TÜRK TEĞMEN NAMLUYA KAFA ATTI! Paralı Asker Korkudan Silahını Bıraktı

TÜRK TEĞMEN NAMLUYA KAFA ATTI! Paralı Asker Korkudan Silahını Bıraktı

.
.

Namluya Kafa Atan Teğmen

Şubat 2024. Ortadoğu’nun kuzeyinde, haritaların bile renkten vazgeçtiği, devlet otoritesinin çöktüğü bir gri bölge. Vadiler ölümün kol gezdiği, rüzgarın barut ve mazot kokusu taşıdığı, her kayanın arkasında bir pusunun beklediği coğrafya. Güneş bile doğarken tereddüt ediyordu burada.

Türk askeri konvoyu, sınır ötesindeki bir üs bölgesine lojistik destek sağlamak için riskli bir rotada ilerliyordu. Tekerleklerin altındaki çakılların sesi dışında derin bir sessizlik vardı. Konvoyun başında, yirmili yaşlarının ortasında genç bir teğmen oturuyordu. Yüzünde, sivil hayatta rastlanmayacak türden bir ciddiyet vardı. Üniformasının üzerinde ay yıldızlı peç, alnında ter, gözlerinde ise bin yıllık bir irade.

Konvoy vadinin en dar noktasına, “boğaz” denilen geçide ulaştığında, aniden durdu. Yolu kesenler sıradan teröristler değildi. Bunlar dünyanın dört bir yanından toplanmış, parayı verenin düdüğünü çalan, acıma duygusunu yıllar önce bir dolara satmış uluslararası bir savaş şirketinin en seçkin paralı askerleriydi. Üzerlerinde son teknoloji teçhizat, altlarında zırhlı araçlar, ellerinde ağır makineli tüfekler vardı. Başlarında ise “Kasap” lakabıyla bilinen, boynunda ejderha dövmesi olan iri yarı bir lider duruyordu.

Kasap, Türk konvoyuna bağırdı: “Buradan geçişin bedeli ölümdür. Geri dönün yoksa kan akar.” Atmosfer barut ve mazot kokuyordu. Kirpi araçlarının içindeki Mehmetçikler elleri tetikte, telsizden gelecek ateş serbest emrini bekliyordu. Herkes birazdan cehennemin kapılarının açılacağını sanıyordu.

Ama o an harp tarihine geçecek, akıllara durgunluk veren bir şey oldu. Telsizden beklenen ateş emri gelmedi. Onun yerine konvoy komutanı olan aracın kapısı ağır bir metalik sesle açıldı. Teğmen, elinde tüfek olmadan, belindeki tabancaya dokunmadan, başındaki miğferi düzelterek, üniformasındaki ay yıldızlı peçi eliyle hafifçe silerek, ellerini arkasına bağladı. Sanki binlerce merminin namluda beklediği bir savaş meydanında değil de Ankara’da bir tören alanında yürüyüşe çıkmış gibi sakin, kendinden emin ve ritmik adımlarla o kalabalık katil sürüsüne doğru yürümeye başladı.

Paralı askerler şaşkındı. Siper aldıkları kayaların arkasından birbirlerine bakıyor, namlularını tedirginlikle bu deli Türke çeviriyorlardı. “Ne yapıyor bu? Ölmeye mi çalışıyor?” diye fısıldaştılar. Ama Teğmen’in yürüyüşünde ölümün vazgeçmişliği değil, bir imparatorluğun özgüveni vardı. Botlarının yere her vuruşu vadide tok bir sesle yankılanıyordu.

Teğmen, paralı askerlerin lideri Kasap’ın tam karşısına dikildiğinde aralarında sadece bir nefeslik mesafe kalmıştı. Kasap bu cüret karşısında otoritesinin sarsıldığını hissetti. Adamlarının önünde küçük düşmemek için öfkeyle tüfeğini kaldırdı ve namluyu Teğmen’in tam kalbinin üzerine, ay yıldızın olduğu yere sertçe dayadı. Metalin kemiğe çarpma sesi duyuldu. Kasap tükürükler saçarak bozuk bir aksanla bağırdı: “Tek adım daha atarsan sıkarım. Seni buraya gömerim. Kimse de cesedini bulamaz.”

Vadideki rüzgar bile sustu. Zaman dondu. Bütün gözler o tetikteki parmağa kilitlendi. Kirpideki askerler nefeslerini tutmuş, komutanlarının parçalanmasını izlemek üzereydi. Herkes ölümün soğuk nefesini ensesinde hissediyordu.

Ama Teğmen, gözünü bile kırpmadı. Nabzı hızlanmadı. Yüzünde düşmanı çıldırtan, psikolojik olarak ezen o hafif, küçümseyici tebessüm belirdi. Geri adım atmak şöyle dursun, göğsünü namluya daha da yasladı. Adeta mermiye meydan okudu ve o efsanevi çelik bakışını adamın gözlerinin en derinine dikti.

O bakışta korku yoktu. O bakışta endişe yoktu. O bakışta Metehan’dan bugüne gelen, Malazgirt’te kefenini giyen, Çanakkale’de 250 kiloluk mermiyi kaldıran, Sakarya’da süngü takıp ölüme koşan o bin yıllık devlet iradesi vardı. Teğmen tek kelime etmedi ama gözleri bas bas bağırıyordu: “Sen para için tetiği çekersin, ben vatan için ölürüm. Sence hangimiz daha cesur? Sence hangimiz kaybetmekten daha çok korkuyor?”

Paralı asker lideri, o kapkara gözlerin içinde kendi ecelini gördü. Hayatı boyunca para için adam öldürmüş, sayısız can almış bu acımasız katil, ilk defa bir dava için ölmeyi göze almış, ruhunu teslim etmiş bir iradeyle karşılaşıyordu.

Önce gözleri kaçtı Teğmen’in gözlerinden. Bakışlarını yere indirdi. Sonra alnından soğuk terler boşaldı. O tetiğe giden demir gibi sağlam parmağı titremeye başladı. “Sıkarım” diyen o devasa adam gitmiş, yerine “ben kime çattım, bu adam neden korkmuyor?” diyen korkak bir zavallı gelmişti.

Psikolojik harp tek bir kurşun atılmadan kazanılmıştı. O namlu Türk’ün çelik iradesine çarpıp yamulmuştu adeta. Adam titreyen elleriyle silahını yavaşça, sanki tonlarca ağırlıktaymış gibi indirdi. Geriye doğru sendeleyerek bir adım attı. Ezilmişti. Ruhu o bakışın altında paramparça olmuştu. Arkasındaki şaşkın sürüsüne sesi titreyerek, “Çekilin, yolu açın,” emrini verdi.

Paralı askerler büyülenmiş gibi kenara çekildi. Teğmen istifini hiç bozmadan, elleri arkasında, zafer kazanmış bir komutan edasıyla yavaşça arkasını döndü ve kendi aracına doğru yürüdü. Arkasına bile bakmadı. Namluların hala ona dönük olduğunu biliyordu ama umursamadı. Çünkü aslanlar korkuttukları çakalların ne yaptığıyla ilgilenmezdi.

Araçta derin bir sessizlik vardı. Şoför koltuğundaki uzman çavuş direksiyonu öyle sıkıyordu ki parmak boğumları bembeyaz olmuştu. Teğmen kapıyı kapattı, miğferini çıkardı, alnındaki teri sildi ve sakince torpidonun üzerindeki suya uzandı.

Arka koltuktaki genç askerlerden biri dayanamadı, sesi titreyerek sordu: “Komutanım, namluyu kalbinize dayadı. Öldürecekti. Ya tetiği çekseydi? Hiç mi korkmadınız? Nasıl bu kadar sakin kalabildiniz?”

Teğmen su şişesinin kapağını açarken dikiz aynasından o gencecik askerin gözlerine baktı. Yüzünde yine o hafif babacan tebessüm vardı. “Bak aslanım,” dedi. Sesi bir baba şefkatiyle ama bir o kadar da sertti. “Korku insana mahsustur. Korkmamak deliliktir. Ama o tetiği çekmek sadece mermi işi değildir. Yürek işidir. Onlarda silahın en moderni var, paranın en çoğu var. Ama o tetiği çekecek mangası yok. Çünkü onlar yaşamak için, akşam yiyecekleri yemek için savaşıyor. Biz ise yaşatmak için, arkamızdaki vatan için ölmeyi göze almışız. Ölümden korkmayanı ölümle korkutabilir misin? Bizim kefenimiz cebimizde gezer.”

Sonra camdan dışarı, hala olduğu yerde heykel gibi donmuş paralı asker liderine son bir bakış attı ve ekledi: “Hem merak etme, o tetiği çekseydi bile benim şehadet şerbetini içtiğim yerde onların cehennemi başlardı. Benim kanım yere düştüğü an bu vadiden tek bir nefes alan canlı çıkamazdı. Bunu o da gördü. O gözlerde sadece beni değil, peşimden gelecek binlerce Mehmetçik’in öfkesini gördü.”

Türk konvoyu motorlarını gürleterek o paralı asker sürüsünün arasından destur çeker gibi geçti. Arkada kalan manzara ibretlikti. Paralı askerlerin lideri Kasap silahını toprağa atmış, bir kaya parçasının üzerine çökmüştü. Ellerini başına tutuyordu. Yanına gelen yardımcısı, “Patron, neden yapmadın? Emir verseydin hepsini tarardık,” dediğinde adam titreyen elleriyle yüzünü kapattı ve hayatı boyunca unutamayacağı o cevabı verdi:

“Gözleri… Gözlerini görmedin mi aptal? Ben hayatımda çok adam öldürdüm. Çok göz gördüm. Kimi yalvarır, kimi ağlar, kimi donup kalır. Ama bu başkaydı. O gözlerde ölüm yoktu. O gözlerde beni yargılayan bir tarih vardı. Eğer o tetiğe dokunsaydım, bu vadiden hiçbirimizin sağ çıkamayacağını, ruhumuzu bile o toprağa gömeceklerini iliklerime kadar hissettim. O adam insan değildi. O yürüyen bir ölümdü ve ben ölümle dans etmem.”

Türk konvoyu ufukta kaybolup tozu dumana katarken, vadide yankılanan tek ses kirpilerin motor sesi değil, bin yıllık bir efsanenin yeniden diriliş sesiydi. O gün o paralı askerler sadece bir yolu açmadılar; Türk’ün olduğu yerde hesabın ancak Türk’ün kestiği faturayla kapanacağını, paranın satın alamayacağı tek gücün iman ve vatan sevgisi olduğunu da öğrendiler.

SON

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News