Tüm Ordunun Önünde Kesilen Saç İntikam Yemini ve Zorbanın Ölüm Defteri
.
.
Haliç’in Sırrı: Kayıp El Yazması
Bölüm 1: Tarihin Fısıltısı
İstanbul, her köşesi binlerce yıllık bir sırrı fısıldayan, katman katman tarihin üzerine kurulmuş bir şehirdi. Bu şehirde yaşamak, sürekli olarak geçmişin gölgeleriyle iç içe olmak demekti. Elif için ise bu durum, sadece bir yaşam biçimi değil, aynı zamanda bir meslekti.
Elif, otuzlu yaşlarının başında, keskin zekâsını ve tükenmek bilmeyen merakını, Marmara Üniversitesi Tarih Bölümü’ndeki doktora tezine adamış genç bir akademisyendi. Konusu: Geç Osmanlı döneminde Haliç çevresindeki azınlık cemaatlerinin sosyal ve ekonomik yaşamı. Bu, tozlu arşivlerde saatler geçirmeyi, unutulmuş mezar taşlarının üzerindeki yazıları çözmeye çalışmayı gerektiren, sabır isteyen bir alandı.

O gün, hava, tipik bir İstanbul kışının aksine ılımandı. Güneş, Haliç’in durgun sularına vuruyor, suları altın rengine boyuyordu. Elif, Balat’ın dar, Arnavut kaldırımlı sokaklarında yürüyordu. Bu mahalle, bir zamanlar Rum, Ermeni ve Yahudi cemaatlerinin iç içe yaşadığı, zamanın dokusunu en iyi koruyan yerlerdendi. Yüksek tavanlı, cumbalı evlerin çoğu bakımsızdı, ancak her biri, sessizce geçmiş bir dönemin hikayesini anlatıyordu.
Elif’in hedefi, yıkılmaya yüz tutmuş, ancak dış cephesindeki karmaşık taş işçiliğiyle dikkat çeken eski bir Rum konağıydı. Konak, yıllar önce son sahibi tarafından devlete bağışlanmış, ancak yasal süreçler ve bürokrasi yüzünden kaderine terk edilmişti. Elif, konağın içindeki eski kütüphanede, tezine ışık tutabilecek bazı özel evrakların olabileceği umuduyla, Kültür Bakanlığı’ndan özel izin almıştı.
Konağın demir kapısı, yüzyıllık pasın inatçı gıcırtısıyla açıldı. İçerideki hava, nem, küf ve eski kağıt kokusunun ağır bir karışımıydı. Elif, el fenerini yakarak geniş, loş salonda ilerledi. Tavanlardaki freskler yer yer dökülmüş, ahşap zeminler her adımda protesto edercesine gıcırdıyordu.
Kütüphane, konağın en arka ve en büyük odasıydı. Duvarları boydan boya kaplayan ceviz ağacından yapılmış raflar, yüzlerce ciltle doluydu. Ancak kitapların çoğu, nemden şişmiş, sayfaları birbirine yapışmıştı. Elif, eldivenlerini taktı ve titizlikle incelemeye başladı. Çoğu, 19. yüzyılın sonlarına ait felsefe, edebiyat ve din kitaplarıydı; tez konusuyla doğrudan ilgili bir şey yoktu.
Saatler geçti. Elif, umutsuzluğa kapılmaya başlamıştı. Belki de bu konağın kütüphanesi, sadece boş bir hayalden ibaretti. Tam ayrılmaya hazırlanırken, odanın köşesindeki devasa, oymalı çalışma masası dikkatini çekti. Masa, kalın bir toz tabakasıyla kaplıydı.
Elif, masayı temizledi ve çekmeceleri yokladı. İlk üç çekmece boştu. Dördüncü çekmece ise kilitliydi.
“Lanet olsun,” diye mırıldandı Elif, hayal kırıklığıyla. Ancak o bir akademisyendi, pes etmek onun doğasında yoktu. Çantasından küçük, ince bir tel çıkardı. Yıllar süren arşiv çalışması, ona kapalı kutuları açmanın yasal yollarını bulmayı öğretmişti. Birkaç dakikalık dikkatli uğraşın ardından, kilit “tık” sesiyle açıldı.
Çekmecenin içinde, diğer odadaki karmaşanın aksine, özenle korunmuş tek bir nesne vardı: Koyu kırmızı kadife bir keseye sarılmış, küçük, deri kaplı bir defter. Defterin derisi, zamanın etkisiyle kararmış, ancak hala yumuşaktı. Keseyi açtığında, defterin kapağında, silik altın yaldızla işlenmiş, karmaşık bir monogram gördü: “A.K.”
Elif, kalbinin hızlandığını hissetti. Bu, sıradan bir günlük ya da hesap defteri değildi. Ağırlığı ve dokusu, bunun önemli bir şey olduğunu söylüyordu. Defteri açtı.
Beklediği gibi, sayfalar el yazısıyla doluydu. Ancak bu el yazısı, ne Osmanlıca, ne Rumca, ne de bilinen herhangi bir dildeydi.
Sayfalar, küçük, titizlikle çizilmiş sembollerle kaplıydı. Her sembol, bir harf ya da kelimeyi temsil ediyor gibiydi, ancak bunlar, Elif’in daha önce gördüğü hiçbir şifreleme yöntemine benzemiyordu. Bu, bir tür kişisel şifre, belki de bir cemaat tarafından kullanılan gizli bir koddu.
Elif, hızla sayfaları çevirdi. Defterin ortalarına doğru, şifreli metnin arasına serpiştirilmiş birkaç çizim vardı: Haliç’in eski bir haritasının kabataslağı, bir kilisenin iç mimarisi ve en önemlisi, bir deniz fenerinin detaylı bir eskizi. Deniz fenerinin hemen altında, bir tarih yazıyordu: 1893.
Bu, Elif’in tezinin odaklandığı döneme tam olarak denk geliyordu.
Elif, heyecanla yerinden fırladı. Bu defter, sadece bir tarihi eser değil, aynı zamanda çözülmeyi bekleyen bir bilmeceydi. Monogramdaki “A.K.” kimdi? Bu şifre neyi gizliyordu? Ve en önemlisi, bu defter neden bu kadar özenle saklanmıştı?
Konağın loşluğunda, Elif, defteri göğsüne bastırdı. Artık tez konusu, sadece kuru bir akademik araştırma olmaktan çıkmış, tehlikeli ve heyecan verici bir maceraya dönüşmüştü.
O gece, Elif, evine döndüğünde, defteri masasına koydu ve hemen araştırmaya başladı. İlk işi, monogramdaki “A.K.” harflerini çözmekti. Balat’taki cemaat kayıtlarını, eski tapu senetlerini ve nüfus kayıtlarını taradı.
Birkaç saatlik yoğun çalışmanın ardından, aradığı isim ortaya çıktı: Aleksandros Karyofyllis.
Aleksandros Karyofyllis, 19. yüzyılın sonlarında Balat’ta yaşamış, varlıklı bir tüccar ve aynı zamanda bölgedeki Rum cemaatinin önde gelen isimlerinden biriydi. Ancak kayıtlar, Karyofyllis’in 1894 yılında, yani defterdeki tarihten bir yıl sonra, aniden ve gizemli bir şekilde ortadan kaybolduğunu gösteriyordu. Resmi kayıtlarda, “denizde kayboldu” ibaresi geçiyordu, ancak cesedi asla bulunamamıştı.
Elif, defteri tekrar açtı ve Aleksandros’un el yazısıyla kaplı şifreli sayfalara baktı. Eğer bu defter, kayboluşundan hemen öncesine aitse, içinde sadece ticaret sırları değil, belki de Aleksandros’un neden ortadan kaybolduğuna dair ipuçları da gizli olabilirdi.
Şifreyi çözmek, anahtardı.
Elif, şifreleme yöntemleri üzerine yazılmış tüm kitaplarını masanın üzerine yığdı. Sezar şifresi, Vigenere şifresi, hatta daha karmaşık olan polialfabetik sistemler… Ancak Aleksandros’un kullandığı semboller, bilinen hiçbir sisteme uymuyordu. Semboller, sanki eski bir alfabeden türetilmiş, ancak kasıtlı olarak değiştirilmişti.
Günler, uykusuz gecelere dönüştü. Elif, kahve ve azimle beslenerek, her bir sembolü tek tek analiz etti. Şifrenin, sadece bir kod değil, aynı zamanda bir bilmece olduğunu fark etti. Aleksandros, metni yazarken, belirli kelimeleri ya da harfleri, alışılmadık bir şekilde tekrarlıyordu.
Bir akşamüstü, pencereden sızan solgun kış ışığında, Elif, bir sayfanın kenarına çizilmiş küçük bir notu fark etti. Not, şifreli değildi; eski, akıcı bir Rumca ile yazılmıştı:
“Φάρος, το κλειδί. Το νερό, η λύση.” (Fener, anahtardır. Su, çözümdür.)
“Fener…” Elif, defterdeki deniz feneri çizimini hatırladı. “Deniz feneri anahtardır. Su, çözümdür.”
Bu, bir ipucuydu. Ama nasıl bir ipucu?
Elif, hemen İstanbul’daki eski deniz fenerlerinin listesini çıkardı. Haliç çevresinde, o dönemde aktif olan sadece iki büyük fener vardı. Biri, Boğaz girişindeki meşhur fener, diğeri ise daha küçük, ancak stratejik bir konuma sahip olan, Balat’a yakın bir tepedeki fenerdi.
Elif, fener çizimini daha yakından inceledi. Çizimde, fenerin tepesindeki lamba ünitesinin etrafında, dairesel bir desen vardı. Bu desen, şifreli metinlerdeki bazı sembollerin dizilişine şaşırtıcı derecede benziyordu.
Birdenbire beyninde bir şimşek çaktı.
Bu bir Vigenere şifresiydi, ancak anahtar kelime, bir kelime değil, bir görüntü idi! Aleksandros, fenerin tepesindeki dairesel camların ya da merceklerin sırasını, şifreleme anahtarı olarak kullanmıştı.
Elif, hemen fenerin o dönemdeki teknik çizimlerini bulmak için kütüphaneye koştu. Eğer fenerin lambasındaki merceklerin renkleri ya da boyutları bir harf dizisini temsil ediyorsa, şifre çözülebilirdi.
Ertesi sabah, Elif, elinde fenerin 1880’lere ait detaylı bir teknik çizimiyle masasına oturdu. Çizimde, lamba ünitesinin etrafındaki 26 farklı mercek gösteriliyordu. Her mercek, farklı bir açıyla yerleştirilmişti. Elif, bu 26 merceği, Rum alfabesindeki 24 harfe ve iki özel sembole karşılık gelecek şekilde eşleştirdi.
Titrek bir heyecanla, defterin ilk sayfasındaki şifreli metni, fenerin mercek dizilimini anahtar olarak kullanarak çözmeye başladı.

İlk satır, yavaş yavaş anlam kazanıyordu. Elif’in gözleri, çözülen harfleri okudukça büyüdü:
“Sevgili Eleni, eğer bu satırları okuyorsan, ben artık aramızda değilim. Biliyorum, seni ve küçük Yanis’i tehlikeden korumak için gitmek zorundaydım. Onlar, sadece paranın peşinde değiller. Onlar, gücün peşindeler. Ve benim elimdeki, onların tüm imparatorluğunu yıkacak güce sahip…”
Elif, nefesini tuttu. Bu, sadece bir kayıp tüccarın günlüğü değil, aynı zamanda bir ihanet ve siyasi entrika belgesiydi. Aleksandros, ortadan kaybolmamış, kaçmıştı. Ve elinde, birilerini tehdit eden çok önemli bir bilgi vardı.
Metin, Aleksandros’un, Haliç’teki bazı üst düzey Osmanlı yetkilileri ile yabancı tüccarlar arasında dönen büyük bir kaçakçılık ve rüşvet ağını ortaya çıkardığını anlatıyordu. Bu ağ, sadece mal kaçakçılığı yapmakla kalmıyor, aynı zamanda bölgedeki siyasi dengeleri de etkiliyordu.
Elif, metnin devamını okudu:
“…Sana bıraktığım miras, sadece sana ait değil, tüm cemaatimizin geleceği için bir güvencedir. Onu kimsenin bulamayacağı bir yere sakladım. ‘Su, çözümdür.’ Unutma, Eleni. Onu, suyun en derinindeki sessizlikte bulacaksın. Ve onu koruyacak olan, sadece fenerin ışığıdır.”
“Miras…” Elif, kaşlarını çattı. Aleksandros, defterden başka bir şeyden bahsediyordu. Bir hazine mi? Yoksa daha da tehlikeli bir kanıt mı?
Defterin geri kalanı, bu “miras”ın tam olarak ne olduğunu ve nerede saklandığını detaylı bir şekilde anlatıyordu. Ancak metin, coğrafi konumları tanımlarken, sadece şifreli isimler kullanıyordu: “Yedi Tepenin Gözyaşı,” “Kör Balıkçının Kuyusu,” “Sessizliğin Adası.”
Elif, İstanbul’un topografyasını iyi biliyordu. “Yedi Tepenin Gözyaşı,” büyük ihtimalle şehrin yedi tepesinden birindeki bir çeşmeyi ya da sarnıcı ifade ediyordu. Ancak “Sessizliğin Adası” neydi? İstanbul’da bilinen böyle bir ada yoktu.
Elif, yorgunluğunu unutup, hemen haritaları ve eski İstanbul gravürlerini incelemeye başladı. Bu miras, 130 yıl önce kaybolmuştu. Eğer hala yerindeyse, bu, sadece tarihi bir keşif değil, aynı zamanda büyük bir skandalın yeniden aydınlatılması demekti.
Ancak Elif, bu sırrı çözmeye çalışırken, bir şeyin farkında değildi: Aleksandros’un defterini arayanlar, sadece tarihçiler değildi. Geçmişin gölgeleri, hala Haliç’in sularında dolaşıyordu ve bazı sırlar, mezarlarında kalmalıydı.
Devam edecek…
Bölüm 2: Şifreli Harita ve İlk Gölge
Elif, Aleksandros’un defterini çözdükten sonra, akademik merakının yerini, adrenalinle karışık bir görev bilinci almıştı. Artık bu, sadece bir tez materyali değil, aynı zamanda 130 yıl önce adaletin yerine getirilememesinden doğan bir borçtu.
Defterdeki şifreli coğrafi isimler, Elif’in zihnini meşgul ediyordu.
1. Yedi Tepenin Gözyaşı (Yedi Tepenin Gözyaşı): İstanbul’un yedi tepesi üzerine kurulmuş olması, bu ismin bir çeşme veya sarnıçla ilgili olduğunu düşündürüyordu. Ancak hangi tepe? Ve hangi çeşme? Elif, Osmanlı arşivlerindeki su yolları ve çeşmelerle ilgili tüm kayıtları taramaya başladı.
2. Kör Balıkçının Kuyusu (Blind Fisherman’s Well): Bu isim, Haliç kıyısındaki eski balıkçı mahallelerini işaret ediyordu. Balat, Fener veya Ayvansaray. “Kör” kelimesi, ya bir efsaneye, ya da artık işlevini yitirmiş, kurumuş bir kuyuya işaret edebilirdi.
3. Sessizliğin Adası (Island of Silence): Bu en muammalı isimdi. İstanbul’da “Sessizliğin Adası” adıyla bilinen bir yer yoktu. Elif, defterdeki metni tekrar okudu: “Onu, suyun en derinindeki sessizlikte bulacaksın.” Bu, fiziksel bir ada olmak zorunda değildi; belki de bir metafor, ya da Haliç’in ortasında, artık görünmeyen, batık bir yapıydı.
Elif, ilk olarak en somut ipucundan, yani “Yedi Tepenin Gözyaşı”ndan yola çıkmaya karar verdi.
Eski İstanbul gravürlerini incelerken, ikinci tepede (Çemberlitaş civarı) bulunan ve 18. yüzyılda kurutulan büyük bir Bizans sarnıcının çizimine rastladı. Sarnıcın hemen yanında, çizimi yapan sanatçının notu vardı: “Halk arasında ‘Ağlayan Sarnıç’ olarak bilinir, zira her daim nemlidir.”
“Ağlayan Sarnıç… Gözyaşı…”
Elif, heyecanla yerinden fırladı. Sarnıç, günümüzde bir caminin altında kalmış ve büyük ölçüde unutulmuştu. Elif, gerekli izinleri alarak sarnıcın bulunduğu bölgeye gitti.
Sarnıcın girişine ulaştığında, etrafın oldukça sakin olduğunu gördü. İçerisi, nemli, toprak ve eski taş kokuyordu. Elif, defterdeki harita eskizini çıkardı. Aleksandros, sarnıcın içindeki sütunların dizilişini, kendine özgü sembollerle işaretlemişti.
Metin, sarnıcın ortasındaki, diğerlerinden daha kalın olan bir sütunu işaret ediyordu: “Yedi Tepenin Gözyaşı, fenerin ışığının düştüğü yerde başlar.”
Elif, elindeki feneri tavana doğru tuttu. Sarnıcın tavanındaki küçük bir hava deliğinden sızan zayıf bir ışık huzmesi, tam olarak o kalın sütunun dibine düşüyordu. Bu, 130 yıl önce Aleksandros’un bıraktığı, zamanın testinden geçmiş bir işaretti.
Sütunun dibi, diğer yerlere göre daha ıslaktı. Elif, eldivenli parmaklarıyla taşları yokladı. Sütun kaidesinin hemen yanında, diğer taşlardan farklı, daha pürüzsüz bir taş hissetti. Taşı kaldırdığında, altında küçük, oyuk bir bölme ortaya çıktı.
Kalbi göğsünü döverken, elini oyuğa soktu. İçeride, nemden korunmuş, balmumuyla mühürlenmiş, küçük bir pirinç silindir vardı.
Elif, silindiri dışarı çıkardı ve mühürünü bozdu. İçinden, rulo yapılmış, parşömene yazılmış bir not çıktı. Not, yine Aleksandros’un el yazısıyla, ancak bu kez şifresiz, net bir Türkçe ile yazılmıştı.
“Eğer burayı bulduysan, cesaretini kanıtladın. Ancak bu sadece ilk adımdı. Onlar, bu sırrın peşindeler. Sana güveniyorum. Unutma, miras, sadece bir nesne değil, bir hikayedir. Onu, Kör Balıkçının Kuyusu’nda, sessizliğin sesini dinleyerek bulacaksın. Kuyunun dibindeki su, sadece bir ayna değildir. O, geçmişi gösterir.”
Bu not, Elif’in doğru yolda olduğunu kanıtlıyordu. Ancak aynı zamanda, tehlikenin de yaklaştığını hissettiriyordu.
Elif, sarnıçtan çıkıp gün ışığına karıştığında, kendini izleniyormuş gibi hissetti. Hızla üniversiteye döndü.
İlk Gölge
Elif, üniversitedeki ofisine girdiğinde, masasının üzerindeki eşyaların yerinin hafifçe değiştiğini fark etti. Kitapları, her zaman belirli bir düzende dururdu, ancak şimdi, bir tanesi, 19. Yüzyıl Osmanlı Ticaret Hukuku adlı kalın cilt, yan yatırılmıştı.
Daha da önemlisi, Aleksandros’un defterini sakladığı, kilitli çekmecenin kilidi zorlanmıştı.
Elif’in boğazı kurudu. Defter, neyse ki, her zaman yanında taşıdığı sırt çantasındaydı. Ama birisi, ofisine girmişti ve ne aradığını çok iyi biliyordu.
Hemen güvenlik görevlisini aradı. Güvenlik kayıtları incelendiğinde, o gün öğle saatlerinde, kendisini “Tarih Bölümü’nden yeni bir araştırma görevlisi” olarak tanıtan, orta yaşlı, iyi giyimli bir adamın Elif’in ofisine girdiği görüldü. Yüzü, kameraya dönük değildi.
Elif, durumu polise bildirmeyi düşündü, ancak defterin içeriği ve içerdiği siyasi hassasiyetler aklına geldi. Eğer bu bilgi, yanlış ellere düşerse, sadece kendi hayatı değil, 130 yıl önce örtbas edilen büyük bir skandalın yeniden örtbas edilme riski vardı.
Bu, artık bir akademik araştırma değil, kişisel bir savaştı.
Elif, Assos’ta yaşayan, emekli bir kriptografi uzmanı olan amcası Ömer’i aradı. Ömer, eski bir istihbaratçıydı ve Elif’in en güvendiği kişiydi. Durumu kısaca anlattı ve Aleksandros’un defterini ve ilk bulgularını ona göndermeye karar verdi.
“Elif, bu çok tehlikeli bir oyun,” dedi Ömer amca, telefonda sesi endişeliydi. “Bu defter, bir zamanlar çok güçlü olan birilerinin kirli çamaşırlarını ortaya döküyor. Onlar, bu sırrın mezarda kalmasını ister. Derhal İstanbul’dan ayrıl.”
“Hayır amca, yapamam. Aleksandros, bu mirası Eleni’ye ve cemaatine bir güvence olarak bıraktığını söylüyor. Bu, sadece tarihi bir olay değil, aynı zamanda bir adalet meselesi. İkinci ipucunu çözmeliyim: Kör Balıkçının Kuyusu.”
Ömer, bir süre sessiz kaldı. “Pekala. Ama çok dikkatli ol. Sana bir isim vereceğim. İstanbul’da, eski eser kaçakçılığı konusunda uzmanlaşmış, güvenilir bir dostum var. Adı, Cemil. Sana yardım edebilir.”
Kör Balıkçının Kuyusu
Elif, ertesi gün, Haliç kıyısındaki eski balıkçı mahallelerinden biri olan Ayvansaray’a gitti. Cemil’i, küçük, loş bir antikacı dükkanında buldu. Cemil, uzun, beyaz sakallı ve gözlerinin içi gülen, ancak bakışları keskin bir adamdı.
Elif, Aleksandros’un defterini göstermeden, sadece “Kör Balıkçının Kuyusu” efsanesini sordu.
Cemil, sakalını okşadı. “Ah, Kör Balıkçı… O, eski bir Ayvansaray hikayesidir. Rivayete göre, 17. yüzyılda yaşamış, çok iyi balık tutan, ancak bir fırtınada gözlerini kaybetmiş bir balıkçı varmış. Köyün ortasındaki bir kuyunun başında oturur, denizin sesini dinleyerek geleceği tahmin edermiş. Kuyunun suyu, o kadar derinmiş ki, dibi görünmezmiş. O kuyu, artık yok oldu. Üzerine bir depo inşa edildi.”
“Depo nerede?” diye sordu Elif, heyecanla.
Cemil, şüpheyle Elif’e baktı. “Neden bu kadar meraklısın genç hanım? O kuyu, sadece bir efsane.”
Elif, Cemil’e Ömer amcanın adını verdi ve Aleksandros’un defterindeki notu gösterdi: “Kuyunun dibindeki su, sadece bir ayna değildir. O, geçmişi gösterir.”
Cemil’in gözleri parladı. “Aleksandros Karyofyllis… O adamın kayboluşu, hala çözülememiş bir sırdır. Eğer bu notlar ondan geliyorsa, bu bir efsane değil, bir haritadır.”
Cemil, Elif’i, Haliç kıyısındaki, eski bir tuz deposuna götürdü. Depo, terk edilmiş ve kapısı zincirle kilitlenmişti.
“Kuyu, tam olarak bu deponun altındaydı,” diye fısıldadı Cemil. “Aleksandros, varlıklı bir adamdı. Bu bölgede ticari çıkarları vardı. Kuyuyu, bir tür gizli geçit ya da saklanma yeri olarak kullanmış olabilir.”
Elif ve Cemil, deponun arka duvarındaki küçük bir havalandırma deliğinden içeri sızmayı başardılar. İçerideki hava, yoğun bir tuz ve rutubet kokusu taşıyordu.
Elif, el feneriyle zemini taradı. Deponun ortasında, diğer zemin döşemelerinden farklı, dairesel bir alan fark etti. Bu, kuyunun üzeri kapatılmış olmalıydı.
Cemil, yanındaki küçük levye ile dairesel kapağı zorladı. Ağır metal kapak, gıcırtıyla açıldı. Altında, zifiri karanlık bir boşluk belirdi. Kör Balıkçının Kuyusu.
Kuyudan yükselen hava, soğuk ve nemliydi. Elif, feneri dibe doğru tuttu. Su seviyesi, beklenenden çok daha yüksekti.
“İşte burada,” dedi Elif, Aleksandros’un notunu hatırlayarak. “Kuyunun dibindeki su, sadece bir ayna değildir. O, geçmişi gösterir.”
“Ne demek istiyor?” diye sordu Cemil.
Elif, defterdeki deniz feneri çizimini ve “Su, çözümdür” notunu birleştirdi. “Aleksandros, şifreleme anahtarını fenerin ışığına gizledi. Belki de ikinci aşama, bu suyun yüzeyinde bir yansıma gerektiriyordur.”
Elif, kuyunun kenarına oturdu. Fenerin ışığını, suyun yüzeyine, tam olarak yansımanın oluşacağı bir açıyla tuttu.
Suyun yüzeyinde, fenerin ışığı yansıdı. Ancak bu yansıma, sadece bir ışık halkası değildi. Su, sanki bir projeksiyon perdesi gibi davranıyordu. Suyun yüzeyindeki hafif dalgalanma, yansıyan ışığı bozuyor, ancak bir an için, yansımanın içinde, bir harf dizisi belirdi.
“S.A. Yedi”
Elif, gözlerini kırpıştırdı. Yansıma hemen kayboldu. Tekrar feneri ayarladı.
Bu kez, yansıma daha netti: “Sessizliğin Adası Yedi.”
“Sessizliğin Adası Yedi!” diye fısıldadı Elif. “Bu, üçüncü ipucunun yerini gösteriyor olmalı. Ama nerede bu ada?”
Cemil, şaşkınlıkla kuyunun dibine bakıyordu. “Su, geçmişi gösteriyor… İnanılmaz.”
Elif, not defterine aceleyle bu yeni ipucunu yazdı. Tam o sırada, deponun dışından, metal bir gıcırtı sesi geldi.
Takip
“Kapı zorlanıyor,” diye fısıldadı Cemil, hemen levyesini eline alarak.
Elif ve Cemil, kuyunun kapağını hızla yerine kapattılar. Deponun ana kapısı, büyük bir gürültüyle açıldı. İçeriye, iki iri yarı adam girdi. Yüzleri sert, bakışları soğuktu.
“Burada kim var?” diye bağırdı adamlardan biri, sesi deponun boşluğunda yankılandı.
Elif ve Cemil, kendilerini eski tuz çuvallarının arkasına sakladılar. Adamlar, ellerindeki el fenerleriyle etrafı tarıyorlardı. Fener ışıkları, saklandıkları yere yaklaştıkça, Elif’in kalbi daha da hızlanıyordu.
“Bak şuraya,” dedi diğer adam. “Zeminde bir iz var. Kapak zorlanmış.”
Adamlar, kuyunun üzerindeki metal kapağa doğru ilerlediler.
“Bu, o lanet olası defterin bahsettiği kuyu olmalı,” dedi ilk adam, sesi alçak ama tehditkar. “Patron, bu defterin peşinde. Eğer bu kız onu bulduysa, işimiz bitti demektir.”
Elif, dehşetle dinliyordu. Demek ki, ofisine girenler bunlardı. Ve sadece defteri değil, defterin işaret ettiği “mirası” da arıyorlardı.
Cemil, Elif’in kolunu sıktı ve fısıldadı: “Arka duvardaki havalandırma deliğinden çıkmalıyız. Ben onları oyalarım.”
“Hayır, Cemil. Seni yalnız bırakamam.”
“Benim buralarda kaybolmam sorun olmaz. Sen gitmelisin. O defter ve içindeki sır, benden daha değerli.”
Adamlar, kuyunun kapağını açmak için levye aramaya başladılar.
Elif, Cemil’in kararlı bakışlarını görünce, tereddüt etmedi. Hızla, deponun arka duvarına doğru süründü. Havalandırma deliğinden dışarı çıktığında, Haliç’in soğuk rüzgarı yüzüne vurdu.
Tam kaçmaya hazırlanırken, içeriden bir çığlık sesi duydu. Cemil, adamları oyalamak için kendini feda etmişti.
Elif, vicdan azabıyla bir an duraksadı, ancak Cemil’in son sözleri aklına geldi: “O defter ve içindeki sır, benden daha değerli.”
Hızla, Ayvansaray’ın dar sokaklarında koşmaya başladı. Arkasından gelen bağırışları duyuyordu.
Sessizliğin Adası Yedi
Elif, nefes nefese, güvenli bir yere sığındı. Cemil’in başına gelenler onu derinden sarsmıştı. Bu iş, düşündüğünden çok daha tehlikeliydi. Artık yalnızdı ve takip ediliyordu.
Elindeki tek ipucu: “Sessizliğin Adası Yedi.”
“Sessizliğin Adası…” Elif, eski İstanbul haritalarını incelemeye başladı. Haliç’in ortasında, bilinen bir ada yoktu. Ancak, Haliç’in girişinde, Marmara Denizi ile birleştiği noktada, bir zamanlar küçük bir kayalık oluşumunun bulunduğu, ancak 19. yüzyılın sonlarında liman genişletme çalışmaları sırasında ortadan kaldırıldığına dair bir not buldu.
Bu kayalık, eski denizciler arasında “Yedi Kardeşler Kayalığı” olarak biliniyordu. Kayalıklar, genellikle tehlikeli oldukları için sessiz ve ıssızdı.
“Sessizliğin Adası,” bu kayalık olabilir miydi?
Elif, haritadaki kayalığın eski konumunu işaretledi. Konum, tam olarak Haliç’in Boğaz’a açıldığı noktaydı.
Peki, “Yedi” ne anlama geliyordu? Yedi Kardeşler Kayalığı’nın yedi parçası mı?
Defteri tekrar açtı. Aleksandros’un metinlerinde, yedi sayınının geçtiği başka yerler de vardı. Özellikle, yedi farklı tüccar gemisinin isimleri ve yedi farklı rüşvet ödemesinin tarihi.
Elif, yedi sayısının, Aleksandros’un yolsuzluk ağını oluşturan yedi kilit kişiyi temsil ettiğini düşündü. Ve bu yedi kişiden biri, mirasın tam yerini biliyordu.
Ancak bu spekülasyondu. Elif’in somut bir kanıta ihtiyacı vardı.
“Su, çözümdür.”
Elif, Haliç’in sularına bakarak düşündü. Aleksandros, mirası, suyun altına, bu kayalığın kalıntılarına saklamış olmalıydı. Ve “Yedi” sayısı, bu kalıntıların yedi farklı noktasına işaret ediyordu.
Elif, bir dalgıç kiralamayı düşündü, ancak bu, çok fazla dikkat çekerdi. Özellikle, peşindeki adamların, Cemil’i sorgulayıp, onun da Ayvansaray’daki kuyuyu bulduğunu öğrendiklerini varsayarsak.
Elif, tehlikeli bir karar verdi. Bu işi kendi başına yapacaktı.
Ertesi sabah, Elif, eski bir dalgıç kıyafeti ve basit bir dalış tüpü kiraladı. Kendisini, Haliç’in girişine yakın, terk edilmiş bir iskelenin yakınında, bir balıkçı teknesi sahibi olarak tanıttı.
Haliç’in suları, İstanbul’un tarihini yansıtan, koyu, bulanık bir renge sahipti. Elif, kalbi hızla çarparken, soğuk sulara daldı.
Görüş mesafesi çok düşüktü. Aleksandros’un bahsettiği kayalık kalıntılarını bulmak, samanlıkta iğne aramaktan farksızdı.
Elif, defterdeki haritayı zihninde canlandırdı. Aleksandros, kayalığı, bir yıldız şekliyle işaretlemişti.
Yaklaşık yarım saat süren yorucu bir aramanın ardından, Elif’in eli, yosunlarla kaplı, keskin bir taşa çarptı. Bu, doğal bir kaya değil, insan eliyle şekillendirilmiş bir yapı kalıntısıydı. Yedi Kardeşler Kayalığı’nın batık temeli.
Elif, batık temelin etrafında yüzmeye başladı. Yedi farklı noktaya odaklanması gerekiyordu.
Birinci, ikinci, üçüncü… Hiçbir şey yoktu.
Dördüncü noktaya ulaştığında, Elif, taşın üzerinde, tanıdık bir sembol gördü: Aleksandros’un defterindeki “A.K.” monogramı, taşa kazınmıştı.
Monogramın hemen altında, küçük bir oyuk vardı. Elif, oyuğa elini soktu. İçeride, bir zamanlar bir kitabın ya da kutunun yerleştirildiği, su geçirmez bir bölme bulunuyordu.
Ancak bölme boştu.
Elif’in kalbi buz kesti. Birisi, ondan önce burayı bulmuştu.
Hayal kırıklığı ve öfkeyle, diğer noktalara bakmaya devam etti. Beşinci, altıncı… Hepsi boştu.
Yedinci ve son noktaya geldiğinde, Elif, artık umudunu kesmişti. Bu kadar çaba, Cemil’in fedakarlığı… Hepsi boşa mı gitmişti?
Yedinci noktadaki taş, diğerlerinden daha büyüktü. Üzerinde monogram yoktu. Elif, son bir gayretle taşı yokladı. Taşın hemen yanında, suyun dibinde, neredeyse çamurla kaplanmış, küçük, metal bir kutu fark etti.
Kutu, bir zamanlar parlak olan, ancak şimdi kararmış, kurşun bir kutuydu. Kutuyu açmak için bir alete ihtiyacı vardı.
Tam yüzeye çıkmaya hazırlanırken, suyun içinde, hemen arkasında, bir gölge belirdi.
Gölge, bir dalgıçtı.
Elif, korkuyla dondu. Bu, kiralık bir dalgıç değildi. Adamın üzerindeki ekipman, profesyonel ve pahalıydı. Ve en önemlisi, adamın gözleri, karanlık suyun içinde bile, tehditkar bir şekilde parlıyordu.
Adam, yavaşça Elif’e yaklaştı ve elindeki metal kutuyu işaret etti. Kutuyu istiyordu.
Elif, kutuyu sıkıca tuttu. Geri çekilmek için hareket etti, ancak adam, bir yılan çevikliğiyle Elif’in bileğini yakaladı.
Sualtında, çaresizdi. Adam, Elif’in bileğini sıktı ve kutuyu almaya çalıştı. Elif, direndi.
Kısa bir boğuşmanın ardından, Elif, profesyonel dalgıçla baş edemeyeceğini anladı. Ancak, pes etmeye niyeti yoktu.
Son bir hamleyle, Elif, adamın yüzündeki maskeye doğru bir tekme attı. Maske yerinden oynadı. Adam şaşkınlıkla elini maskesine götürürken, Elif, kurşun kutuyu son gücüyle Haliç’in derinliklerine, çamurlu dibe doğru fırlattı.
Kutu, görüş alanından çıktı.
Adam, öfkeyle Elif’e döndü. Maskesini düzeltti ve Elif’e doğru hızla yüzmeye başladı. Amacı, onu yakalayıp, kutunun yerini öğrenmekti.
Elif, panikle yüzeye doğru tırmanmaya başladı. Ciğerlerindeki hava tükeniyordu.
Sonunda, iskelenin yanındaki teknesine ulaştı ve sudan çıktı. Arkasından, dalgıç da yüzeye çıktı.
Adam, maskesini çıkardı. Yüzü, Elif’in güvenlik kamerasında gördüğü, ofisine giren adamın yüzüydü.
“Kutu nerede?” diye tısladı adam, sesi öfkeyle titriyordu.
Elif, nefes nefese, teknesini çalıştırmak için hamle yaptı.
“Kutuyu bulamayacaksın,” dedi Elif. “O, suyun dibinde. Ve ben, kim olduğunuzu biliyorum. Size ait değil.”
Adam, iskelenin kenarından tekneye atlamak için hamle yaptı. Ancak Elif, son anda motoru çalıştırdı ve tekneyi hızla iskeleden uzaklaştırdı.
Adam, öfkeyle Haliç’in sularına baktı. Kayıp kutu ve kaçan kız… Patronuna bunu nasıl açıklayacaktı?
Elif, teknesini güvenli bir limana sürerken, titriyordu. Kutuyu kaybetmişti, ama en azından düşmanının eline geçmemişti. Ve şimdi, düşmanının kim olduğunu biliyordu.
Bölüm 3: Mirasın Gerçek Anlamı
Elif, Ömer amcasının Assos’taki evine sığındı. Haliç’teki olay, onu fiziksel ve zihinsel olarak tüketmişti, ancak aynı zamanda kararlılığını da pekiştirmişti.
Ömer amca, Elif’in hikayesini dinledi ve endişeyle başını salladı. “Bu adamlar, 130 yıl önceki o yolsuzluk ağının mirasçıları olmalı. Hala güçlüler ve o sırrın ortaya çıkmasını istemiyorlar.”
“Kutuyu kaybettim amca,” dedi Elif, sesi hayal kırıklığı doluydu. “Boğuşma sırasında Haliç’in dibine attım. Onu bulmaları an meselesi.”
“Hayır Elif. Sen, Aleksandros’un son talimatını yerine getirdin: ‘Onu, suyun en derinindeki sessizlikte bulacaksın.’ Eğer kutu kurşunsa, çabuk batar ve çamurun içine gömülür. Onu bulmaları, profesyonel bir denizaltı operasyonu gerektirir.”
Ömer amca, Aleksandros’un defterini açtı ve son sayfayı okudu. Şifreli metnin son bölümü, Elif’in dikkatinden kaçan bir detayı içeriyordu.
“Eğer kutu kaybolursa, mirasın gerçek anahtarı, Eleni’nin kalbindedir. Onu, yedi harfli bir kelimeyle açacaksın. Kelime, benim sana olan sevgimin simgesidir.”
“Yedi harfli bir kelime,” dedi Elif. “Ve Aleksandros’un Eleni’ye olan sevgisinin simgesi.”
Elif ve Ömer amca, Aleksandros ve Eleni’nin hayat hikayesini araştırmaya başladılar. Eleni, Aleksandros’un eşiydi. Kayıtlara göre, Aleksandros’un kayboluşundan sonra, Eleni, küçük oğlu Yanis ile birlikte Balat’tan ayrılmış ve İzmir’e yerleşmişti.
Yedi harfli kelime ne olabilirdi? Sevgi, sadakat, umut… Hepsi altı harfliydi.
Elif, defterdeki metinleri tekrar inceledi. Aleksandros, metinlerinde sık sık, Eleni’ye olan aşkını ifade eden, Rumca bir kelime kullanıyordu.
“ΑΓΑΠΗ” (AGAPE) – Sevgi. Beş harfli.
“ΕΛΠΙΔΑ” (ELPIDA) – Umut. Altı harfli.
Elif, umutsuzluğa kapılmıştı. Tam o sırada, Ömer amca, Aleksandros’un defterinin kapağındaki silik altın yaldızla işlenmiş monogramı işaret etti: “A.K.”
“Elif, bu sadece Aleksandros Karyofyllis’in baş harfleri değil,” dedi Ömer amca. “Rumca’da, ‘A’ ve ‘K’ harfleri, aynı zamanda bir anlam taşır. ‘A’ (Alfa), başlangıç demektir. ‘K’ (Kappa), ise bir sayıyı temsil eder. 20.”
“Bu bir şifre değil amca. Bu, bir kelime olmalı.”
Elif, Rumca sözlüğünü açtı. Yedi harfli, sevgiyle ilgili bir kelime…
Saatler süren aramanın ardından, Elif, bir kelimeye takıldı. Kelime, eski Rumca’da, özellikle evlilik yeminlerinde kullanılıyordu:
“ΠΙΣΤΕΥΩ” (PISTEVO) – İnanıyorum/Sadakatim. Yedi harfli.
“Pistevo,” diye fısıldadı Elif. “İnanıyorum. Aleksandros, Eleni’nin ona olan sadakatine inanıyordu.”
Elif, bu kelimenin, Haliç’in dibindeki kutunun içinde ne işe yarayacağını bilmiyordu. Ancak, bu kelimenin, mirasın gerçek anahtarı olduğuna emindi.
Ertesi gün, Elif, Cemil’in durumunu öğrenmek için İstanbul’a döndü. Cemil, adamlar tarafından dövülmüş, ancak hayati tehlikesi yoktu. Polise, “eski eser hırsızları” tarafından saldırıya uğradığını söylemişti.
Elif, Cemil’i ziyaret etti. “Kutuyu bulamadılar Cemil. Ama anahtar, bende.”
“O zaman ne bekliyorsun?” dedi Cemil, yüzü şişmişti ama gözleri kararlıydı.
Elif, Haliç’in dibindeki kutuyu kurtarmak için bir plan yapmaya başladı. Kutunun içinde ne olduğunu bilmeden, bu savaşı kazanamazdı.
Planı basitti: Kutuyu, düşmanlarından önce bulmak.
Elif, bir kez daha Haliç’e daldı. Bu kez, daha iyi bir ekipmanla ve yanında, Cemil’in ayarladığı, eski bir deniz kuvvetleri dalgıcı olan güvenilir bir adamla.
Kutunun atıldığı yeri, zor da olsa buldular. Kurşun kutu, çamurun içine gömülmüş, neredeyse görünmez hale gelmişti.
Kutuyu yüzeye çıkardıklarında, Elif’in elleri titriyordu. Kutuyu açtılar.
İçinde, ne altın, ne mücevher, ne de para vardı.
Sadece, küçük, katlanmış bir parşömen ve bir şişe vardı. Şişenin içinde, kurumuş, kalın bir mürekkep vardı.
Parşömeni açtılar. Üzerinde, yine Aleksandros’un el yazısıyla, Rumca bir cümle yazıyordu:
“ΠΙΣΤΕΥΩ. Şimdi, onu, ait olduğu yere götür: Fenerin Işığına.”
“Pistevo… İnanıyorum,” dedi Elif. “Bu, sadece bir parola değil, aynı zamanda bir talimat.”
“Fenerin Işığına?” diye sordu Cemil’in adamı. “Deniz fenerine mi?”
Elif, başını salladı. “Fener, anahtardır. Ama bu kez, sadece ışığı değil, kendisi.”
Elif, hemen Balat’taki deniz fenerine gitti. Fener, hala aktif olarak kullanılıyordu. Elif, fenerin bekçisini ikna ederek, lamba ünitesinin bulunduğu tepeye çıktı.
Lamba ünitesinin etrafındaki 26 mercek, parlak bir şekilde ışıldıyordu. Elif, Aleksandros’un şifreyi çözerken kullandığı harita-anahtarı hatırladı.
Aleksandros, mirası, fenerin içine, ışığın kaynağına saklamıştı.
Elif, mercekleri tek tek inceledi. Bir merceğin arkasında, diğerlerinden farklı, küçük bir bölme fark etti. Bu, merceğin camının arkasına gizlenmiş, küçük bir alandı.
Elif, bölmeyi açmak için bir alet kullandı. Bölme açıldığında, içeride, bir kitapçık ve kurumuş bir çiçek vardı.
Kitapçık, bir günlük değildi. Bu, Aleksandros’un, yolsuzluk ağının tüm detaylarını, isimlerini, tarihlerini ve para akışlarını titizlikle kaydettiği, “Ölüm Defteri” idi.
Ancak defterin yanında, asıl miras vardı: Kurumuş çiçek.
Elif, çiçeği eline aldı. Çiçeğin altındaki notta, sadece tek bir kelime yazıyordu: “Yanis.”
Aleksandros, mirası, oğlu Yanis’e bırakmıştı.
Elif, defteri okumaya başladı. Defter, sadece kaçakçılık değil, aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin gizli askeri bilgilerinin yabancı güçlere satılması gibi ihanetleri de içeriyordu. Eğer bu defter ortaya çıkarsa, sadece birkaç tüccar değil, devletin en üst kademesindeki isimler de düşecekti.
Elif, defteri göğsüne bastırdı. Artık elinde, 130 yıl önce adaleti sağlayacak güce sahip bir kanıt vardı.
Ancak, bu kanıtı ortaya çıkarmak, onu daha da büyük bir tehlikeye atacaktı. Aleksandros’un defterini arayanlar, sadece sıradan hırsızlar değildi. Onlar, geçmişin gölgeleriydi ve Elif’in peşini bırakmayacaklardı.
Bölüm 4: Yüzleşme ve İhanet
Elif, fenerden ayrılırken, elindeki “Ölüm Defteri”nin ağırlığı, omuzlarına binen tarihi sorumluluğun ağırlığıyla birleşmişti. Bu defter, sadece bir kanıt yığını değil, aynı zamanda 19. yüzyılın sonlarında Osmanlı İmparatorluğu’nun kalbindeki çürümeyi gösteren bir aynaydı.
Amcası Ömer’i aradı ve defteri bulduğunu, içeriğinin tahmin ettiklerinden çok daha ciddi olduğunu bildirdi. Ömer, Elif’in hemen Assos’a dönmesini ve defteri güvenli bir şekilde saklamasını emretti.
“Bu defter, sadece senin hayatını değil, ülkenin tarihini de değiştirebilir. Onu korumalıyız,” dedi Ömer, sesi her zamankinden daha keskindi.
Elif, İstanbul’dan ayrılmadan önce son bir işi halletmek zorundaydı: Cemil’e teşekkür etmek ve ona veda etmek.
Antikacı dükkanına gittiğinde, Cemil’i tezgahın arkasında, gazete okurken buldu. Yüzündeki morluklar hala belirgindi.
“Elif, geri döndüğüne sevindim,” dedi Cemil, gülümsemeye çalışarak. “Kutunun içinde ne vardı?”
Elif, defteri göstermeden, sadece “Aradığım şeydi. Ve şimdi, onu ait olduğu yere götürmeliyim,” dedi.
Cemil, başını salladı. “Aleksandros’un mirası, umarım huzur getirir.”
Elif, Cemil’le vedalaştıktan sonra, Assos’a gitmek üzere yola çıktı. Ancak, Haliç’ten çıkıp ana yola bağlandığı anda, dikiz aynasında, tanıdık bir arabanın kendisini takip ettiğini fark etti. Siyah, lüks bir sedan.
Paniklemedi. Bu, beklediği bir şeydi. Dalgıç, Elif’in kimliğini ve nerede kaldığını öğrenmiş olmalıydı.
Elif, hızını artırdı ve trafiğin yoğun olduğu ara sokaklara daldı. Amacı, takipçilerini kaybetmek ve bir trene atlayarak Assos’a ulaşmaktı.
Ancak takipçileri, şaşırtıcı derecede profesyoneldi. Her manevrasını önceden tahmin ediyorlardı.
Elif, bir anlık boşluktan faydalanarak, arabasını terk etti ve kalabalık bir metro istasyonuna sığındı. Kalabalığın arasına karışarak, takipçilerini atlattığını düşündü.
Metro istasyonunun derinliklerinde, telefonunu çıkardı ve Ömer amcayı aradı.
“Amca, beni takip ediyorlar. Tren istasyonuna gitmeye çalışıyorum.”
“Hemen oradan ayrıl! Tren istasyonu çok açık bir hedef. Sana bir adres gönderiyorum. Eski istihbarat ağımızdan bir sığınak. Oraya git ve beni bekle.”
Elif, adresi not aldı. Adres, İstanbul’un Anadolu yakasında, eski bir askeri lojman bölgesindeydi.
Elif, sığınağa ulaştığında, kapıyı açan kişi, onu şaşırttı.
Kapıda, Cemil duruyordu.
“Cemil? Sen burada ne yapıyorsun?” diye sordu Elif, şaşkınlıkla.
Cemil’in yüzündeki gülümseme, bu kez soğuk ve tehditkardı.
“Beni buraya, Ömer amcan gönderdi, Elif. Sana yardım etmem için.”
Elif, rahat bir nefes aldı. “Ah, neyse ki. Az önce beni takip edenlerden zor kurtuldum.”
Cemil, kapıyı arkasından kilitledi. “Evet, biliyorum. Onlar benim adamlarımdı.”
Elif’in beyninde şimşekler çaktı. “Ne? Ne saçmalıyorsun Cemil?”
Cemil, yavaşça Elif’e yaklaştı. Elindeki levye, bu kez tehditkar bir şekilde sallanıyordu.
“Aleksandros’un defteri, Elif. Onu bana vereceksin.”

“Sen… Sen miydin Kör Balıkçının Kuyusu’nu arayan?”
“Ben ve benim gibi düşünenler. Aleksandros’un mirası, sadece bir defter değil, aynı zamanda bir güç kaynağıdır. O defter, bizim ailelerimizin 130 yıl önceki onurunu kurtaracak. Ve sen, genç bir akademisyen, bu işe burnunu sokmamalıydın.”
Cemil’in gözleri, artık sevecen bir antikacının gözleri değildi. Onlar, geçmişin intikamını almak isteyen, kararlı bir adamın gözleriydi.
“Sen… Sen Aleksandros’un soyundan mısın?” diye sordu Elif.
“Ben, Aleksandros’un torununun torunuyum. Ve o defterdeki miras, benim yasal hakkım. Aleksandros, o mirası, cemaatimizin geleceği için bıraktı. Onu, o hainlerin ellerinden geri alacağım.”
“Hainler mi? Defter, senin atanın, Osmanlı yetkilileri ve yabancı tüccarlar arasındaki yolsuzluk ağını ifşa ettiğini söylüyor. Bu, adaletin yerine gelmesi için bir fırsat.”
Cemil, acıyla gülümsedi. “Adalet mi? O defterdeki isimler, sadece Osmanlı yetkilileri değildi. Orada, bizim cemaatimizden olan, Aleksandros’a ihanet eden, o zamanın en güçlü tüccarlarının da isimleri var. Onlar, Aleksandros’u ölüme terk ettiler. O defter, sadece bir yolsuzluk kanıtı değil, aynı zamanda bir intikam listesidir.”
Cemil, Elif’in sırt çantasını işaret etti. “Defteri ver Elif. Sana zarar vermek istemiyorum. Ömer amcan, bana bu sığınağın adresini verdiğinde, seni korumak için değil, defteri senden almak için gönderdi.”
Elif, dehşetle Ömer amcasını düşündü. Amcası, ona ihanet mi etmişti?
“Ömer amcan… O, Cemil’in ailesini tanıyordu. Ve Aleksandros’un mirasının, cemaatinin eline geçmesi gerektiğine inanıyordu. O, seni korumak için bu sığınağa gelmeni söyledi, ama asıl amacı, seni bana teslim etmekti.”
Elif, Cemil’in sözlerine inanmakta zorlanıyordu. Ömer amca, onun en güvendiği kişiydi.
“Hayır,” dedi Elif, kararlılıkla. “Ömer amca, böyle bir şey yapmaz.”
“Yapmak zorunda kaldı. Çünkü o da, bu sırrın bir parçası. Şimdi, defteri ver.”
Elif, sırt çantasını hızla açtı ve defteri çıkardı. Ancak defteri Cemil’e vermek yerine, defteri havaya kaldırdı.
“Bu defter, artık bir kişinin ya da bir cemaatin malı değil. Bu, tarihin malı. Ve ben, onu saklamayacağım.”
Cemil, öfkeyle Elif’e doğru hamle yaptı. Elif, bir anlık refleksle, defteri Cemil’in kafasına vurdu ve kapıya doğru koştu.
Kapı kilitliydi.
Cemil, yerden kalktı ve Elif’e doğru yürüdü. “Aptal kız! Bu kadar büyük bir sırrı, tek başına taşıyamazsın.”
Tam o sırada, sığınağın kapısı, büyük bir gürültüyle açıldı.
Kapıda, Ömer amca duruyordu. Yanında, iki resmi polis memuru vardı.
Bölüm 5: Gerçek Sadakat
“Cemil, dur!” diye bağırdı Ömer amca, sesi otoriterdi.
Cemil, şaşkınlıkla arkasına döndü. “Amca? Sen… Sen bana ihanet mi ettin?”
“Hayır, Cemil. Ben, sadece doğru olanı yaptım. Aleksandros’un mirası, intikam için değil, adalet içindir.”
Elif, rahat bir nefes aldı. Ömer amca, ona ihanet etmemişti. Sığınağın adresini vererek, Cemil’in niyetini test etmiş ve polisle birlikte gelerek onu tuzağa düşürmüştü.
“Aleksandros, defteri, Eleni’ye bir güvence olarak bıraktı,” dedi Ömer amca. “Ama o güvence, sadece cemaatinin değil, tüm imparatorluğun geleceği içindi. Sen, o defteri kullanarak sadece intikam almak istiyorsun.”
Cemil, gözleri yaşlarla doluydu. “Sen, ne anlarsın amca? Bizim ailemiz, o ihanet yüzünden yıllarca acı çekti. Bu, bizim hakkımız!”
“Hakkın, adalettir Cemil. Ve adalet, gizlenerek değil, ortaya çıkarılarak sağlanır.”
Polisler, Cemil’i kelepçelediler. Cemil, son bir kez Elif’e döndü.
“O defteri ortaya çıkarırsan, sadece benim değil, senin de hayatın tehlikeye girer. Bu sır, çok büyük.”
Elif, defteri sıkıca tuttu. “Biliyorum. Ama artık geri dönüş yok.”
Defterin Ortaya Çıkışı
Ömer amca, Elif’e, defteri teslim etmesi gereken doğru adresi verdi. Bu, Jandarma Genel Komutanlığı’na bağlı, özel bir soruşturma birimiydi.
Elif, defteri teslim ettiğinde, soruşturma ekibinin başındaki albay, defterin içeriğini okudukça şaşkınlığını gizleyemedi.
“Bu… Bu sadece bir yolsuzluk defteri değil. Bu, 19. yüzyılın en büyük casusluk ve ihanet ağının kanıtı. Bu, tarihin yeniden yazılması demek.”
Defterin içeriği, titizlikle incelendi ve doğrulandı. Aleksandros’un notları, o dönemin ticari kayıtları ve diplomatik yazışmalarıyla karşılaştırıldı. Her şey, defterdeki bilgileri doğruluyordu.
Defterin ortaya çıkışı, sadece tarihi değil, aynı zamanda güncel siyasi bir depreme neden oldu. Defterdeki isimlerin soyundan gelen bazı aileler, hala ülkenin en güçlü ekonomik ve siyasi çevrelerinde yer alıyordu.
Medya, bu olayı “Haliç’in Sırrı” olarak manşetlere taşıdı. Elif, bir anda ulusal bir kahraman haline geldi. Ancak, o, sadece gerçeği ortaya çıkarmak isteyen bir akademisyendi.
Elif, üniversitedeki tezini, bu defterin ortaya çıkardığı gerçekler üzerine yeniden yazdı. Tezi, sadece akademik çevrelerde değil, tüm ülkede büyük yankı uyandırdı.
Sonuç
Cemil, polise teslim oldu. Ailesinin onurunu kurtarmak için yanlış yoldan gitmişti, ancak Elif’in cesareti sayesinde, Aleksandros’un mirası, amacına ulaştı.
Aleksandros’un “Ölüm Defteri,” 130 yıl sonra adaleti sağladı. Defterdeki bilgiler, sadece tarihi bir olayı aydınlatmakla kalmadı, aynı zamanda günümüzdeki bazı yolsuzluk ağlarının kökenini de ortaya çıkardı.
Birkaç ay sonra, Elif, doktora tezini başarıyla savundu. Tez savunmasından sonra, Ömer amca, Elif’e yaklaştı.
“Gurur duyuyorum seninle, Elif. Sen, sadece bir tarihçi değil, aynı zamanda bir kahramansın.”
“Ben, sadece bir hikayenin peşinden gittim amca. Ve o hikaye, bana, sadakatin ve adaletin, her zaman en güçlü miras olduğunu gösterdi.”
Elif, pencereden Haliç’in sularına baktı. Sular, bu kez, altın renginde parlıyordu. Artık, o sularda, sadece geçmişin gölgeleri değil, aynı zamanda aydınlık bir geleceğin umudu da vardı.
Aleksandros’un mirası, nihayet huzur bulmuştu.