Türkler Ruhumu Bile Duymaz” Dedi! Uçağa Binerken MİT Tarafından REZİL EDİLDİ!
.
.
Ekim 2023. İstanbul’da sabahın ilk ışıkları boğazın serin sularına vururken şehir yeni bir güne uyanıyordu. Martıların çığlığı, vapur düdükleri, cami minarelerinin altın rengiyle şehri sararken, Taksim’deki lüks bir otelin terasında bir adam sessizce kahvesini yudumluyordu. Adı Thomas Miller’dı. Amerikan Merkezi Haber Alma Teşkilatı (CIA) Ortadoğu masasının en kıdemli saha ajanıydı. Yıllardır İstanbul’daydı; Türkçeyi bir İstanbul beyefendisi kadar iyi konuşuyor, Kapalıçarşı’nın kuytu sokaklarını avucunun içi gibi biliyordu. Kurduğu istihbarat ağıyla gurur duyuyordu.
Thomas, bugünün büyük gün olduğunu biliyordu. Aylar süren hazırlık, şifreli mesajlar ve gizli görüşmelerin finali bu gün yapılacaktı. Kod adı “Köstebek” olan bir hain, kritik savunma sanayi projelerini içeren bir hard diski ona teslim edecekti. Yardımcısına kibirle döndü: “İstanbul benim arka bahçemdir. Burada ben istemediğim sürece yaprak bile kımıldamaz. MİT mi? Onlar kendi gölgelerini bile takip edemiyorlar. Bugün o paketi alacağım ve akşam uçağıyla Washington’a kahraman olarak döneceğim.”
Thomas, kendini görünmez sanıyordu. Yıllardır kullandığı karşı istihbarat teknikleriyle Türk istihbaratının onu fark etmediğinden emindi. Ama yanıldığı bir şey vardı: İstanbul sahipsiz değildi ve bu şehrin duvarlarının bile kulakları vardı.
Otelden çıkıp kalabalığa karıştığında oyun başlamıştı. Planı kusursuzdu: Önce üç farklı taksi değiştirecek, ardından metroya binecek, kalabalık bir meydanda kılık değiştirecek ve son olarak vapurla karşıya geçip buluşma noktasına gidecekti. İlk taksiye bindiğinde dikiz aynasından arkasını kontrol etti. Takip eden yoktu. Metroda yansımasından etrafı süzdü. Şüpheli kimse yoktu. Eminönü’nde bir mağazaya girip üzerindeki gri takım elbiseyi çıkardı, yerine turist gibi görünen spor kıyafetler giydi. Gözlük ve şapka takınca artık Thomas Miller değil, emekli bir Amerikalı turistti.

Vapura bindiğinde martılara simit atan insanlara karıştı. Rüzgar yüzüne vururken içinden “İşte bu kadar basit,” diyordu. Türkler şu an beni otelde sanıyor. Ancak Thomas’ın göremediği detaylar vardı. Bindiği ilk taksinin şoförü aslında MİT’in saha personeliydi. Metroda yanından geçen genç, MİT’in siber takip uzmanıydı. Eminönü’nde girdiği mağazanın karşısındaki simitçi, 10 yıldır o köşede duran bir istihbarat görevlisiydi. Vapurda iki sıra arkasında oturan yaşlı adam ise teşkilatın gölge ekibindendi.
MİT, Thomas’ı durdurmuyor, tutuklamıyordu. Sadece izliyordu. Adım adım, nefes nefese. Çünkü istihbarat dünyasında en büyük ceza yakalanmak değil, ifşa olmaktı. Türk istihbaratı Thomas’ın kiminle buluşacağını, ana kimleri düşürdüğünü tespit etmek için sabırla bekliyordu.
Thomas vapurdan inip Kadıköy’ün ara sokaklarına daldı. Son bir kez etrafını kontrol etti. Kimse yoktu. Yem atarak ilerledi. Aniden durdu, vitrinlere baktı. Takip edilmediğine tamamen ikna olunca eski bir metruk Rum evinin kapısını çaldı. Kapı açıldı. İçeride “Köstebek” onu bekliyordu. Hard disk masanın üzerindeydi. Thomas gülümsedi. “Sana söylemiştim,” dedi bozuk bir Türkçeyle. “Kimse ruhunu bile duymaz.” Paketi aldı, çantasına koydu. İşlem tamamdı. Artık sadece havalimanına gitmek ve bu ülkeden çıkmak kalmıştı.
Akşam saatlerinde İstanbul Havalimanı’na geldiğinde Thomas Miller kendisini dünyanın en zeki adamı gibi hissediyordu. Pasaport kontrol sırasına girdi. Etrafındaki insanlara üstten bir bakış attı. “Bu şehirde operasyon yapmak çocuktan şeker almak gibi,” diye düşündü. Sıra ona geldiğinde pasaportunu camın arkasındaki memura uzattı. Memur genç bir adamdı. Pasaportu aldı, sayfaları yavaşça çevirdi. Sonra Thomas’ın yüzüne baktı. O bakışta Thomas’ı ürperten garip bir ifade vardı. Memur pasaportu damgalamadan önce masanın altından sarı bir zarf çıkardı. Zarfı pasaportun arasına koydu ve Thomas’a uzattı. “İyi yolculuklar Mr. Miller. Umarım İstanbul hatıralarınızı beğenirsiniz,” dedi.
Thomas şaşırdı. “Ne hatırası?” Pasaportu ve zarfı alıp hızlıca oradan uzaklaştı. Lounge alanına, özel bekleme salonuna girdiğinde kalbi küt küt atıyordu. Bir köşeye oturdu. Elleri titreyerek o sarı zarfı açtı. Zarfın içinden bir deste fotoğraf döküldü. Thomas ilk fotoğrafa baktı ve kanı dondu. Fotoğrafta sabah otel balkonunda kahve içerken çekilmiş bir karesi vardı. Fotoğrafın arkasında saat ve dakika yazılıydı. İkinci fotoğrafa baktı. Taksideyken dikiz aynasından çekilmiş bir kare. Üçüncü fotoğraf Eminönü’nde kıyafet değiştirirken. Dördüncü fotoğraf vapurda martılara bakarken. Ve son fotoğraf: o metruk evde “Köstebek”ten hard diski alırken çekilmiş kristal netliğinde bir kare.
Thomas nefes alamıyordu. Boğuluyor gibiydi. “Takip edilmedim. Eminim, imkansız,” diye mırıldandı. Ama fotoğraflar yalan söylemiyordu. En son fotoğrafın arkasında el yazısıyla bir not vardı:
“Sayın Miller, İstanbul’da misafirimizdiniz. Sizi rahatsız etmek istemedik. Aldığınız o hard diskteki dosyalar bizim görmenizi istediğimiz dosyalardı. Gerçek veriler güvende. Bu arada ‘Köstebek’ beyiniz artık bizim misafirimiz. Emekliliğinizde başarılar dileriz. İmza: Teşkilat.”
Thomas Miller o anda anladı. Bütün gün oynadığı köşe kapmaca, MİT’in yazdığı bir senaryodan ibaretti. O, avcı olduğunu sanan bir avdı. Aldığı hard disk sahtedir. Buluştuğu adam çoktan deşifre olmuştur. Ve en kötüsü, CIA merkezi bu fotoğrafları gördüğünde Thomas’ın kariyeri bitecektir. Bir istihbarat şefi için en büyük utanç yakalanmak değil, rezil olmaktır.
Türkler onu tek bir kelepçe takmadan, tek bir mermi sıkmadan sadece zekalarıyla yakmışlardı. Lounge salonunun dev camlarından dışarıya, karanlığa gömülmüş İstanbul’a baktı. Sabah “arka bahçem” dediği bu şehir şimdi üzerine çöküyordu. Uçağına bindiğinde artık o mağrur, kibirli ajan gitmiş; yerine yenilgiyi iliklerine kadar hissetmiş, omuzları çökmüş yaşlı bir adam gelmişti.
İşte bu, Türk devlet aklının sessiz gücüdür. Onlar bağırmazlar, gövde gösterisi yapmazlar. Hollywood filmlerindeki gibi sağa sola ateş etmezler. Onlar sabırla bekler, sessizce izler ve gerektiği anda en zarif ama en can yakıcı hamleyi yaparlar.
Thomas Miller gibiler teknolojilerine, uydularına, paralarına güvenirler. Ama unuttukları bir şey vardır: Bu topraklar dünyanın en eski istihbarat geleneğine sahiptir. Burada her taşın altı, her sokağın köşesi bir hafızadır. Türkler “uyuyor” dedikleri anda bile aslında binlerce göz üzerlerindedir.
Bugün MİT, dünyanın dört bir yanında gölgelerin içinde vatanı savunmaya devam ediyor. İsimlerini bilmediğimiz, yüzlerini görmediğimiz o sessiz kahramanlar Thomas Miller gibi nicesine dur demeye devam ediyor. Eğer bir gün İstanbul sokaklarında yürürken ensenizde bir rüzgar hissederseniz korkmayın. O rüzgar, sizi izleyen düşmanın değil, sizi koruyan devletin nefesidir.
Bu hikaye görünmeyen kahramanlarımıza, isimsiz neferlerimize bir saygı duruşudur.
Son