Türk Askeri – “Postallarımı Öp!” Dedi – Ama Elindeki O İzi Görünce Donakaldı
.
.
Uluslararası tatbikat alanında o sabah hava, Karadeniz’in hırçınlığına benzeyen bir gerilim taşıyordu. Çamur, botların altında şapırdıyor; rüzgâr, bayrakları kırbaç gibi savuruyordu. Tribünlerde yirmi farklı ülkeden gelen askerî gözlemciler, analistler, üst rütbeli subaylar sıralanmıştı. Kiminin yüzünde merak, kiminin gözünde alay vardı.
Ve o alayın tam ortasında, kürsüye çıkan kişi dünyanın son üç yılın “yenilmez” şampiyonu olarak tanıdığı Amerikan özel kuvvetleri yüzbaşısıydı: Williams.
Kolları kalın, çenesi sertti. Gülüşü, bir zafer marşı gibi yüksek çıkıyordu. Çamura bulanmış postalını kürsünün kenarından aşağıya uzattı. Çevrede yüzlerce asker kahkaha atıyor, bazıları telefonlarını kaldırıp “anı” kayda alıyordu.
“Liyakatini ispat etmen için son bir şans.” dedi Williams.
Sesindeki kibir, rüzgârı bile susturacak kadar keskindir.
“Diz çök… ve o çamurlu postallarımı parlat, Türk askeri!”
Kahkahalar büyüdü. Alparslan Demir’in kulaklarında o sözler bir tokat gibi çınladı.
Yüzbaşı Alparslan Demir…
Türkiye’den gelen “sıradan” yarışmacı diye küçümsenen adam.
Kürsüdeki Albay Miller’ın elindeki dosyadan bile başını kaldırmadan tanıttığı adam.
Kalabalık, Alparslan’ın ya öfkeyle ileri atılmasını ya da utançla diz çökmesini bekliyordu. Çünkü bu sahnenin kuralı oydu: Kaybeden, “şampiyonun” önünde aşağılanırdı. Onur, çamurlu bir postala sürtülürdü.
Ama Alparslan’ın yüzünde beklenen öfke yoktu.
Utanç da yoktu.
Onun yerine… neredeyse belli belirsiz, gizemli bir tebessüm vardı.

1) Bağcık ve İlk Sessizlik
Alparslan ağır ağır öne çıktı. Bütün alan nefesini tuttu. Çamurda yürürken ayak sesleri bile yankılanıyordu.
Williams postalını daha da uzattı. “İşte” der gibi.
Alparslan diz çökmek yerine, elini uzattı. Herkes, o anın fotoğrafını çekmek için hazırdı. Kimi gözlemciler, bu rezilliğin bir ülkenin onurunu nasıl kırdığını izlemekten zevk alıyordu.
Alparslan’ın parmakları deriye değmeden durdu.
Sonra… hiç kimsenin beklemediği bir şey yaptı.
Williams’ın postalının bağcıklarından biri çözülmek üzereydi. Küçük bir ip ucu çamurda sürünüyordu.
Alparslan, sanki dünyanın en değerli mücevherine dokunur gibi o ipi nazikçe sıkıştırdı, bağcığı yerine oturttu. Sonra başını kaldırdı.
“Komutanım…” dedi.
Sesi fısıltı gibiydi ama bütün alanı susturacak kadar netti.
“Bağcığınız çözülmek üzereydi. Bu önemli günde takılıp düşmenizi istemem.”
Kahkahalar bıçak gibi kesildi.
Önce bir boşluk oldu. Ardından şaşkın bir sessizlik yayıldı. Williams’ın kibirli gülümsemesi bir anlığına dondu. Bu kadar sakin bir karşılık, bir hakaret kadar etkiliydi; hatta daha fazlasıydı. Çünkü Alparslan diz çökmemişti. Alparslan öfkelenmemişti. Alparslan… karşısındakini küçültmeden kendi onurunu korumuştu.
Williams kendini toparlamak için daha da gür güldü.
“Ne kadar da düşünceli bir köpek.” diye homurdandı.
Ama gözlerinde… ilk defa bir endişe parıltısı belirmişti.
2) Mark Collins’in Şüphesi
Gözlemci sıralarında oturan Amerikalı askerî analist Mark Collins, kaşlarını çattı. Bu tür tatbikatlara çok gelmişti. Çok kibir görmüş, çok aşağılanma izlemişti. Ama bu… farklıydı.
Alparslan’ın duruşunda, bakışında, nefes alışında “yarışmacı”dan daha fazlası vardı. Sanki bu adamın içinde başka bir hikâye yürüyordu. Sanki bir yarayı saklar gibi sakindi.
Collins yanındaki Rus Binbaşı Ivan Morozov’a göz ucuyla baktı. Morozov’un gözleri ise bir avcının gözleri gibi parlıyordu. Sanki yıllardır aradığı bir izi bulmuş gibiydi.
Morozov dudaklarını kıpırdattı; kimse duymasın diye fısıldadı:
“Sonunda…”
Collins, duymuş gibi yaptı.
“Ne dediniz?”
Morozov’un bakışı Alparslan’dan ayrılmadı.
“Hiç. Sadece… bir hayaletin kokusu.”
3) Finalin Başlangıcı: Tek Dokunuş
Sıra son eleme müsabakasına geldiğinde, kalabalık yeniden gürültülendi. Bu tur, silahsız yakın dövüştü. Williams, ringe çıkarken göğsünü kabarttı. Herkes onun favori olduğunu biliyordu. Herkes, Alparslan’ın “dersini alacağını” düşünüyordu.
Alparslan ringe çıkarken, sanki bir fırtınadan yeni çıkmış bir deniz kadar dingindi. Gözleri, alaycı kalabalığın üzerinde gezindi. Sonra Williams’ın gözlerinde sabitlendi.
O gizemli tebessüm, yine dudaklarının kenarında belirdi.
Williams bütün gücüyle bir yumruk savurdu. O yumruğun rüzgârı bile sertti. Herkes “işte” dedi. “Bitti.”
Ama Alparslan… sanki ağır çekimde bir dans sahnesindeymiş gibi yana bir adım attı.
Williams’ın gücü boşa gitti.
Ve Alparslan’ın dirseği… neredeyse bir tüy dokunuşu hafifliğinde Williams’ın karın boşluğuna değdi.
Sadece bu kadarcıktı.
Devasa adam, o yenilmez şampiyon… bir anda iki büklüm oldu. Dizlerinin üzerine çöktü. Karnını tutarken terler yüzünden sel gibi boşanıyordu.
Tatbikat alanı, mezar sessizliğine büründü.
Kimse gülmüyordu.
Herkesin zihninde tek bir soru yankılanıyordu:
Bu nasıl mümkün olabilir?
Tribünlerde oturan Albay Miller’ın yüzü kireç gibi bembeyazdı. Sanki gördüğü şey, yıllardır sakladığı bir sırrın kapısını açmıştı. Dudakları titredi.
Morozov’un gözleri daha da parladı.
Collins, kalbinin hızlandığını fark etti. Bu, sadece bir dövüş tekniği değildi. Bu, bir “mesaj”dı.
4) “Sen… Sen Olamazsın…”
Williams kalkmaya çalıştı. Utanç ve öfke yüzünü kıpkırmızı yapmıştı. Dudak kenarından ince bir kan sızıyordu. Gözleri Alparslan’ın yüzünden kayıp… sol elinin üzerine takıldı.
Orada, neredeyse görünmez gibi duran küçük bir yara izi vardı.
Haç şeklinde…
Williams’ın göz bebekleri büyüdü. Hafızasının derinliklerinden bir anı, suyun üstüne çıkmaya çalışır gibi yükseldi. Bir gece… bir toz… bir rehine odası… kan… karanlık…
Williams’ın sesi kısılmıştı.
“Olamaz…” diye fısıldadı.
“Sen… sen olamazsın.”
Collins birkaç adım yaklaştı. Morozov kalabalığı yarıp ringe doğru yürüdü. Ciddi bir ifadeyle durdu.
“Beş yıldır seni arıyordum.” dedi net bir Rus aksanıyla.
Bu cümle, alandaki bütün dikkatleri tek noktaya çekti.
Alparslan ilk kez yüzünde belirgin bir duygu kırıntısıyla Morozov’a döndü.
“Kimi aradığınızı bilmiyorum, binbaşım.” dedi.
Sesi saygılıydı ama gözleri… bu sözlerin sadece bir formalite olduğunu söylüyordu.
Collins’in zihninde yapboz parçaları birbirine çarpıp oturmaya başladı.
Hayalet.
Kendi kendine fısıldadı.
“O hayalet… değil mi?”
5) Albay Miller’ın Panik Çığlığı
Albay Miller tribünden ayağa fırladı. Sesi çatladı.
“Yeter! Müsabaka bitmiştir! Herkes dağılsın!”
Ama kimse kımıldamadı. Çünkü o an, ringdeki hava değişmişti. İnsanlar bir tatbikat izlemiyordu artık. Bir sır açılıyordu. Bir gerçek, yüzeye çıkmak üzereydi.
Alparslan başını kaldırdı, tribüne baktı. O gizemli gülümseme hâlâ oradaydı.
“Sayın albayım…” dedi sakin ama keskin bir tonla.
“Bence devam etmeliyiz.”
Sonra tek kelimeyi vurgulayarak ekledi:
“Aydınlatılması gereken çok şey var.”
Miller yutkundu. Gözlerinin içi korkuyla doluydu. Çünkü Alparslan’ın o kelimeyi nasıl söylediğini biliyordu. Sanki “aydınlatmak”, bir tehdit değil; bir hüküm gibiydi.
Williams ise hâlâ titriyordu. Gözleri Alparslan’ın elindeki yara izinden ayrılmıyordu.
Ve sonunda sordu:
“Eğer sen gerçekten oysan…
neden buradasın?”
Alparslan bir an sustu.
Sanki içinden bir kapı açıldı.
Sanki geçmişin bütün rüzgârı yüzüne vurdu.
“Ödenmesi gereken borçlar var.” dedi.
“Ve söylenmesi gereken gerçekler.”
6) Beş Yıl Önce: Rehine Operasyonu
O geceyi kimse bilmez sanıyorlardı. Belgeler sansürlenmişti. İsimler silinmişti. Raporlar değiştirilmişti. Dünyaya “kahraman” olarak Williams sunulmuştu. Fotoğraflar, manşetler, madalyalar…
Ama o gece, ilk içeri giren kişi Williams değildi.
İlk içeri giren kişi… Alparslan Demir’di.
Suriye sınırına yakın, terk edilmiş bir binada on iki rehine tutuluyordu. İçeride patlayıcı vardı. Tuzaklar vardı. Ve yanlış bir adımda bütün bina mezara dönecekti.
Alparslan, sessizce duvarın dibine çökmüştü. Sol eliyle işaret veriyor, sağ eliyle bıçağı tutuyordu. Bir gölge gibi hareket ediyordu.
Yanında Williams vardı. Gençti. Güçlüydü. Ama o gece… korkmuştu. Korkmak ayıp değildi. İnsanîydi. Fakat o korku, Williams’ın elini titretmişti.
Alparslan bunu görmüştü.
“Ben girerim.” demişti.
Williams itiraz etmişti.
“Bu intihar.”
Alparslan’ın cevabı sadece bir bakış olmuştu.
“İçeride çocuk var.” demişti.
“İntihar değil. Görev.”
Alparslan içeri girdi. Birinci kapıyı geçti. Tuzak ipini kesti. İkinci kapıda bir adamı sessizce etkisiz hale getirdi. Üçüncü odada rehinelerin nefesini duydu. Çocuk ağlamamak için dudaklarını ısırıyordu.
Bir patlama düzeneği vardı. Zamanlayıcı…
Alparslan, sol elindeki o küçük haç izinin üzerinde kan birikmişti. O iz, eski bir yaradan kalmıştı. Bir operasyon hatırası… bir bedel…
O gece Alparslan, on iki rehineyi çıkardı.
Ve Williams’ı da çıkardı.
Ama çıkışta Williams yıkılmıştı. Dizlerinin üzerine çökmüş, “Ben yapamadım” diye ağlıyordu. Rütbesi vardı ama ruhu paramparçaydı.
Alparslan, cebindeki madalyonu çıkarmıştı. Küçük bir kızın ona verdiği el yapımı bir hatırayı. Ve onu Williams’a uzatmıştı.
“Benim yerime yaşa.” demişti.
“Benim yerime kahraman ol. Çünkü o çocukların hayran olacağı birine ihtiyacı var.”
Williams o gün, bir çocuk gibi ağlamıştı.
“Neden?” demişti.
“Neden bunu benim için yapıyorsun?”
Alparslan, o gizemli tebessümüyle cevap vermişti:
“Çünkü sende yolunu kaybetmiş iyi bir adam görüyorum.”
Ve sonra… Alparslan’ın dosyası buharlaşmıştı.
Kayıtlardan silinmişti.
Sanki ölmüş gibi.
Ama ölmemişti.
Sadece görünmez olmayı seçmişti.
7) Tatbikatta Hile: Skorun İptali
Bugüne dönelim.
Tatbikatın ilk turu atıcılıktı. Williams on atışta 95 aldı, alkış koptu. Alparslan tüfeği aldı, hedefi inceledi. Collins dikkat kesildi.
Alparslan her şeyi sağ eliyle yaparken, atışı sol eliyle yapmıştı.
Collins’in zihni şimşek gibi çaktı:
“Profesyonel, asıl kullandığı elini gizler.”
Alparslan on atış yaptı.
Hepsi tam 12’den vurdu.
Skor tabelasında 98 belirdi.
Ama Albay Miller anında müdahale etti:
“Son yarışmacının skor sisteminde teknik arıza meydana gelmiştir. Puan geçersizdir.”
Collins’in kanı dondu. Morozov itiraz etti:
“Hiçbir arıza yoktu. İzledim.”
Miller soğuk bir bakışla Rus binbaşına döndü.
“Nihai karardır.”
İkinci tur engelli parkurdu. Fransız Yüzbaşı Dubois, Alparslan’ın parkurundaki ipi kasıtlı olarak yanlış sabitledi. Collins bunu gördü. Morozov da gördü. Alparslan da fark etti.
Ama Alparslan itiraz etmedi.
Bunun yerine duvara tırmandı. Engelleri farklı bir yoldan geçti. Hızla bitirdi.
Miller yine müdahale etti:
“Belirlenen rotayı takip etmediği için 30 saniye ceza.”
Williams bile dayanamayıp ayağa fırladı:
“Bu saçmalık!”
Miller ona bakınca Williams sustu.
Ve o an Collins şunu anladı:
Bu tatbikat, bir spor müsabakası değil.
Bu tatbikat, bir senaryoydu.
Ve senaryonun tek hedefi vardı:
Alparslan Demir’i “küçük” göstermek.
Peki neden?
Çünkü birilerinin sakladığı bir gerçek vardı.
Ve o gerçek, Alparslan’ın elindeki küçük izde saklıydı.
8) “Hayalet” Dosyası
Gece kimse uyumadı.
Collins dizüstü bilgisayarını açtı. “Hayalet” diye aradı. Beş yıl önceki belgeler… sansürlüydü. Paragraflar silinmişti. İmzalar farklı kalemle atılmış gibiydi.
“Bu kadar sır… niye?” diye mırıldandı.
Morozov da kendi kanallarından araştırma yapıyordu. Gizli bir dosya buldu:
“Alparslan Demir — Türk Özel Kuvvetleri — 47 operasyon — hiç başarısızlık yok.”
Sonra bir not daha:
“2019’dan sonra kayıtlardan silinme talebi: kendi isteğiyle.”
Morozov şaşkındı.
“Bir adam neden kendi kendini yok etmek ister?”
Miller ise ofisinde panik içinde telefonla konuşuyordu:
“Dosyayı tekrar kontrol edin! Gerçekten öldüğünden emin misiniz?”
Telefonun öbür ucundan gelen cevap, Miller’ın yüzünü bembeyaz yaptı.
“Dosya tüm resmi kayıtlardan silinme talebinde bulunduğunu gösteriyor…
Kendi talebiyle.”
Miller telefonu kapattı. Ellerinin titrediğini fark etti.
“Bir kahraman… neden görünmez olmak ister?”
Belki de… kahraman değil.
Belki de… tanık.
9) Final Günü: Gerçek Açığa Çıkar
Ertesi gün ring yeniden kuruldu. Kalabalık daha da doluydu. Herkes bir şey olacağını hissediyordu.
Miller titrek sesle anons yaptı:
“Son tur… silahsız yakın dövüş.”
Ama Alparslan elini kaldırdı.
“Başlamadan önce söylemek istediğim bir şey var.”
Göğüs cebinden küçük bir madalyon çıkardı. El yapımıydı. Üzerinde çocuk çizimi gibi basit bir şekil vardı.
“Beş yıl önce…” dedi.
“Teröristlerin elinden kurtardığım küçük bir kız bana bunu hediye etti.”
Alanda fısıltılar yayıldı.
“Ama ben…” diye devam etti Alparslan ve Williams’ı işaret etti.
“Bu madalyonu ona verdim. Çünkü o gün onun benden daha çok ihtiyacı vardı.”
Williams’ın gözleri doldu. Ringin ortasında dizlerinin üzerine çöktü.
“Sen benim hayatımı iki kez kurtardın.” dedi hıçkırarak.
“İlki düşmandan… ikincisi kendimden.”
Kolundaki eski bilekliğe baktı. Üzerinde silik bir el yazısı vardı:
“Teşekkür ederim.”
Williams bilekliği çıkardı ve Alparslan’a uzattı.
“Bu asla bana ait olmadı.”
Alparslan başını salladı.
“Onu sakla.” dedi.
“Ama bu sefer ona layık bir hayat yaşa.”
Williams ayağa kalktı. Tribünlere döndü. Sesi titriyordu ama kararlıydı.
“Sizin sandığınız kahraman değilim.”
Herkes nefesini tuttu.
“Gerçek kahraman burada.”
Alparslan’ı işaret etti.
“On iki rehinenin… ve benim hayatımı kurtaran adam: Yüzbaşı Alparslan Demir.”
Miller kürsüden bağırdı:
“Kes şunu!”
Ama kimse artık Miller’ı dinlemiyordu. Çünkü bir yalan, ilk kez bu kadar açık çatlamıştı.
Dubois ringe çıktı. Alparslan’ın önünde diz çöktü.
“Haksızlık ettim. Özür dilerim.”
Morozov, Collins’le birlikte alkışlamaya başladı. Alkışlar bir kazanan için değil… gerçeğin ortaya çıkışı içindi.
Alparslan gözlerini Miller’a çevirdi. Sesi yine sakindi.
“Albayım… bazen gerçek, gün ışığına çıkmak için kendi yolunu bulur.”
Miller, her şeyin bittiğini anladı. Omuzları düştü.
O dosyaların, o hilelerin, o korkunun… hepsi boşa gitmişti.
10) Epilog: Sessiz Kahramanın Seçimi
Aylar sonra hikâye dünyaya yayıldı. Mark Collins bir kitap yazdı:
“Hayalet: Gerçek Kahramanlığın Hikâyesi.”
Kitabın geliri, travma sonrası stres yaşayan gazilere yardım eden vakıflara bağışlandı. Williams rütbelerinden feragat etti, rehabilitasyon merkezinde gönüllü çalışmaya başladı. Dubois, askeri etik dersleri vermeye koyuldu. Morozov, bir barış enstitüsünde çalışmaya başladı.
Albay Miller skandalın ardından emekliye sevk edildi. Sessiz bir hayata gömüldü.
Alparslan ise… alkışların peşinden gitmedi.
Türkiye’ye döndü. Anadolu’nun küçük bir köyünde küçük bir bahçesi oldu. Çocuklara savunma sanatları öğretti. Kimsesizlerin başını okşadı. Yere düşeni kaldırdı.
Evinin en güzel köşesinde o el yapımı madalyon ve çocukların çizdiği resimler duruyordu.
Bir gün küçük bir çocuk sordu:
“Öğretmenim… ünlü olmayı reddettiğin için hiç pişman oldun mu?”
Alparslan mavi gökyüzüne baktı ve gülümsedi.
“Şöhret güneş ışığı gibidir.” dedi.
“Gelir… gider.
Ama sevgi yıldızlar gibidir.
Sonsuza dek yolunu aydınlatır.”
Ve o an, herkesin aklında tek bir cümle kaldı:
Gerçek güç, başkalarını ezmekte değil… düştüklerinde onları kaldırabilmektedir.