Ufak Tefek Türk Askeri – “Türk Erkeği Bu Mu?” Diyen Kadın – 24 Saatte Diz Çöktüren O An!

Ufak Tefek Türk Askeri – “Türk Erkeği Bu Mu?” Diyen Kadın – 24 Saatte Diz Çöktüren O An!

.
.

Küçük Adam, Büyük İrade

(Bir Türk Askerinin Sessiz Gücü)

Metal masanın üzerinde dönen İngiliz sterlini, dumanı tüten çay bardağının yanına çarptığında tiz bir ses çıkardı. O ses, Batı Afrika’nın kavurucu sıcağıyla ağırlaşmış devasa yemekhanede yankılandı. Ardından gelen kahkaha, sıradan bir kahkaha değildi. Küçümseyen, alay eden, üstten bakan bir kahkahaydı.

“Al kendine şeker alırsın.”

Bir anlık sessizlik oldu. Ardından aynı ses devam etti, bu kez daha sert, daha yaralayıcı:

“Dürüst olalım. Türk erkekleri hep bu kadar mı olur? Bücür…”

O an yemekhanedeki hava dondu. Hintli, Ganalı, Hollandalı askerlerin kaşıkları havada asılı kaldı. Gözler, İngiliz SAS askerlerinin arasında neredeyse kaybolan ufak tefek, esmer tenli Türk istihkâm yüzbaşısına çevrildi: Ali Kaya.

Bu, sadece bir askere söylenmiş bir söz değildi. Bu, bir millete atılmış bir tokattı.

Herkes bir patlama bekliyordu. Bir yumruk. Bir küfür. En azından sert bir karşılık. Ama Ali Kaya hiçbir şey yapmadı.

Başını bile kaldırmadı.

Sadece çay bardağını eline aldı. Bir yudum içti. Sonra yavaşça masanın üzerindeki o madeni parayı aldı ve göğüs cebine, tam kalbinin üzerine koydu. O an gözleri değişti. Toprak gibi yumuşak bakan bakışları, fırtına öncesi göl yüzeyi gibi derin ve ürkütücü bir dinginliğe büründü.

Karşısındaki kadın, uyuyan bir kurdu uyandırdığının farkında değildi.


Mali – Öğlen 12

Güneş, gökyüzüne asılmış dev bir pürmüz lambası gibiydi. Sıcaklık elli dereceyi geçmişti. Hava titreşiyor, asfaltın üzerinde su varmış gibi dalgalanıyordu. Bu saatte çöl kertenkeleleri bile saklanacak delik arardı. Barış gücü askerlerinin tamamı klimalı konteynerlere çekilmişti.

Herkes… bir kişi hariç.

Teknik alanın beton avlusunda, cılız bir akasya ağacının yetersiz gölgesinde çömelmiş bir adam vardı. Üstü çıplaktı. Tunç rengi derisi terden parlıyordu. Zayıftı ama kemiklerinin altında çelik gibi örülmüş kaslar vardı.

Bu adam Ali Kaya’ydı.

Elinde pürüzsüz bir dere taşı, diğer elinde eski bir istihkâm küreği vardı. Küreğin ağzını sabırla biliyordu. Hışır hışır… Hışır hışır… Ses düzenliydi. Meditatifti.

Ali için kürek, sadece toprak kazmaya yarayan bir alet değildi. O, yaşamla ölüm arasındaki sınırdı. Kör bir kürek, yıllardır uykuda olan bir tank savar mayınını uyandırabilirdi. Ali bunu biliyordu. Bu yüzden küreği ustura gibi keskin olana kadar biliyordu.

Tam o sırada zemin titredi.

Altı tekerlekli, yirmi tonluk İngiliz Mastiff zırhlıları avluya girdi. Toz bulutu Ali’yi kızıl bir heykele çevirdi. Ama Ali kıpırdamadı. Sadece gözlerini kıstı ve bekledi.

Araçtan ilk inen Yüzbaşı McGregor’du. İki metreye yakın, kas yığını bir adam. Ardından SAS timi… Ve sonra o kadın indi.

Albay Katerine Valis.

Uzun, soğuk bakışlı, modern savaşın simgesi. Kas gücüne ve teknolojiye körü körüne inanan “Demir Lady”.

McGregor yürürken Ali’nin su kovasına tekme attı. Su sıçradı. Küçümseyici bir küfür savurdu.

Ali küreği yere bıraktı. Yavaşça ayağa kalktı. Kovayı aldı, yıkadı, tekrar doldurdu. Sanki kimse yokmuş gibi…

Bu görmezden gelme McGregor’u deliye çevirdi ama Katerine onu durdurdu.

“Yeter. Ortalığı kirletme.”

Sonra Ali’ye baktı. Tepeden tırnağa. Gördüğü şey, onun dünyasında “acınası”ydı.

“Şuna bak McGregor,” dedi. “Türkiye’nin askerleri bunlar mı? Yetersiz beslenmiş gibi duruyor.”

Kahkahalar yükseldi.

Ali başını kaldırdı. Katerine’yle göz göze geldi. O an, Katerine bir an duraksadı. Bu bakış, bir zavallılığın değil, kökleri derine uzanan bir özgüvenin bakışıydı.

Ali hiçbir şey söylemedi. Sadece küreğini bilmeye devam etti.


Akşam – Yemekhane

Türk istihkâm timi mütevazı bir sofradaydı. Pilav. Cacık. Anadolu’dan taşınmış bir özlem.

Tam o sırada kapı açıldı. Lüks bir parfüm kokusu yayıldı. Katerine Valis içeri girdi. Masaların arasında yürüdü ve Ali’nin önünde durdu.

“Afiyet olsun,” dedi alayla. Cacığa eğildi. “Bu ne? Kanalizasyon suyu mu?”

Kahkahalar…

Ali çayından bir yudum aldı. Sonra sakin bir İngilizceyle konuştu:

“Albay, buraya yemek eleştirmeye mi geldiniz, yoksa konuşacak birini mi arıyorsunuz? Biz burada moda şovu değil, mayın sökecek gücü toplarız.”

Katerine dondu.

Sonra o cümleyi kurdu:

“Dürüst ol. Türk erkekleri hep bu kadar mı olur?”

Yemekhane patlayacaktı.

Ali ayağa kalktı. Gölgeleri bile büyümüştü.

“Büyük ya da küçük olmak önemli değil,” dedi. “Önemli olan ölüm ensemizdeyken kimin ayakta kaldığıdır.”

Sonra Katerine bir sterlin fırlattı.

“Yarın sabah beşte sahada ol.”

Ali parayı aldı, göğsüne koydu.

“Pekâlâ,” dedi. “Madem fırtına istiyorsun, sana çöl rüzgârını göstereceğim.”


Sabah 5 – Spor Sahası

Projektörler yanıyordu. Yüzlerce asker toplanmıştı. McGregor 150 kilo kaldırdı. Katerine kum torbasını parçaladı.

“Türk yüzbaşı nerede?” diye bağırdı.

Ali ağır ağır çıktı. Üniforması ilikliydi. Eski postalları vardı. Bot bağcıklarını sakince bağladı.

Katerine meydan okudu:

“İlk saldırı senin. Bana dokunursan özür dilerim.”

Ali yürüdü. Sessizce. Gözleri kaslara değil, dengeye bakıyordu.

Katerine saldırdı.

Bir saniye… İki saniye…

Ali sadece yer değiştirdi. Küçük bir açı. Küçük bir adım. Bir tırpan…

Beş saniye sonra Katerine beton zemindeydi.

Sessizlik.

Ali elini uzattı.

“Kalkın albayım. Toprak kirlidir.”

Katerine reddetti. Ama içindeki bir şey kırılmıştı.


Fısıltılar Vadisi

Alarm çaldı. Yardım konvoyu mayına girmişti.

Teknoloji çöktü. Türk timi yürüyerek girdi.

Katerine uyarıları dinlemedi. Bastı.

Tık.

Bir sıçrayan mayın.

Katerine dizlerinin üstüne çöktü. Titriyordu.

Ali koştu. Diz çöktü. Çıplak elleriyle toprağı kazdı.

“Hayatını kurtarıyorum,” dedi. “Bir Türk askeri silah arkadaşını bırakmaz.”

Mayını etkisiz hale getirdi.

Tam o anda havan düştü.

Ali, Katerine’nin üzerine kapandı.

Şarapnel Ali’nin omzuna saplandı.


Son

Ambulans… Sahra hastanesi…

Akşam, İngiliz SAS askerleri tören üniformalarıyla Türk barakasının önünde dizildi.

Katerine içeri girdi. Ali’nin önünde derin bir şekilde eğildi.

“Özür dilerim,” dedi. “Yanılmışım. Siz küçük değilsiniz. Siz bir devsiniz.”

Ali gülümsedi.

“Önemli olan burası,” dedi kalbini işaret ederek. “Küçük olmasın yeter.”

O gece birlikte bulgur pilavı yediler. Çay içtiler.

Ve Afrika çölünde bir efsane doğdu.

Sessizliğin gücü.
Mütevazılığın iradesi.
Bir Türk askerinin kalbi.

Bölüm II

(Fısıltılar Vadisi’nden Sonra)

Gece, Afrika çölüne ağır bir örtü gibi çökmüştü. Gündüzün o acımasız güneşi sanki hiç var olmamıştı; yerini kemiklere işleyen bir serinlik almıştı. Sahra Hastanesi’nin etrafında projektörlerin solgun ışıkları titreşiyor, dikenli tellerin gölgeleri yere kırık çizgiler halinde düşüyordu.

Ali Kaya’nın bulunduğu koğuşta zaman yavaş akıyordu.

Omzundaki şarapnel parçası çıkarılmıştı. Doktorlar şanslı olduğunu söylüyordu. Parça kemiğe ulaşmamıştı ama kan kaybı fazlaydı. Ranzasında sırtüstü yatıyor, gözlerini tavandaki dönen vantilatöre dikmişti. Her dönüşte aynı düşünce geçiyordu aklından:

“Mayın tarlasında hata yoktur. İnsan bir kere yanılır.”

Kapı gıcırdayarak açıldı. İçeri önce Deli İbrahim girdi. Ardından Türk istihkâm timinden diğer askerler. Yüzleri yorgundu ama gözlerinde gurur vardı.

“Yüzbaşım,” dedi İbrahim alçak sesle, “bugün seni sadece biz değil… herkes izledi.”

Ali hafifçe gülümsedi.

“İzlenecek bir şey yapmadım,” dedi. “Sadece işimi yaptım.”

Tam o sırada dışarıdan düzenli bot sesleri duyuldu. Bu sesler barakaya değil, tören alanına aitti. İbrahim’in yüzü ciddileşti.

“Yüzbaşım… İngilizler yine bir şeyler yapıyor.”

Ali başını çevirdi. Yavaşça doğrulmaya çalıştı ama omzundaki sızı yüzünü buruşturdu.

“Boş ver,” dedi. “İşimiz bitmedi. Yarın B3 hattı hâlâ temizlenmedi.”


Sessiz Bir Emir

Aynı saatlerde, Sahra Hastanesi’nin birkaç yüz metre ötesinde, İngiliz birliğinin komuta çadırında hava gergindi.

Katerine Valis, masanın başında ayakta duruyordu. Üniforması değiştirilmişti ama omzundaki toz, yüzündeki çizikler hâlâ oradaydı. McGregor karşısında, kollarını kavuşturmuş bekliyordu.

“Albayım,” dedi temkinli bir sesle, “SAS timi hazır. Ama bu… bu yaptığınız alışılmadık.”

Katerine gözlerini kaldırdı.

“Ne yaptığım?” diye sordu.

“Türk yüzbaşının… önünde eğilmek. Tören. Bu… bizim kültürümüzde—”

“Bizim kültürümüzde,” diye sözünü kesti Katerine, sesi sertti ama öfkeli değildi, “onur vardır McGregor. Ve bugün o onur, bizim üniformalarımızda değildi.”

Bir an durdu. Sonra daha alçak bir sesle ekledi:

“Bugün bir adam bana gücün ne olmadığını öğretti.”

McGregor sustu. Bir şey söylemedi. Çünkü o da Fısıltılar Vadisi’nde olanları görmüştü. O küçücük adamın, ölümle burun buruna gelen birini bırakmayışını… Kendi canını hiçe sayışını.

Katerine arkasını döndü.

“Yarın,” dedi, “Türk istihkâm timi operasyonu yönetecek.”

McGregor’un kaşları kalktı.

“Albayım?”

“Teknoloji değil,” dedi Katerine. “Tecrübe konuşacak.”


Ertesi Gün – B3 Sahası

Güneş henüz yükselmemişti. Gökyüzü soluk bir griydi. B3 sahası, haritalarda basit bir koordinat gibi görünürdü ama gerçekte, onlarca can almış bir ölüm tarlasından farksızdı.

Ali Kaya, omzu sargılı halde kamyonetten indi. Doktorlar dinlenmesini istemişti. Ama Ali dinlenmezdi. Mayınlar dinlenmezdi.

Deli İbrahim yanına yaklaştı.

“Yüzbaşım, istersen bugün arkada kal,” dedi. “Biz—”

Ali başını salladı.

“Önde olacağım,” dedi. “Arkada duran, öndekini göremez.”

İngiliz askerleri bu sahneyi sessizce izliyordu. Bir gün önce alay eden bakışlar yoktu artık. Yerine temkin, hatta saygı gelmişti.

Katerine uzaktan Ali’yi izliyordu. Elinde dürbün vardı ama bakması gerekmiyordu. O adamın nasıl çalıştığını artık biliyordu.

Ali diz çöktü. Toprağı eline aldı. Kokladı. Parmaklarının arasında ufaladı.

“Bu toprak konuşur,” dedi kendi kendine. “Dinlersen.”

İlerledi. Bir adım. Bir duruş. Bir bakış.

Bir noktada durdu.

“El!” diye fısıldadı.

Türk timi dondu. İngilizler nefeslerini tuttu.

Ali yere eğildi. İnce bir tel… Neredeyse görünmez. Bir anti-personel mayının habercisi.

Katerine’nin boğazı düğümlendi. Dün aynı sahneyi yaşamıştı. Ama bu kez korku yoktu. Bu kez güven vardı.

Ali mayını etkisiz hale getirdi. Sonra bir tane daha. Sonra bir tane daha.

Saatler geçti.

Güneş yükseldi. Sıcak arttı. Ama sahadaki sessizlik bozulmadı.

Gün sonunda B3 sahası temizdi.

Hiçbir kayıp yoktu.


Bir Değişimin Başlangıcı

Akşam, kampın ortak alanında alışılmadık bir manzara vardı. İngiliz ve Türk askerleri aynı masadaydı. Bu kez kimse yüksek sesle konuşmuyordu. Kimse üstünlük taslamıyordu.

McGregor elindeki bardağa baktı. Çaydı. İlk defa Türk çayı içiyordu.

“Garip,” dedi. “Önce acı.”

Ali karşısında oturuyordu.

“Sonra tatlı,” dedi. “Hayat gibi.”

McGregor başını salladı.

“Ali,” dedi tereddütle, “sana dün söylediklerim için…”

Ali elini kaldırdı.

“Dün geride kaldı,” dedi. “Mayınlar ileriye bakar.”

McGregor gülümsedi. Bu, onun için büyük bir adımdı.


Son Sahne

Görev süresinin bitimine günler kala, Ali Kaya’ya resmi bir teklif geldi. Daha güvenli bir görev. Eğitim pozisyonu. Masa başı.

Ali teklifi okudu. Sonra kâğıdı katladı.

“Reddediyorum,” dedi.

Nedenini soran olmadı. Ama Katerine biliyordu.

Ali, barakasının önünde akşam güneşine bakarken Deli İbrahim yanına geldi.

“Yüzbaşım,” dedi, “sence biz gerçekten küçük müyüz?”

Ali ufka baktı. Güneş, kızıl toprağın ardında kayboluyordu.

“Küçük olan beden,” dedi. “İrade değil.”

Rüzgâr esti. Dikenli tellerin arasından geçti. Fısıltılar Vadisi’nden gelen sesler artık korkutucu değildi.

Çünkü o vadide, bir gün, küçük görünen bir adam herkesin göremediği kadar büyük durmuştu.

Ve bu hikâye, ne raporlara geçti ne madalyalara.

Ama askerler arasında fısıltıyla anlatılmaya devam etti:

“Bir Türk askeri vardı. Sessizdi.
Ama ölüm bile onun sesini dinledi.”

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News