Türk Askeri – “Postallarımı Öp!” Dedi – Ama Elindeki O İzi Görünce Donakaldı
.
.
Sessiz Kahraman: Alparslan’ın Onuru
Uluslararası askeri tatbikat alanı sabahın erken saatlerinde insanlarla dolmuştu. Güneş, gri bulutların arasından ürkekçe süzülürken, dünyanın dört bir yanından gelen askerler sıraya girmiş, son yılların şampiyonu Amerikan özel kuvvetlerinden yüzbaşı Williams’ın etrafında toplanmıştı. Onun karşısında ise gözleri sükûnetle parlayan Türk askeri, Yüzbaşı Alparslan Demir duruyordu.
Tatbikatın final turunda, yenilenin onurunun ayaklar altına alınacağı bir ceza vardı. Williams, çamurlu postallarını Alparslan’ın yüzüne kadar uzatıp “Liyakatini ispat etmen için son bir şans. Diz çök ve o çamurlu postallarımı parlat, Türk askeri!” diye bağırdı. Alaycı kahkahalar alanı doldurdu. Bazı askerler telefonlarını çıkarıp bu utanç anını kaydetmeye çalışıyordu.
Alparslan, beklenen öfke ya da utanç yerine yüzünde belli belirsiz bir tebessümle başını hafifçe eğdi. Gözleri Williams’ın postallarında gezindi. Herkes onun ya postalı öpeceğini ya da öfkeyle ayağa kalkacağını beklerken, Alparslan yavaşça, dünyanın en değerli mücevherine dokunur gibi elini uzattı. Fakat parmakları deriye değmeden durdu. Sadece postal bağcıklarından birinin çözülmek üzere olan ucunu nazikçe yerine soktu. Sonra başını kaldırdı, gözlerinin içi hâlâ o sakin tebessümle parlıyordu.
“Komutanım,” dedi, sesi fısıltı gibi ama tüm alanı susturacak kadar netti. “Bağcığınız çözülmek üzereydi. Bu önemli günde takılıp düşmenizi istemem.”
Kahkahalar bir anda kesildi, yerini şaşkın bir sessizlik aldı. Williams’ın yüzündeki kibirli gülümseme dona kaldı. Bu beklenmedik hamle, şampiyonun dengesini bozmuştu. Birkaç saniye sonra Williams kendini toparlamaya çalışarak daha da gür bir sesle güldü. Ama gözlerinde ilk defa bir endişe parıltısı belirmişti.

Son eleme müsabakası başladı. Alparslan dizlerinin üzerindeki tozu silkelerken yavaşça ayağa kalktı. Gözleri alaycı kalabalığın üzerinde gezindikten sonra Williams’ın gözlerinde sabitlendi. Dudaklarında yine o esrarengiz tebessüm vardı. Sanki aralarında sadece ikisinin anlayabildiği yıllar öncesinden gelen bir sır vardı.
Amerikalı askeri analist Mark Collins, Alparslan’ın duruşunda bir tuhaflık olduğunu fark etti. Bu adamda basit bir yarışmacıdan çok daha fazlası gizliydi. Williams tüm gücüyle hazırladığı ölümcül yumruğunu savurarak Alparslan’ın üzerine atıldığında, Alparslan sanki ağır çekimde bir dans sahnesindeymiş gibi yana doğru bir adım attı. Williams’ın tüm gücü boşa giderken Alparslan’ın dirseği neredeyse bir tüy dokunuşu hafifliğinde şampiyonun karın boşluğuna dokundu. O devasa adam bir anda iki büklüm oldu, dizlerinin üzerine çöktü.
Tüm tatbikat alanı mezar sessizliğine bürünmüştü. Dakikalar önce onuru ayaklar altına alınan bu adam nasıl olmuştu da tek bir dokunuşta durumu bu kadar çabuk tersine çevirebilmişti? Tribünlerde oturan albay Miller’ın yüzü kireç gibi bembeyazdı. Gördüğü şeyin ne anlama geldiğini çok iyi biliyordu. Fransız yüzbaşı Dubois ve diğer askerler şaşkınlık içinde birbirlerine bakıyorlardı. Sadece tatbikat alanının bir köşesinde duran Rus binbaşı Ivan Morozov’un gözleri bir avcınınki gibi parlıyordu. “Sonunda seni buldum hayalet,” diye fısıldadı.
Alparslan yerde kıvranan Williams’a değil, tribünlerdeki Albay Miller’a bakıyordu. Asıl savaş şimdi başlıyordu. Williams hem utançtan hem de öfkeden kıpkırmızı bir yüzde ayağa kalkmaya çalıştı. “Sen… sen kimsin? Bu nasıl olabilir?” diye kekeledi. Alparslan hiç istifini bozmadan duruyordu. Farkında olmadan sol göğsünün üzerindeki küçük cepteydi. Orada kimsenin hayal bile edemeyeceği bir sır saklıydı.
Williams’ın bakışları, Alparslan’ın sol elinin üzerindeki neredeyse görünmez haç şeklindeki küçük yara izine takıldı. Hafızasının derinliklerinden bir anı su yüzüne çıkmaya çalışıyor, bu anı onu iliklerine kadar titretiyordu. “Olamaz. Sen… sen olamazsın.”
Binbaşı Morozov kalabalığın arasından sıyrılıp ciddi bir ifadeyle Alparslan’a doğru yürüdü. “Beş yıldır seni arıyordum,” dedi Morozov net bir Rus aksanıyla. Alparslan ilk defa yüzünde bir duygu belirtisiyle Morozov’a döndü. “Kimi aradığınızı bilmiyorum binbaşım,” dedi saygılı ama gözleri bu sözlerin sadece bir formalite olduğunu söylüyordu.
Albay Miller tribünden panik içinde bağırdı. “Yeter! Müsabaka bitmiştir. Herkes dağılsın!” Sesi kontrolünü kaybetmiş bir adamın titrek çığlığı gibiydi. Alparslan başını yukarı kaldırdı, o gizemli gülümseme hâlâ dudaklarındaydı. “Sayın albayım, bence devam etmeliyiz. Aydınlatılması gereken çok şey var.”
Williams titreyen bacaklarıyla ayakta duruyordu. Gözlerini Alparslan’ın elindeki yara izinden alamıyordu. Karşısında kimin durduğunu artık biliyordu ve bu bilgi onu kemiklerine kadar donduran bir korkuyla dolduruyordu. Yüzbaşı Dubois yanlarına yaklaşarak titrek bir sesle sordu. “Sen gerçekte kimsin?”
Alparslan ona döndü. Bakışlarında hüzünlü bir ifade vardı. “Ben de sadece sizler gibi bir askerim.” Ama duruşu, nefes alışı, etrafındaki her detayı tarayış şekli onun hiç de sıradan olmadığını haykırıyordu.
Alparslan tatbikat alanını bir kez daha süzdü. Gözleri her bir yüzde sanki hafızasına kazıyormuş gibi durakladı. Williams sakinleşmeye çalışıyordu ama eli sürekli 5 yıldır hiç çıkarmadığı sağ kolundaki bilekliğe gidiyordu. “Eğer sen gerçekten oysan… neden buradasın?” diye sordu. Alparslan bir an sessiz kaldı. Sonra yavaşça konuştu. “Ödenmesi gereken borçlar ve söylenmesi gereken gerçekler vardır.”
Albay Miller yukarıdan bir kez daha bağırdı. “Güvenlik! Bu adamı dışarı çıkarın!” Ama kimse kımıldamadı. Herkes Alparslan’dan yayılan o tehlikeli ve saygı uyandıran aurayı hissediyordu. “Kendim giderim,” dedi Alparslan ve tatbikat alanının çıkış kapısına doğru yürümeye başladı. Kalabalık sanki yırtıcı bir aslana yol verir gibi iki yana açıldı.
Williams arkasından koştu. “Bekle! Eğer sen gerçekten oysan…” Alparslan arkasını dönmeden durdu. “Yarın aynı saatte burada. Herkesin cevabı burada olacak.”
Morozov ve Collins anlamlı bir bakış paylaştı. Asıl oyunun şimdi başladığını ve av sandıkları adamın aslında avcı olduğunu biliyorlardı.
Ertesi gün, tatbikat alanı tıklım tıklım doluydu. Herkes Alparslan’ın gerçek kimliğini öğrenmek için oradaydı. Williams ve Alparslan ringe çıktılar. Alparslan göğüs cebinden el yapımı küçük bir madalyon çıkardı. “Beş yıl önce teröristlerin elinden kurtardığım küçük bir kız bana bunu hediye etti. Ama ben bu madalyonu bu arkadaşıma verdim. Çünkü onun benden daha çok ihtiyacı olduğunu düşündüm.”
Williams dizlerinin üzerine çöktü. “Sen benim hayatımı iki kez kurtardın. İlki düşmandan, ikincisi ise kendimden. 5 yıl boyunca bir yalanın içinde yaşadığım için özür dilerim.” Kolundaki bilekliği çıkarıp Alparslan’a uzattı. Alparslan başını salladı. “Onu sakla ama bu sefer ona layık bir hayat yaşa.”
Williams tribünlere döndü. “Sizin sandığınız kahraman değilim. Gerçek kahraman burada duruyor. 12 rehinenin ve benim hayatımı kurtaran adam Yüzbaşı Alparslan Demir.”
Albay Miller kürsüden bağırdı. Artık kimse onu dinlemiyordu. Dubois ringe çıktı, Alparslan’ın önünde diz çöktü. “Size haksızlık ettiğim için özür dilerim.” Morozov ve Collins ringe yürüdü. “Size saygı duyuyoruz, Yüzbaşı.”
Alparslan hepsini ayağa kaldırdı. “Özür dilemenize gerek yok. Herkesin kendi sebepleri vardır.”
Tatbikat alanında alkışlar bir kazanan için değil, gün yüzüne çıkan gerçek için yayıldı. Aylar sonra, Mark Collins’in “Hayalet: Gerçek Kahramanlığın Hikayesi” adlı kitabı uluslararası çok satanlar listesine girdi. Williams Ordu’daki rütbelerinden feragat etti, bir gazi rehabilitasyon merkezinde gönüllü oldu. Dubois Fransa’ya döndü ve askeri etikte onur dersleri verdi. Morozov barış enstitüsünde çalıştı. Albay Miller emekliye ayrıldı.
Ve Alparslan, Anadolu’nun bir köyüne döndü. Çocuklara dövüş sanatları öğretiyor, bahçesinde küçük bir madalyon ve çocukların çizdiği resimleri saklıyordu. Bir gün Williams, Dubois ve Morozov onu ziyarete geldiler. Bahçede oturup hayatın anlamı üzerine sohbet ettiler.
Akşam olurken Williams kolundaki bilekliği çıkarıp Alparslan’a uzattı. “Artık ait olduğu yerde olmalı.” Alparslan yine reddetti. “Hayır, o sana ait. Çünkü artık ona nasıl layık olacağını biliyorsun.”
Yıllar sonra Alparslan’ın hikayesi bir efsaneye dönüştü. Tatbikat alanına onun küçük bir heykeli dikildi. Altında şöyle yazıyordu: “Sessiz kahramanların anısına.”
Alparslan törene katılmadı. O sırada köyündeki bahçede öğrencisi olan küçük bir çocuğun sorusunu yanıtlıyordu. “Ünlü olmayı reddettiğin için hiç pişman oldun mu?” diye sordu çocuk.
Alparslan gökyüzüne bakıp gülümsedi. “Şöhret güneş ışığı gibidir. Gelir ve gider. Ama sevgi yıldızlar gibidir. Sonsuza dek yolunu aydınlatır.”
Gerçek güç başkalarını ezmekte değil, düştüklerinde onları kaldırabilmektedir. Alparslan’ın sessiz kahramanlığı hepimizin kalbinde yaşamaya devam edecek.