Tek Başına Türk – NATO’da Alay Konusu Oldu – Sonunda Olanlar EFSANELEŞTİ!
.
.
TEK BAŞINA TÜRK — NATO’DA ALAY KONUSU OLDU, EFSANELEŞEN BİR ZAFER
NATO’nun uluslararası tatbikat alanı, dünyanın dört bir yanından gelen askerlerle dolup taşmıştı. Herkesin gözü, Amerikan deniz piyadelerinin başında duran, devasa cüssesiyle dikkat çeken Yüzbaşı Jack Callhan’daydı. Kibirli bir gülümsemeyle bakışlarını kalabalığın üzerinde gezdirirken, gözleri bir köşede sessizce duran Türk birliğinin komutanına takıldı: Yüzbaşı Alparslan Kaya.
Ortamda bir alay havası hakimdi. Callhan, parmağıyla Alparslan’ı işaret ederek, onu küçümsemeye niyetli olduğunu açıkça belli etti. Kalabalık, bunun tek taraflı bir aşağılama gösterisi olacağına emindi. Ancak Alparslan, dudağının kenarında belli belirsiz bir gülümsemeyle, sakin ve metanetli duruşunu bozmadı. Sanki yaşanacakları önceden biliyor gibiydi.
Tatbikat öncesi bir resepsiyon salonunda, Amerikalı askerler başarılarını abartarak anlatıyor, diğer ülke askerleriyle şakalaşıyorlardı. Callhan, elinde mikrofonla Amerikan gücünü ve teknolojisini överken, Avustralyalı askerler de ona onay veriyor, Türk birliğini alaya alıyorlardı. “Türkiye tüm takım yarışmaları için tek bir adam göndermiş!” diye bağırdı bir Avustralyalı, salon kahkahalarla doldu. Alparslan ise sessizce portakal suyu bardağını çeviriyor, kimseye aldırmıyordu.

Bir ara Callhan, Alparslan’a yaklaşarak alaycı bir şekilde, “Belki de rezil olmadan önce çekilmeyi düşünmelisiniz,” dedi. Alparslan ise başını kaldırdı ve net bir İngilizceyle “Ben bir askerim. Askerler geri çekilmez,” dedi. Callhan ve ekibi, bu cevabı alay konusu yaparak güldüler. Fakat köşede duran Türk asıllı Amerikalı bir astsubay, Alparslan’ın yakasındaki Eğirdir Komando Okulu rozetini fark etti ve ona sessizce saygı gösterdi.
Alparslan, salonu terk ederken aynada kendine baktı. Kolundaki yara izine dokundu. Yedi yıl önceki acı dolu anılar aklına geldi. O zamanlar küçümsendiği, hor görüldüğü günler… Ama en acı veren şey, insanların ona savaşçı unvanını hak etmeyen zayıf bir hayvanmış gibi bakışlarıydı.
O gece annesini aradı. “Dedemin sözünü unutma oğlum,” dedi annesi. “Aç, rüzgarda eğilir ama kırılmaz.” Alparslan gülümsedi. “Unutmam anne.”
Ertesi gün planlama odasında, Amerikan ve Türk takımları kurtarma senaryoları üzerine tartışıyordu. Callhan, hızlı ve agresif bir saldırı planı sundu. C4 patlayıcı ile duvarı yıkacak, çatından sızacaklardı. Alparslan’ın ekibi ise sessizce, gizlilik ve çevreyi kullanarak rehineleri kurtaracaktı. Avustralyalı subay, Callhan’ın planının rehine güvenliği açısından riskli olduğunu sorguladı. Callhan ise, hız ve sürprizin her şeyi çözeceğini savundu.
Komuta kademesi, iki takımın planlarını ayrı günlerde uygulamasına karar verdi. Callhan, zaferinden emindi. Alparslan ise genç ekibine “Bırak cevapları tatbikat sahası versin,” dedi. Sesi sakindi, güven doluydu.
O gece Alparslan, geçmişteki bir operasyonda yaşadığı acı bir kaybı hatırladı. Hakkari dağlarında, en yakın arkadaşı Murat’ı gereksiz bir acele ve kibir yüzünden kaybetmişti. O gün, sessizliğin ve sabrın değerini anlamıştı. Artık kas gücüyle değil, zekâ ve sükunetle savaşıyordu.
Tatbikat günü geldi. Amerikan ekibi, en modern silahlarla, etkileyici bir güç gösterisi yaptı. Binanın duvarı patlatıldı, içeride şiddetli çatışma yaşandı, rehineler hızlıca kurtarıldı. Herkes alkışladı. Callhan, Alparslan’a alaycı bir şekilde yaklaştı: “Bir fare gibi karanlıkta gizlenmeye gerek yok. Hızlı, net, kesin!”
Alparslan ise tartışmadı, sadece gözlemledi. Avustralyalı subay, patlamanın sivil kayıplara yol açabileceğini vurguladı. Callhan savunmaya geçti, ama şüphe tohumu ekilmişti.
Ertesi gece Türk ekibi harekete geçti. Ağır zırh yoktu, teçhizat hafifti. Karanlığa karıştılar, binaya sessizce sızdılar. Hareket sensörleri, kızılötesi kameralar hiçbir şey yakalayamadı. 15 dakika boyunca sessizlik hakimdi. Sonra, birden ekranda nöbetçilerin sessizce etkisiz hale getirildiği görüldü. Hiç ses yoktu, hiç şiddet yoktu. Rehineler, zarar görmeden kurtarıldı. Binada hiçbir hasar yoktu. Alparslan, eski bir drenaj kanalını kullanarak binaya girmişti. Bu, teknolojinin gözden kaçırdığı bir detaydı.
Tatbikat alanı sessizliğe gömüldü. Türk ekibinin zaferi, sessizliğin ve zekânın zaferiydi. Callhan, yenilgiyi kabullenemedi. Onurunu kurtarmak için Alparslan’a meydan okudu: “Dostane bir yakın dövüş müsabakası!”
Ring kuruldu. Callhan kaslarını sergileyerek saldırdı. Alparslan ise sakin, küçük adımlarla hareket etti. Callhan’ın tüm yumrukları boşa çıktı. Alparslan bir sinir noktasına hafifçe dokundu ve Callhan’ın kolu uyuştu. Sonra bir hamlede devasa rakibini yere serdi. Callhan tekrar saldırdı, ama Alparslan bir dirsek darbesiyle onu nefessiz bıraktı. Callhan, merhamet dilenir hale geldi. Alparslan zaferin kibriyle değil, sükunetiyle ringden ayrıldı.
Avustralyalı subay ona askeri selam verdi: “Onunla kas gücüyle savaşamazsınız, saygıyla savaşmalısınız.” Türk subayının sessiz zaferi efsaneleşti. Artık herkes, gerçek gücün kaslarda değil, asla boyun eğmeyen bir ruhta ve sarsılmaz bir iradede yattığını anlamıştı.
Alparslan ve ekibi, sessizce, başları dik bir şekilde ayrıldılar. En büyük zafer, rakibi yenmek değil, kendi içindeki kibri yenmekti. Ve bazen sessizlik, en gürültülü yankıydı.