldi. Hans’ın sesi kayıtta net bir şekilde duyuluyordu. Telefonda biriyle acemi askerin dersini verdiği ve Klaus’u bir medya yıldızına dönüştüreceği hakkında konuşuyordu. Bu konuşmada Hans, kamuoyunu manipüle etme yeteneğiyle övünüyor. Viral içerik oluşturmak ve sponsorların dikkatini çekmek için nasıl bir hikaye kurgulayacağını anlatıyordu. Hatta kişisel hedeflerine ulaşmak için Klaus’un şöhretini kullanmaktan bahsederken gülüyordu. Bu ses kaydı, kalabalığın ortasında patlayan bir bomba gibiydi ve herkesin birkaç saniye boyunca sessiz kalmasına neden oldu.
Hans’a güvenen ve Klaus’u destekleyenler, aldatıldıklarını hissetmeye başladı. Başından beri şüphelenenler ise haklı çıktıklarını hissetti. Herkesin gözleri, bu reddedilemez kanıt karşısında kağıt gibi bembeyaz kesilen Hans’a çevrildi. Klaus, utanç ve öfkeyle yüzü kıpkırmızı bir şekilde kalabalığın ortasında duruyordu. Hans tarafından kendisinin bile farkında olmadığı bir oyunda bir kukla gibi kullanıldığını anladı. Yıllardır inşa ettiği şöhreti, şimdi güçlü bir rakip tarafından değil, en çok güvendiği kişi tarafından tehdit ediliyordu. Öfke ve hayal kırıklığı, bir tsunami gibi kabardı ama aynı zamanda gerçeğin nihayet ortaya çıkmasıyla bir parça rahatlama da hissetti.
Yüzbaşı Arslan, her zamanki gibi alanın köşesinde sessizce duruyordu. Ama Klaus’a bakarken gözlerinde bir parça hüzün vardı. Zafer kazanmış birinin sevinci değil, güvenli kişi tarafından kullanılmış ve aldatılmış bir meslektaşına karşı duyduğu empati vardı. Tüm kanıtlar ortaya konduktan sonra eğitim merkezini ağır bir sessizlik kapladı. Yüzbaşı Arslan, bunca zamandır durduğu karanlık köşeden yavaşça çıktı. Bir galibin kibriyle değil, bir yanlış anlaşılmayı sona erdirmek isteyen birinin tavrıyla, kendini savunmak ya da itibarına zarar verenleri eleştirmek için tek bir kelime etmedi. Bunun yerine Albay Demir’in hakemliğinde güvenli bir uygulama maçı teklif etti. Sıcak bir sabah gölünün yüzeyi gibi sakindi. İçinde bir nebze olsun kin veya intikam arzusu barındırmıyordu. Tüm antrenman alanının temizlenmesini, terlemeyi önlemek için özel bantlar kullanılmasını ve yüzeyin tamamen kuru olmasını sağladı. Herkes, onun dikkatli hareketlerini, her köşeyi nasıl kontrol ettiğini, rakibi için tehlike oluşturabilecek hiçbir unsurun kalmadığından nasıl emin olduğunu izledi. O, haksız bir avantaj yaratmak isteyen birinin değil, rakibinin güvenliğini önemseyen gerçek bir savaşçının davranışıydı.
Uygulama maçı, tüm kalabalığın dikkati altında başladı. Arslan, Klaus’un önce saldırmasına izin verdi. Tamamen savunma pozisyonunda kışkırtıcı olmayan bir duruş sergiledi. Klaus, alıştığı yumrukla ileri atıldığında Arslan kaçınmadı ya da karşı saldırıya geçmedi. Sadece çok hafif kuvvet yönlendirme hareketleri yaptı. Klaus’un saldırı yönünü saptırmak için basit fizik prensiplerini kullandı. Rakibinin kendi kendine dengesini kaybetmesine ve doğal bir şekilde öne doğru düşmesine neden oldu. En önemlisi, Arslan’ın eli Klaus’un başına veya boynuna hiç dokunmadı. Sadece momentumu ayarlamak için güvenli eklem noktalarına etki etti. Tüm süreç farklı açılardan kaydedildi. Yanlış anlaşılmaya yer bırakmamak için her detay netleştirildi. Klaus, yumuşak mindirin üzerine hafifçe düştü. Hiçbir yaralanmaya da acı hissetmedi. Sadece az önce deneyimlediğince teknik karşısında şaşkınlık yaşadı. Kalabalık, dün tanık oldukları şeyin şiddet değil sanat olduğunu anlamaya başladı.
Aslan, kişisel eşyalarının olduğu yere gitti ve yıllardır ona eşlik eden rengi solmuş not defterini ve bordo kumaş parçasını çıkardı. Onları kalabalığın önünde sergiledi. Övünmek için değil, ona savaş sanatının gerçek anlamını öğreten hocasının hikayesini paylaşmak için. Nazik ama duygu dolu bir seste Hakan Komutan’ın savaşın kazanmak için değil, korumak için, rakibi aşağılamak için değil, onların kendi sınırlarını fark etmelerine yardımcı olmak için olduğu yönündeki öğretisini anlattı. Gözlerinde bir galibin kibri değil, hala öğrenme yolunda olan bir öğrencinin alçak gönüllülüğü vardı. Sözleri uzun ya da tunturaklı değildi ama orada bulunan herkesin kalbine dokundu. Birçok subay, ona nasıl davrandıkları için utanç duymaya başladı. Diğerleri ise sergilediği yüce ruha hayran kaldı.
Son darbe, İsmail amcanın Hans’ın tüm manipülatif eylemlerine ilişkin sistem günlüklerini ve ses kayıtlarını açıklamasıyla geldi. Hans, tüm olayı başından beri yönetmeyi planlamış. Sponsorların dikkatini çekmek için viral içerik oluşturmak amacıyla Klaus’un şöhretini kullanmıştı. Senaryoyu, kamera açılarını ve hatta sosyal medyada bir öfke dalgası yaratmak için kalabalığı nasıl kışkırtacağını dikkatlice hazırlamıştı. Tüm bu kanıtlar ortaya konduğunda Hans’ın inkar edecek bir yolu kalmadı. Yüzü bembeyaz kesilmiş, ter içindeydi. Suçüstü yakalanmış bir suçlu gibiydi. Kalabalık, Hansa sırtını dönmeye başladı. Ona bir zamanlar güvenenler şimdi aldatılmış ve incinmiş hissediyordu. Klaus, yüzü utançtan kıpkırmızı bir şekilde kalabalığın ortasında durmuş, bu kirli oyunda bir kukla gibi kullanıldığını fark etmişti. O gergin anda Klaus öne çıktı ve Arslan’la tekrar dövüşmek için elini uzattı. Bu kez Hans’ın müdahalesi ve ticari bir amaç yoktu. Tamamen adil koşullarda gerçek bir rakiple karşılaştığında kendi yeteneğinin ne olduğunu bilmek istiyordu. Gözlerinde artık kibir ya da meydan okuma yoktu. Sadece öğrenme ve kendini geliştirme arzusu vardı.
Aslan, o samimi gözlere baktı ve başıyla onayladı. Bunun yanlış anlama ve düşmanlık yerine karşılıklı saygıya dayalı bir ilişkinin başlangıcı olduğunu biliyordu. Rövanş maçı, bir öncekinden tamamen farklı bir atmosferde gerçekleşti. Kışkırtıcı bağırışlar yoktu. Gerçeği çarpıtmak için kurgulanmış kameralar yoktu. Sadece iki savaşçının mutlak odaklanması ve orada bulunanların adil tanıklığı vardı. Albay Demir, hakem olarak görev yapıyordu. Birinin bayılmasına kadar dövüşmek yerine teknik puanlama sistemini uygulamaya karar verdi. 3 round. Her round 3 dakika. Puanlar, saf güç yerine taktik, kontrol ve tepki süresine göre hesaplanacaktı. Bu kural, her iki rakibin de güvenliğini sağlarken aynı zamanda gerçek seviyelerini göstermelerine olanak tanıyordu. Klaus, resmi müsabaka kıyafetini giymişti. Yüzü ciddi ve odaklanmıştı. Kibir veya dış baskıdan eser yoktu. Aslan, her zamanki sade tarzını koruyordu. Bileğine sarılı bordo kumaş, her zaman takip ettiği değerleri hatırlatıyordu. Tabip Binbaşı Elif, tam teçhizatlı tıbbi ekipmanıyla kenarda hazır bekliyordu. Herhangi bir kazanın zamanında ve profesyonelce müdahale edileceğinden emin oluyordu.
İlk round, her iki tarafın da temkinli başlamasıyla geçti. Klaus, iyi eğitim aldığı standart karate tekniklerini kullandı. Her hareketi hassas ve güçlüydü. Artık ticari beklentilerin veya kameraların varlığının baskısı altında değildi. Bu yüzden tamamen gerçek yeteneğini sergilemeye odaklanabiliyordu. Aslan, geleneksel Türk savaş sanatlarının hareketleriyle karşılık verdi. Gösterişli ya da abartılı değildi ama rakibin saldırılarını etkisiz hale getirmede son derece etkiliydi. Doğrudan karşı koymak yerine kuvveti yönlendirme ve saptırma prensiplerini kullandı. Bu da Klaus’un taktiklerini sürekli olarak ayarlamasını gerektirdi. İlk raundun sonunda Albay Demir berabere puan verdi. Her ikisi de iyi teknik ve adil oyun ruhu sergilemişti. Kimse yaralanmamıştı. Hiçbir hareket güvenlik sınırlarını aşmamıştı. Gerçek bir dövüş sanatları maçının tam olarak olması gerekendi.
İkinci raund, her iki savaşçının da taktik değişikliğine sahne oldu. Klaus, Arslan’ın çalışma şeklini anlamaya başlamıştı. Rakibinin dövüş tarzına uymak için ritmini ve saldırı açısını ayarladı. Yumrukları ve tekmeleri daha esnek, daha az öngörülebilir hale geldi. Bu da profesyonel bir dövüşçünün iyi adaptasyon yeteneğini gösteriyordu. Arslan, kendi tarzını korudu ama tepki hızını artırmaya başladı. Hakan Komutan’ın öğrendiği daha ince teknikleri sergiledi. Klaus’u güçle ezmeye çalışmadı. Maçın temposunu kontrol etmek için zekasını ve deneyimini kullandı. Bu raund, Arslan’ın hafif bir zaferiyle sona erdi. Mesafeyi ve zamanlamayı rakibinden daha iyi kontrol etme yeteneğini göstermişti. Klaus, hayal kırıklığına uğramadı. Aksine daha da kararlı hale geldi. Bu rakipten değerli şeyler öğrendiğini fark etti.
Son round, tüm maçın en güzel gösterisiydi. Klaus, Arslan’ın savaş felsefesini bir nebze anlamıştı. Körü körüne saldırmak yerine kontrol tekniklerini kullanmaya başladı. Arslan, bu değişikliği hissetti ve hareketlerinin zorluk derecesini artırarak her ikisinin de yeteneklerinin zirvesine çıkmasını gerektiren durumlar yarattı. Bu artık iki farklı dövüş stilinin bir karşılaşması değil, iki savaşçı ruhunun bir etkileşimiydi. Her ikisi de rakibine saygı duyuyordu. Her ikisi de birbirinden öğreniyor ve en önemlisi her ikisi de güvendeydi.
Üçüncü raundun bittiğini bildiren zil çaldığında hem Klaus hem de Arslan ayaklarının üzerinde sağlam duruyordu. Kimse yaralanmamıştı. Albay Demir, kontrol ve tepki süresi puanlarına dayanarak sonucu Arslan lehine 21 olarak açıkladı. Ama en önemli şey, her ikisinin de gerçek dövüş sanatları ruhunu sergilemiş olmasıydı. Klaus, yenilgiyi öfke veya hayal kırıklığıyla karşılamadı. Bunun yerine öne çıktı ve dövüş sanatları ritüeline uygun olarak Arslan’ı selamladı. Bu maçtan sadece teknik olarak değil, aynı zamanda dövüş sanatlarındaki tutum ve felsefe hakkında da çok şey öğrendiğini itiraf etti. Arslan da saygıyla selamına karşılık verdi. Zaferini kutlamadı ya da övünmedi. Sadece adil ve güvenli bir maç yaptığı için memnuniyet duydu.
En beklenmedik an, Arslan’ın bileğindeki bordo kumaşı çıkarıp geçici bir tıbbi bandaj gibi Klaus’un bileğine sarmasıyla yaşandı. Klaus’a eski yaralanmalarına dikkat etmesini ve gelecekteki hasarlardan kaçınmak için daha bilimsel bir şekilde antrenman yapmasını nazikçe tavsiye etti. Bu hareket, Klaus’u derinden etkiledi. Aslan, onu bir düşman olarak değil, ilgilenilmesi ve yardım edilmesi gereken bir meslektaş olarak gördüğünü anladı. Kalabalık, yavaş yavaş dağılırken Hans, arkasında çekim ekipmanını ve tamamen mahvolmuş bir itibarı bırakarak iz bırakmadan ortadan kaybolmuştu.
Albay Demir, Hans’ın merkezdeki tüm faaliyetlerden geçici olarak uzaklaştırılacağını ve yetkili makamların onun manipülatif ve hileli davranışlarını soruşturacağını duyurdu. Klaus, maçtan sonra Arslan’la özel olarak görüşmek istedi. Az önce deneyimlediği savaş felsefesi hakkında daha fazla şey anlamak istiyordu. Merkezdeki atmosfer artık rahat ve huzurluydu. Sanki büyük bir fırtına dinmiş ve geride masmavi bir gökyüzü bırakmıştı. Gerçek kazanmış, adalet yerini bulmuş ve en önemlisi iki savaşçı, gerçek dövüş sanatları aracılığıyla birbirlerine saygı duymayı öğrenmişti.
Maçtan bir hafta sonra Hans Morrison, resmi soruşturmayla yüzleşmek üzere merkeze geri dönmek zorunda kaldı. Küçük odada Albay Demir, Tabip Binbaşı Elif ve İsmail amcanın karşısında oturuyordu. Yüzü uzun bir kabustan yeni uyanmış gibi solgundu. Reddedilemez kanıtların baskısı altında Hans, sonunda tüm komplosunu itiraf etti. Asıl amacının yeni bir temsilci yüzü arayan büyük bir spor şirketinin dikkatini çekmek için Klaus’un imajını şişirmek olduğunu anlattı. 2 milyon dolarlık bir sponsorluk anlaşması kapıdaydı ve Hans’ın sosyal medyada dikkat çekmek için viral bir hikayeye ihtiyacı vardı. Acemi askeriyi etkileyici bir şekilde nakout etme planını dikkatlice yapmış, videonun hızla yayılmasını ve Klaus’u bir medya fenomenine dönüştürmesini ummuştu. Ama Arslan beklenmedik bir şekilde Klaus’u yenince Hans, senaryoyu tersine çevirmek ve ilk planını kurtarmak için Arslan’ı kötü adam yapmak zorunda kalmıştı. Sesi, eylemlerinin hem Klaus hem de Arslan üzerindeki sonuçlarını düşünmediğini itiraf ederken titriyordu.
Klaus, odanın köşesinde oturmuş, Hans’ın her itirafını derin bir acıyla dinliyordu. En çok güvendiği kişinin elinde bir kukla gibi kullanıldığını anladı ve bu, yediği en sert yumruktan bile daha çok canını yakıyordu. Hans, itirafını bitirdiğinde Klaus ayağa kalktı ve odanın ortasına yürüdü. Yüzü utançtan kızarmıştı ama gözleri bir kararlılık ifadesi taşıyordu. Yaşanan yanlış anlaşılmalar için herkesten açıkça özür diledi. Egosunun ve başarı baskısının mantığını gölgede bırakmasına izin verdiğini kabul etti. Bir şampiyon olarak taşıdığı baskıdan, şöhretini kaybetme korkusundan ve her zaman her yerde güçlü olma beklentisinden bahsetti. Her iki maçta da onu güvende tuttuğu için Arslan’a teşekkür etti ve hem dövüş sanatları hem de kendisi hakkında çok değerli şeyler öğrendiğini itiraf etti.
Klaus’un samimi özrü, kalabalık tarafından affedilerek karşılandı. Onun da bir manipülasyon komplosunun kurbanı olduğunu anladılar. Albay Demir ayağa kalktı ve bugünden itibaren merkezde uygulanacak yeni güvenlik yönetmeliklerini duyurdu. Tüm antrenman alanları her seanstan önce temizlenmeli ve dikkatlice kontrol edilmeliydi. Tüm koruyucu ekipmanlar periyodik olarak denetlenmeli ve en küçük yaralanmalar bile rapor edilip uygun tıbbi prosedürle tedavi edilmeliydi. Ayrıca merkezdeki faaliyetlerin kaydedilmesine ilişkin yeni bir kural getirildi. Tüm kayıtlar şeffaf bir şekilde yapılmalı ve gerçeği çarpıtmak için düzenlenmemeli veya kesilmemeliydi. En önemlisi, merkezdeki faaliyetlerle ilgili herhangi bir medya manipülasyonu veya yanlış bilgi oluşturma eylemi için katı ceza puanları getirildi. Bu yönetmelikler, sadece fiziksel güvenliği sağlamak için değil, aynı zamanda tüm katılımcıların itibarını ve onurunu korumak için tasarlanmıştı. İsmail Amca, yükseltilmiş ve tamamen şeffaf hale getirilmiş güvenlik kamera sisteminin desteğiyle bu yeni yönetmeliklerin uygulanmasını denetlemekte görevlendirildi.
Toplantının sonunda Tabip Binbaşı Elif, Arslan’ın not defterinin dövüş sanatları etiği ve müsabaka felsefesi üzerine bir iç referans materyali olarak kullanılmasını önerdi. Defterdeki notların sadece teknikleri değil, aynı zamanda dövüş sanatlarına yönelik yüce bir ruhu ve insancıl bir yaklaşımı da içerdiğini açıkladı. Defter, “Gelecek nesil öğrenciler için bir ilham kaynağı olabilir. Onlara dövüş sanatlarının sadece fiziksel güçle ilgili olmadığını, aynı zamanda ruh ve karakter eğitimi olduğunu anlamalarına yardımcı olabilirdi.” dedi. Aslan bilgilerini paylaşmayı kabul etti. Ancak adının ve kişisel hikayesinin vurgulanmamasını rica etti. Kişisel bir şöhret yaratmak yerine olumlu değerleri aktarmaya odaklanmak istiyordu. Albay Demir başıyla onayladı. Bunun bilgi paylaşımını bir şöhret fırsatı olarak değil, bir sorumluluk olarak gören gerçek bir savaşçının tavrı olduğunu anladı.
Toplantı sona ermek üzereyken Albay Demir’in Arslan’a özel bir duyurusu vardı. Aslanı yakında gelecek olan uluslararası acemi askerler için yaralanma, önleme ve müsabaka güvenliği dersinde yardımcı eğitmen olarak görev almaya davet etti. Birçok kıdemli dövüşçünün hayalini kurduğu prestijli bir pozisyondu. Ama Arslan’ın bu sorumluluğu üstlenmek için yeterli pratik bilgiye ve uygun ruha sahip olduğuna inanıyordu. Bu iş, sadece dövüş sanatları becerisi değil, aynı zamanda sabır, sorumluluk ve genç nesle doğru değerleri aktarma yeteneği de gerektiriyordu. Aslan teklifi alçak gönüllülükle kabul etti. Bunun dövüş sanatları topluluğuna olumlu katkıda bulunmak ve hocası Hakan Komutan’ın kendisine verdiği görevi sürdürmek için bir fırsat olduğunu hissetti.
Klaus da bu derslere bir öğrenci olarak katılma arzusunu dile getirdi. Aslan’ın sergilediği felsefe ve güvenli yaklaşım hakkında daha fazla şey öğrenmek istiyordu. İkisi arasındaki uzlaşma, her ikisi için de umut dolu yeni bir başlangıç yaratmıştı. O öğleden sonra eğitim merkezinin büyük pencerelerinden süzülen altın rengi güneş ışığı, temizlenmiş ahşap zeminde sıcak ışık huzmeleri yaratıyordu. Aslan, antrenman alanının ortasında tek başına oturmuş, yıllardır sürdürdüğü kutsal bir ritüel gibi nefes egzersizlerini yapıyordu. Hakan Komutan’ın emaneti olan bordo kumaş, yakındaki bir demir çubuğun üzerinde kurumaya bırakılmıştı. Eski kumaş, öğleden sonra esen rüzgarda geçmişten gelen fısıltılar gibi hafifçe dalgalanıyordu.
Bu huzurlu atmosfer, Klaus’un nazik adım sesleriyle bozuldu. Yepyeni bir bilek bandı ve önceki günlere göre çok daha canlı bir yüzle içeri girdi. Elinde Arslan’ın ona ödünç verdiği bordo kumaş vardı. Şimdi temizlenmiş ve düzgünce katlanmıştı. Arslan’dan birkaç adım uzakta durdu. Yeni arkadaşının meditasyonunu bozmaya cesaret edemedi ama gözleri merak ve öğrenme arzusuyla parlıyordu. Aslan gözlerini açıp Klaus’u gördüğünde hafifçe gülümsedi. Nadir ama kalpten gelen samimi bir gülümsemeydi.
Klaus yaklaştı ve bordo kumaşı iade ederken, maçta deneyimlediği kuvvet yönlendirme dokunuşunu öğrenmek için izin istedi. Hiç bu kadar zarif ve etkili bir teknikle karşılaşmadığını itiraf etti ve bu hareketlerin arkasındaki felsefeyi daha fazla anlamak istiyordu. Aslan kumaşı saygıyla geri aldı. Sonra tamamen kurutulmuş zemini işaret etti ve nazik ama anlamlı bir seste söyledi: “En büyük zafer, vurulmasına gerek kalmayan darbedir.” Hakan Komutan’ın sözünü bir sihir gibi tekrarladı ve sonra Klaus’a doğrudan karşı koymak yerine rakibin gücünü kullanmanın temel prensiplerini göstermeye başladı.
Tabip Binbaşı Elif, ofisinin cam penceresinden uzaktan izliyordu. İki savaşçının ortak bir dil bulduğunu görünce yüzünde memnun bir gülümseme belirdi. Albay Demir de ortaya çıktı ve başıyla onayladı. Dövüş sanatlarının gerçekten getirmesi gereken şeyin bu olduğunu biliyordu. Düşmanlık ve rekabet yerine anlayış ve karşılıklı saygı. Akşam güneşi yavaş yavaş yüksek binaların arkasında kayboluyordu. Ama eğitim merkezinde samimiyet ve birlikte ilerleme arzusunun temelleri üzerine yeni bir dostluk filizleniyordu.
Yüzbaşı Arslan’ın bu hikayesi, bizlere Türk askerinin o sessiz gücünü, gösterişten uzak bilgeliğini ve en önemlisi asıl gücün kaba kuvvette değil, karakterde ve onurda yattığını bir kez daha hatırlatıyordu. Arslan’ın hikayesinin en çok hangi kısmından etkilendiğinizi düşüncelerinizi aşağıdaki yorumlar bölümünde bizimle paylaşın. Bu videoyu beğenmeyi ve kalplere dokunan daha fazla hikaye için kanalımıza abone olmayı unutmayın. Gerçek gücün ne olduğunu görmesi gereken bir dostunuzla bu hikayeyi paylaşın. Hoşça kalın.