Türk Konvoyu – Cehennemin Ortasında Tuzağa Düştü
.
Cehennemin Ortasında: Sanga Vadisinde Türk Konvoyunun Sessiz Zaferi
1. Giriş: Kızıl Topraklarda Bir Sessizlik
Afrika’nın ortasında, Sanga Vadisi’nde kavurucu güneşin altında, Birleşmiş Milletler bayrağıyla donatılmış beyaz zırhlı Türk konvoyu, toz ve barut kokusunun birbirine karıştığı bir ölüm sessizliğinde duruyordu. Motorlar sustuğunda, vadiye bir fırtına öncesi sessizlik çökmüştü. Herkes tetikteydi, herkesin gözünde bir korku, bir kararlılık.
Konvoyun en önünde, 50 yaşını devirmiş, deneyimli Kurmay Albay Kenan Demir oturuyordu. Yanında genç bir assubay, arka koltukta ise tercüman. Kenan’ın gözleri, barikatın ardındaki isyancılara takıldı. On kadar adam, ellerinde paslı Kalaşnikoflarla, derme çatma kum torbalarının ardında mevzilenmişti. En önde ise henüz çocuk yaşında bir isyancı, tüfeği neredeyse kendi bedeninden büyük, parmakları silahı hayata tutunur gibi sıkıyordu.
Kenan, bu manzarada bir şeylerin yanlış olduğunu hissetti. Burada sadece silahlar değil, hayatta kalma mücadelesi vardı. Aracın içindeki hava, dışarıdaki sıcaktan daha boğucuydu. Genç assubayın alnından terler süzülüyor, telsizden arkadaki askerlerin kesik nefesleri duyuluyordu. Herkes bir sonraki emri bekliyordu.
2. Ölüm Sessizliği ve Bir Karar
Barikattaki isyancıların lideri, yanağında derin bir yara iziyle, silahını kurdu. Gözlerinde hem meydan okuma hem de tereddüt vardı. Konvoydaki genç askerler silahlarına daha sıkı sarıldı. Gerilim kopma noktasına ulaşmıştı.
Kenan, o anın geldiğini anladı. Ya kan dökülecekti, ya da başka bir yol bulunacaktı. Eliyle şoföre beklemesini işaret etti, tercümana eğilip kısa bir cümle fısıldadı. Sonra, tüm birliğin şaşkın bakışları arasında zırhlı aracın kapısını açıp dışarı çıktı. Tek başınaydı. Üzerinde hiçbir silah yoktu. Güneşin altında, onlarca namlunun karşısında dimdik durdu. Ne ellerini havaya kaldırdı, ne de korku gösterdi.

Adımları yavaş, kendinden emin ve kararlıydı. Botlarının altındaki çakılların çıkardığı hışırtı, sessizliği bozan tek sesti. Her adım, oradaki herkesin göğsündeki gerilimi bir yay gibi daha da geriyordu.
Kenan’ın zihninde, uzaklardan bir melodi yankılandı: annesinin söylediği “Dandini dandini dastana…” Yıllar öncesinden gelen bu ninni, ona bir huzur verdi. Tüm gerginliği, acımasız gerçekliğin tam zıttı olan bir dinginliğe dönüştü.
3. Silahların Susması
Albay Kenan, barikata doğru yürüdü. İsyancıların lideri, anlam veremediği bir şekilde, namlusunu aşağı indirdi. Onun bu hareketini gören diğer isyancılar, bir an tereddüt ettikten sonra silahlarını indirdiler. Tek bir kurşun bile atılmamıştı. Tüm vadi, daha önce hiç olmadığı kadar mutlak bir sessizliğe gömüldü.
Bu sessizlik, barut kokusu ve tetik bekleme hissiyle dolu değildi. Şaşkınlığın, cevapsız bir sorunun sessizliğiydi. Neden silahlarını indirmişlerdi? O küçük rütbeli Türk subayında ve kolundaki ay yıldızlı bayrakta ne vardı ki, korku nedir bilmeyen bir isyancı ordusunu susturmuştu?
Dünya, o anda Sanga Vadisi’yle birlikte nefesini tutmuştu.
4. Kenan’ın Geçmişi: Barışın Taşıyıcısı
Kenan, vadiye bakarken Ankara’daki evini hatırladı. Eşi Ayşe, sessizce askeri çantasını hazırlarken, kendi elleriyle yaptığı ayva reçelini yerleştiriyordu. Kenan’ın en sevdiği şeydi. Ayşe ona, “Orası bizim evimiz gibi değil Kenan. Tek dileğim, kendi yüreğindeki huzuru onlara da götürmen,” demişti.
Kenan’ın babası da bir askerdi, Kıbrıs Barış Harekatı’na katılmış bir gazi. Babasının ona bıraktığı en derin ders, askeri strateji kitaplarında değil, basit bir cümlede saklıydı: “Bir askerin en büyük gücü, ne kadar iyi nişan aldığı değil, tetiği ne zaman çekmeyeceğini bildiğidir.”
Kenan, bu sözü hayatı boyunca pusula olarak kullandı. Savaşmanın değil, barışın peşindeydi. Sanga Vadisi’ne de savaşmak için değil, ateşi söndürmenin bir yolunu bulmak için gelmişti.
5. Barışın İnşası: Köyde Bir Umut
Barikattaki ateşkes anından sonra, Türk askerlerinin ünü vadide tuhaf bir rüzgar gibi yayılmaya başladı. Artık onlara korkuyla değil, çekingen bir merakla bakılıyordu.
Birkaç gün sonra, Kenan’ın birliği, vadinin derinliklerinde ücra bir köye devriye ve destek görevi aldı. Köyde tek su kaynağı haftalardır kuruydu. Kadınlar ve çocuklar, hastalık taşıyan bulanık suyu kilometrelerce uzaktan getiriyordu.
Kenan, köyün aksakallı bilgesinin evine gitti. Bir komutan olarak değil, bir evlat gibi. Yaşlı adamın karşısında askeri şapkasını çıkarıp, aynı hasırın üzerine oturdu. Küçük bir termos ve iki ince belli bardak çıkardı, ıhlamur çayı ikram etti.
Sonra, tercüman aracılığıyla, “Biz buraya silah getirmeye değil, silah sesini götürmeye geldik,” dedi. Yaşlı bilge, bu cümleden etkilendi. Başını salladı, güven dolu bir hareketle izin verdi.
Kenan’ın komutasındaki Türk istihkam askerleri, yeni bir kuyu kazmaya başladılar. Başlangıçta köylüler sadece uzaktan izliyordu. Ama askerlerin ter içinde, rütbe ayrımı olmadan çalıştığını görünce, önce gençler, sonra yaşlılar da katıldı. Birlikte kazdılar, birlikte toprak taşıdılar. Kazma kürek sesleri, ölümcül sessizliğin yerine neşeli sohbetleri getirdi.
Bir hafta sonra, kuyu açıldı ve berrak su fışkırdı. Çocuklar çığlık çığlığa dans etti, köylüler bayram etti. Bu, sadece bir yaşam kaynağı değil, güvenin sembolüydü.
6. Kadın Doktorun Mucizesi
Kenan, köydeki bir diğer büyük sorunu fark etti: hastalıklar. Birliğin kadın doktoru Binbaşı Elif Aydın, seyyar bir revir kurdu. Her gün anneler çocuklarını Elif’e muayene ettiriyordu. Elif, sadece ilaç dağıtmıyor, annelere hijyen ve sağlık bilgisi veriyordu.
Bir öğle vakti, yüksek ateşi olan bir bebek getirildi. Ne yapsalar fayda etmiyordu. Elif, bebeği kucağına aldı, sırtını sıvazladı ve bilinçsizce bir ninni mırıldanmaya başladı: “Dandini dandini dastana…”
Bebek, Elif’in kollarında huzurlu bir uykuya daldı. Ertesi gün, bebeğin annesi utangaç bir şekilde bir avuç sıcak kavrulmuş yer fıstığı hediye etti. Binbaşı Elif, bunun bir güven hediyesi olduğunu anladı.
7. Birlikte Köprü Kurmak
Vadiden geçen dere, köyü ikiye bölüyordu. Köprü yoktu, çocuklar okula gidemiyordu. Kenan, Birleşmiş Milletlerden beton köprü beklemenin uzun süreceğini biliyordu. Yerel ağaçlardan bir köprü yapmayı önerdi.
İstihkam birliği ve köylüler, Türk yöntemleriyle bambu benzeri ağaçlardan köprü kurdu. Bir haftadan fazla süren çalışmanın ardından, köprü tamamlandı. İlk geçenler çocuklar oldu, köylüler bayram etti, yemekler paylaşıldı, ateş etrafında dans edildi.
O akşam, Kenan bir kulübenin yanından geçerken bir annenin, Türk kadın doktordan öğrendiği ninniyi mırıldandığını duydu. Melodi acemiceydi ama bir annenin sevgisini taşıyordu. Bebek mışıl mışıl uyuyordu. O ninni artık bu toprakların bir parçası olmuştu.
8. Sessizliğin Gücü: Uluslararası Yankı
Sanga Vadisi’ndeki olaylar kısa sürede uluslararası haber ajanslarına yayıldı. Reuters muhabiri, “Türkler beyaz kamyonetleri ve bir bayrakla geldiler. Tek bir kurşun bile atmadılar. Komutanları silahsız bir şekilde isyancıların namlularıyla yüzleştiğinde bir katliama tanık olacağımı sandım. Ama hayır. Bu toprakların en gözü pek adamları silahlarını indirdi,” diye yazdı.
Birleşmiş Milletler’in resmi raporunda, Türk Barış Gücü Birliği’nin şiddet içermeyen müdahalesinin ardından 72 saatlik bir ateşkes anlaşması imzalandığı belirtildi. Bu ateşkes, insani yardım koridoru açtı, binlerce masum insana yardım ulaştı.
En dokunaklı tanıklık ise köyün aksakallı bilgesinden geldi: “Onlar bize savaşmayı öğretmedi. Onlar bize yeniden insan olmayı hatırlattılar.”
9. Barışın Melodisi
Silahların sustuğu günün üzerinden bir hafta geçmişti. Ateşkes devam ediyordu. Vadi, yeni bir nefes almayı öğreniyordu. Kenan, birliğinin köylülerle birlikte kazdığı su kuyusunun yanına yürüdü. Kadınlar çamaşır yıkıyor, çocuklar oynuyordu. Barut kokusu yoktu, huzur kokusu vardı.
Bir annenin ninni söyleyişini duydu: “Dandini dandini dastana…” O melodi artık sadece kendisine ait bir anı değil, bu toprakların bir parçasıydı.
Küçük bir çocuk Kenan’a bir kır çiçeği uzattı. Dilini konuşmuyorlardı ama birbirlerini anladılar. Kenan, çocuğun başını okşadı, güneşin batışına baktı.
Türkiye, silah ya da savaş ihraç etmiyordu. Türkiye, barışı seven ama onu korumak için silaha sarılmak zorunda kalmış bir milletin hikayesini dünyaya anlatmaya gelmişti. Ve bazen en güzel hikayeler kelimelerle değil, bir ninniyle, bir su kuyusuyla anlatılırdı.
10. Eve Dönüş: Barışın Zaferi
Görev sonunda, Kenan Ankara’ya döndü. Eşi Ayşe, onu sessizce karşıladı. Kenan, yaşadıklarını anlatmadı. Sadece küçük bir kavanoz ayva reçelini açıp, “Bu, barışın tadı,” dedi.
Bir gün, oğlu ona, “Baba, savaş nasıl kazanılır?” diye sordu. Kenan gülümsedi: “Bazen savaş, tetiği çekmemekle kazanılır. Bazen bir ninniyle, bazen bir bardak suyla. Asıl zafer, insan kalabilmekte.”
Kenan’ın hikayesi, Sanga Vadisi’nde bir barış melodisi olarak kaldı. O sessizlik, bir çatışmanın değil, insanlığın zaferinin sessizliğiydi.
SON