TERÖRİST CANLI YAYIN AÇMIŞTI! TÜRK KESKİN NİŞANCI 800 METRE’DEN TEK KURŞUNLA BİTİRDİ! 🎯
.
.
Sessiz Nişancı: Dağların Gölgesinde Bir Destan
Güneydoğu Anadolu’nun engebeli dağlarında, sınır hattında küçük bir karakol… Kar beyazı örtüsünü dağların zirvesine sermiş, rüzgar ise vadiler boyunca uğuldayarak Türk bayrağını dalgalandırıyordu. Bu karakolda görev yapan askerler, her gün vatanı korumanın gururuyla nöbet tutuyordu. Onlardan biri, kıdemli üstçavuş Yılmaz’dı. 34 yaşında, gözlerinde tecrübe ve kararlılık parlıyordu. Sessizdi. Konuşmaz, sadece işini yapardı. Arkadaşları ona “Sessiz Nişancı” derdi.
Bir sabah, karakolun komutanı Teğmen Kaan rutin kontrollerini yaparken, uzaktaki gözcü kulesinden haber alamadı. Telsiz susmuştu. Yılmaz, dürbünüyle çevreyi taradı. Tecrübeli gözleri, bir anlık hareketi yakaladı. Dağın yamacında, taşların arasında gizlenen bir grup vardı. Bunlar teröristlerdi. Yılmaz hemen komutanına haber verdi. Karakol alarm durumuna geçti.
Saatler ilerlerken, teröristler karakolu kuşattı. Patlayıcılarla kapıyı yerinden söktüler. Silah sesleri dağlarda yankılandı. Askerler mevzilerine geçti. Teğmen Kaan, askerlerine moral verdi: “Bu topraklar bize emanet! Bir adım geri atmayacağız!” dedi. Herkes gözlerinde korkuyla ama yüreklerinde cesaretle savaşıyordu.

Çatışma sırasında Teğmen Kaan bir patlamanın ardından yere yığıldı. Uyandığında elleri bağlıydı. Karşısında terörist lider Ferhat duruyordu. Ferhat, yıllardır örgütün propaganda bölümünde görev yapıyordu. Elinde eski model bir cep telefonu vardı. Canlı yayın açtı. Tüm dünyaya bir Türk subayını rehin aldığını göstermek istiyordu. Kaan’a tehditler savuruyor, Türkiye’ye meydan okuyordu.
Karakolun 800 metre ötesindeki bir tepede ise Yılmaz ve gözlemcisi Mert pozisyon almıştı. Yılmaz, yıllarca keskin nişancı eğitimleri almış, yüzlerce operasyona katılmıştı. Mert ise rüzgarı, sıcaklığı, nemi ölçüyor, her detayı Yılmaz’a aktarıyordu. İkilinin arasında kelimesiz bir iletişim vardı; göz göze geldiklerinde birbirlerini anlıyorlardı.
Ferhat’ın canlı yayını sosyal medyada binlerce kişi tarafından izleniyordu. Yılmaz dürbününü ayarladı. Mert, “Rüzgar saatte 12 kilometre, sağdan soldan esiyor. Mesafe tam 800 metre. Hedef hareketli, 3 saniyelik fırsat var.” diye fısıldadı. Yılmaz, nefesini kontrol etti. Kalp atışlarını yavaşlattı. Parmağı tetiğe dokundu ama henüz çekmedi.
Ferhat, cep telefonuna bakıyor, ardından Kaan’a dönüp tehdit ediyordu. Mert, döngüyü takip etti. “Şimdi!” dedi. Yılmaz, dürbündeki kırmızı noktayı Ferhat’ın alnına kilitledi. 1… 2… 3… Tetiği çekti. Mermi 800 metreyi saniyeler içinde aştı. Rüzgarı ve mesafeyi hesaplayan Yılmaz’ın kurşunu, Ferhat’ın alnına tam isabetle ulaştı. Terörist yere yığıldı. Elindeki telefon yere düştü, canlı yayın devam ediyordu. Dünya, Türk keskin nişancısının mükemmel atışına şahit oldu.
Karakoldaki teröristler panikledi. Liderleri gözlerinin önünde düşmüştü. Ateş açmaya başladılar ama nereden geldiğini bilemediler. Kaan, gevşetmeye başladığı ipleri kopardı ve siper aldı. Yılmaz, dürbününü tekrar ayarladı. İkinci hedef. İkinci atış. İkinci terörist etkisiz hale geldi. Mert, yeni rüzgar değerlerini verdi. Yılmaz, üçüncü atışı yaptı. Üçüncü isabet. Yedi dakika içinde beş terörist sessizce etkisiz hale getirildi. Kalanlar kaçmaya başladı.
Takviye birlikleri helikopterle karakola indiğinde, Teğmen Kaan sağ salim kurtarılmıştı. Küçük yaraları vardı ama hayati tehlikesi yoktu. İlk isteği Yılmaz’a teşekkür etmek oldu. Helikopterle tepeye götürüldü. Yılmaz, hala yerde yatıyordu. Tüfeği omzundaydı. Kaan yanına yaklaştı. Yılmaz ayağa kalktı ve selam durdu. Kaan, genç keskin nişancıya sarıldı. Gözlerinde yaşlar vardı. “Hayatımı kurtardın, sana nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum.” dedi. Yılmaz sadece gülümsedi: “Görevimiz komutanım.”
Bu iki kelime, Türk askerinin ruhunu özetliyordu. Görev, vatan, bayrak. Canlı yayın kayıtları saatler içinde tüm dünyaya yayıldı. Askeri uzmanlar atışı analiz etti: 800 metre mesafe, hareketli hedef, 3 saniyelik pencere, rüzgar faktörü… Hepsi imkansız gibi görünüyordu. Ama Türk askeri imkansızı başarmıştı.
Yılmaz bu olaydan sonra hiç röportaj vermedi. Adı gizli kaldı. Sadece kod adı biliniyordu. Çünkü Türk askeri şöhret peşinde değildi. Alkış beklemiyordu. Madalya için savaşmıyordu. Sadece vatanını koruyordu. Sessizce, alçak gönüllülükle, ama her zaman hazır bir şekilde.
O gün kurtarılan Teğmen Kaan, emekli olana kadar göreve devam etti. Her sabah uyandığında hayatta olduğu için şükretti. Ailesine kavuşabildiği için minnettardı ve her fırsatta Yılmaz’ın ismini dua etti. Çünkü biliyordu ki, o tepede bir Türk keskin nişancısı olmasaydı, bugün burada olmayacaktı.
Bu hikaye sadece bir atışın hikayesi değildir. Bu, Türk askerinin profesyonelliğinin, soğukkanlılığının ve vatanseverliğinin hikayesidir. Bin yıldır bu toprakları koruyan kahramanların mirasının devam ettiğinin kanıtıdır. Düşmanların her zaman bilmesi gereken bir gerçeği hatırlatır: Türk askeri imkansız diye bir kelime tanımaz.
Aylar sonra, karakolda yeni bir tören düzenlendi. Yılmaz, madalyasını almak için kürsüye çıktığında, gözleri yere bakıyordu. Komutanı ona, “Senin gibi bir askere sahip olmak bizim için gurur.” dedi. Yılmaz ise kısa bir cevap verdi: “Vatan sağ olsun.”
O günden sonra, karakolun duvarına bir yazı asıldı:
“800 metre, tek kurşun, 3 saniye. Türk askeri burada.”
Ve dağların gölgesinde, sessizce yeni destanlar yazılmaya devam etti.
Son