Üniformalı Zorba, Tokat Attığı Kadının Kim Olduğunu Öğrenince Dünyası Yıkıldı!
.
.
Tokatın Ardındaki Gerçek
Gerilim dolu bir müzik aniden kesildi ve tokatın sesi pazar yerinde yankılandı. “Sen kimsin de bana hesap soruyorsun? Ha?” Komiser Yılmaz’ın kükreyen sesi, pazarın gürültüsünü bir anlığına bastırdı. Kararmış gözleri, karşısındaki kadının yüzüne kilitlenmişti. Elinin tersiyle vurduğu tokadın şiddetiyle sarsılan kadın, bir an sendeledi ama düşmedi. Gözlerinden yaşlar boşanmak üzereydi ama dimdik durmayı başardı.
O an, o pazar yerinde sadece bir tokat atılmamıştı. Bir fitil ateşlenmişti ve kimse o yangının ne kadar büyüyeceğini tahmin edemiyordu.
Her şey, o sıradan gibi görünen sabahın başlangıcında başlamıştı. Gültepe ilçesinin yeni atanan genç ve idealist kaymakamı Elif Yalçın, makam aracını ve korumalarını geride bırakıp sıradan bir vatandaş gibi giyinip semt pazarına gitmeye karar vermişti. Üzerinde solgun renkli bir hırka, ayağında eski ama temiz spor ayakkabılar vardı. Saçlarını basit bir topuz yapmış, yüzüne neredeyse hiç makyaj yapmamıştı.

Onu bu halde gören hiç kimse, bu mütevazi kadının tüm ilçenin idari amiri olduğuna inanamazdı. Amacı halkın arasına karışmak, onların dertlerini, sevinçlerini, hayatın gerçek ritmini ilk ağızdan duymaktı. Kağıt üzerinde okuduğu raporların, dinlediği bürokratların anlattıklarının ötesindeki gerçeği görmek istiyordu.
Pazarın o canlı, kaotik ama bir o kadar da samimi atmosferini içine çekti. Taze sebze kokusu, esnafın bağırışları, çocukların kahkahaları… Hayat tam da buradaydı. Elif tezgahların arasında gezinirken köşede kalmış küçük bir manav tezgahının önünde durdu. Tezgahın arkasında yorgun ama güleç yüzlü, 30’lu yaşlarının ortasında bir kadın oturuyordu.
Adı Fatma’ydı. Elif domateslerin fiyatını sormak için eğildiğinde aniden küçük bir çocuk koşarak geldi ve Fatma’nın boynuna sarıldı. “Anne, hadi gidelim. Okula geç kalacağım, öğretmen kızacak,” diye mızmızlandı. Fatma oğlunun saçlarını şefkatle okşadı.
“Dur oğlum, alim. Bak abla bir şey alacak, onu verip hemen götüreceğim seni, tamam mı güzel oğlum?” dedi yumuşak bir sesle. Ama küçük Ali ısrarcıydı, “Hayır anne, şimdi gidelim. Çok geç kaldım,” diye ayaklarını yere vurdu.
Bu masum sahne Elif’in yüreğini ısıttı, ama aynı zamanda bir sızı hissetti. Bu kadın, evladının geleceği için bu küçük tezgahın başında sabahın köründen akşama kadar bekliyordu. Elif içten bir gülümsemeyle Fatma’ya döndü.
“Abla, sen hiç dert etme. Oğlunu okuluna bırak gel. Ben burada tezgahına bakarım,” dedi.
Fatma’nın gözleri şaşkınlıkla açıldı. “Aman hanım kızım olur mu öyle şey? Sizi de yormayalım şimdi, tanımam etmem,” diye tereddüt etti. Ama Elif’in sesindeki güven ve samimiyet, Fatma’nın içini rahatlattı. “Hiç merak etme, ben de anneyim. Bilirim bu telaşları. Hem 3 be domates satmaktan ne olacak? Hadi sen Ali’yi daha fazla bekletme,” dedi.
Fatma minnetle başını salladı. “Allah razı olsun hanım kızım. Hemen 10 dakikaya buradayım,” diyerek Ali’nin elinden tuttu ve pazarın kalabalığında gözden kayboldu. Elif tezgahın arkasındaki küçük tabureye oturdu. Bir anlığına da olsa farklı bir hayata dokunmak ona iyi gelmişti.
Müşterilerle sohbet etti, domatesleri tattı, paranın üstünü verdi. Her şey normal seyrinde ilerlerken pazarın girişinden gelen bir motosiklet sesi dikkatini çekti. Lüks siyah bir motosiklet, sanki pazar yeri babasının malıymış gibi bir tavırla ilerleyerek tam tezgahın önünde durdu. Motosikletten inen adamın üzerinde resmi polis üniforması vardı. Rütbesi komiserdi.
Kendinden emin ve küstah adımlarla tezgaha yaklaştı. Bu komiser Yılmaz’dı. Gözleri Elif’i süzerken kaşlarını çattı. “Sen de kimsin?” dedi. “Fatma nerede? Normalde o olurdu burada.” Sesi bir soru sormaktan çok hesap sorar gibiydi.
Elif daha cevap veremeden oğlu Ali’yi okula bırakıp nefes nefese geri dönen Fatma ortaya çıktı. Komiser Yılmaz’ı görünce kadının yüzündeki gülümseme dondu, rengi soldu. Anında saygılı bir tavırla başını eğdi. “Hoş geldiniz komiserim,” dedi.
Fatma, başını eğerek “Bir emriniz mi vardı?” diye sordu. Yılmaz ise Fatma’yı görmezden gelerek gözlerini tezgaha dikti.
“Emir veren bir tonla,” bana oradan bir kilo domates, yarım kilo salatalık, bir de şu sivri biberlerden doldur bakalım,” dedi. “Hızlı ol,” diye ekledi. Fatma’nın elleri titriyordu, sesi zar zor çıkıyordu. “Hemen komiserim hemen,” dedi.
Aceleyle istenenleri poşetlere doldurdu. Yılmaz dolu poşetleri eline aldı. Tek bir kuruş bile ödemeden, hatta bir teşekkür bile etmeden arkasını döndü ve motosikletine doğru yürüdü. Elif, gördükleri karşısında dona kalmıştı. Bir kamu görevlisi, güpe gündüz herkesin gözü önünde zor durumdaki bir esnaftan nasıl haraç alabilirdi?
Yılmaz motosikletine binip uzaklaşırken Elif şoktan çıkarak Fatma’ya döndü. “Abla bu neydi şimdi? Neden para vermedi? Neden hiçbir şey demedin?” dedi.
Fatma’nın gözleri dolmuştu. Gözyaşları yanaklarından süzülürken çaresizce fısıldadı. “Ne diyeyim hanım kızım? Ne diyebilirim? Bu her gün böyle. Her gün gelir. Ne canı isterse alır gider. Bir gün ağzımı açıp ‘param’ demeye kalktım, bu tezgahı yarın burada göremezsin. Başına yıkarım,” diye tehdit etti. “Benim ondan başka kimim var? Ali’ye nasıl bakarım? Ekmek paramız bu bizim,” dedi.
Fatma’nın her bir kelimesi bir hançer gibi Elif’in kalbine saplandı. Yüzü aniden ciddileşti. “Hayır abla, bugünden sonra artık susmayacaksın,” dedi. “Bu düzen böyle devam etmeyecek. Ben senin yanındayım. Adalet yerini bulacak.”
Fatma’nın umutsuz gözlerinde bir anlık şaşkınlık belirdi. “Nasıl olacak o hanım kızım? O koskoca komiser biz kimiz ki?” dedi.
Elif, Fatma’nın elini tuttu. “Yarın sen evinde dinlen. Ali ile vakit geçir. Pazara gelme. Senin yerine bu tezgahın başında ben duracağım. Bakalım benden de para vermeden bir şey alabilecek mi?” dedi.
Fatma’nın yaşlı gözlerinde daha önce hiç görmediği bir umut ışığı parladı. Yıllardır kanıksadığı bu zulme karşı birinin “Dur” demesi ona unuttuğu bir gücü hatırlatmıştı.
Ertesi sabah güneş doğarken Elif bambaşka bir kimliğe bürünmüştü. Üzerine en eski kıyafetlerini giymişti. Yamalı bir şalvar, rengi atmış bir kazak ve omzuna attığı eski bir yelek. Saçlarını tamamen kapatacak şekilde başına bir yazma bağlamıştı. Yüzüne yorgun ve çilekeş bir ifade vermek için hafifçe makyajla gölgeler yapmıştı.
Aynadaki yansımasına baktığında kendisi bile kaymakam Elif Yalçın’ı tanıyamadı. Karşısında hayatın sillesini yemiş, Anadolu’nun herhangi bir köyünden gelmiş yoksul bir kadın duruyordu. Hazırlığını tamamladıktan sonra erkenden Gültepe Semt Pazarı’na gitti. Fatma’nın tezgahını kurdu. Domatesleri, salatalıkları, biberleri özenle dizdi. Her şey hazırdı. Şimdi tek yapması gereken beklemekti.
Zaman geçtikçe pazar kalabalıklaştı. Elif birkaç müşteriye satış yaptı. Rolüne o kadar iyi bürünmüştü ki kimse ondan şüphelenmedi. Höleye doğru beklenen an geldi. O tanıdık motosiklet sesi yine duyuldu. Komiser Yılmaz yine aynı küstahlıkla motorunu tezgahın önüne park etti. Dün gördüğü kadının yerine bugün bambaşka birini görünce kaşları çatıldı.
Yılmaz, Elif’e doğru aşağılayıcı bir bakış fırlattı. “Sen de nereden çıktın? Dünkü nerede? Bir o bir sen. Nesiniz siz? Nöbetleşe mi duruyorsunuz?” Elif, yüzündeki yorgun ifadeyi bozmadan sakin bir sesle cevap verdi. “O benim ablam olur. Bugün rahatsızdı biraz. Yerine ben bakıyorum.”
Komiser Yılmaz’ın yüzünde pis bir sırıtış belirdi. “Vay vay vay. Ablasından da güzelmiş ha. Bugün karlı çıktık desene,” dedi. Gözleri Elif’i baştan aşağı süzdü. “Neyse ne? Doldur bakalım şuradan bir kilo domates, bir de patlıcan koy yanına,” dedi.
Tavrı sanki bir lütufta bulunuyormuş gibiydi. Elif, adamın imalı sözlerine karşılık vermeden sessizce istenenleri tarttı ve bir poşete doldurdu. Komiser Yılmaz, poşeti eline alıp arkasını döndü ve motoruna doğru yürümeye başladı. Tam motoru çalıştıracağı sırada Elif’in tok ve kararlı sesi pazar yerinde yankılandı.
“Bir saniye komiser bey,” dedi.
Aldıklarınızın parasını unuttunuz galiba.
Elif’in sesi, pazarın kalabalığında birdenbire yankılandı. Komiser Yılmaz, sesini duyduğunda bir an durakladı ve kafasını yavaşça çevirdi. Yüzünde alaycı bir gülümseme belirdi. Ancak Elif’in gözlerinde kararlı bir ışık vardı ve bu, Yılmaz’ın gözlerinde bir anlık şüphe uyandırdı.
“Ne parası? Ne saçmalıyorsun sen?” dedi Yılmaz, küstahça. “Ben buradan yıllardır ne istersem alırım, tek kuruş vermem. Git ablana sor istersen.”
Elif’in gözleri bu kez soğuk bir kararlılıkla parladı. “Hayır komiser bey, bu böyle olmayacak,” dedi net bir şekilde. “Benden para almadan bir şey almanızı kabul etmiyorum. Sizin gibi üniformasına güvenenler gelip bedavaya mal alırken, benim bu malı parayla alıp sattığımı görmüyor musunuz?”
Yılmaz’ın yüzü önce bir şok ifadesiyle dondu, sonra yavaşça kıpkırmızı oldu. Şokun yerini öfke aldı. Yavaşça motosikletinin yanına doğru yürüdü, ama Elif’in sert bakışları arkasından hep takip ediyordu.
“Şikayet mi edeceksin?” dedi Yılmaz, alaycı bir şekilde gülerek. “Kimi kime şikayet ediyorsun sen? Bu karakolda, bu pazarda biz ne dersek o olur. Ne zaman istesem, ne istersem alırım. Beni, polisimi sorgulamaya mı kalkıyorsun?”
Elif, kararlı bir şekilde, “Evet, kalkıyorum. Çünkü sizin gibi insanlar bu uniformayı, halkın güvenini ve hakkını çiğnemek için kullanıyorlar,” dedi. “Benim burada olduğum sürece, o günler bitti.”
Yılmaz, arkasını dönüp motosikletine binmeye çalıştı. Fakat Elif’in bir adım daha atması, onun kaybetmekte olduğunu fark etmesi, her şeyin seyrini değiştirdi. Elif, “Bundan sonra her şey değişecek,” dedi.
Bu sözlerden sonra, komiser Yılmaz bir adım daha attı ve birdenbire hızla döndü. “Benden para mı alacaksın?” diye bağırarak Elif’in yanına doğru yürüdü. Onunla yüzleşmeye karar verdiği her anı, kendisini daha güçlü hissettirdi. “Hayır,” dedi Yılmaz, “ama şimdi de senin gibi birinin bana ders vermek istemesi, gerçekten sinir bozucu.”
Elif’in yüzünde bir gülümseme belirdi. Sözlerini yavaşça söyledi, ama her bir kelime bir tehdit gibi hissediliyordu: “Bu pazarda ve bu ilçede adaletin sesi artık ben olacağım. Şimdi ne yaparsanız yapın, doğruyu savunmak için ben buradayım.”
Yılmaz, öfkesini kontrol etmekte zorlanırken, kararlı bir şekilde adımlarını attı ve bir adım daha atarak Elif’in karşısına dikildi. Ama Elif gözlerini ondan ayırmadı. Ne bir korku vardı, ne de bir geri adım atma. Gözlerinde sadece adaletin peşinden giden bir güven vardı.
“Şimdi yapmam gereken bir şey var,” dedi Elif, “Çünkü ben sizin her hareketinizi takip ediyorum.” Ve o anda, Yılmaz’ın duyduğu en derin korkuyu hissettiği an geldi. Çünkü o, sadece bir kaymakam değil, bir adalet savaşçısıydı. Ve bu, Yılmaz’ın dünyasını sarsacak, karanlıklarına ışık tutacak bir gerçekti.