Yıllarca yardım ettiğim YAŞLI adamın CENAZESİNDE ben hariç KİMSE YOKTU, ama 1 hafta sonra KAPIMIN…
.
.
Ceyhun sabahları her zaman aynı saatte uyanırdı. Güneş henüz doğmamış olurdu ama odanın içi perdeden sızan gri ışıkla dolmaya başlardı. O ışık ne tam gündüzdü ne tam gece; tıpkı onun hayatı gibi, arada kalmış, bir yerlere ait olmayan, bir yere tutunamamış bir hayatın rengi gibiydi. Yatağından kalkarken belini tutar, birkaç saniye olduğu yerde oturur, başı dönene kadar bekler, sonra ayağa kalkar ve küçük mutfağına doğru yürürdü. Evin içinde yankılanan ayak sesleri bile yalnızdı.
Duvarlarda eski kiracıdan kalma çivi izleri vardı. Bazı yerlerde boyalar kabarmış, bazı yerlerde rutubet izleri oluşmuştu. Salon dediği yer aslında mutfakla birleşik tek bir odaydı. Camın önünde annesinden kalan eski bir saksı vardı; içinde bir türlü büyümeyen, hep solgun kalan bir sardunya dururdu. Ceyhun her sabah ona bakar ve içinden “Sen de benim gibisin,” derdi. “Ne ölüyorsun ne yaşıyorsun.”
Kahvesini demledi, küçük bardağı doldurdu, masaya oturdu. Masada sadece bir ekmek parçası ve dün akşamdan kalan biraz peynir vardı. Yavaş yavaş yedi, acele etmezdi çünkü acele etmesini gerektirecek bir hayatı yoktu. Çalıştığı yer yakındı, gideceği yol belliydi, konuşacağı insanlar sınırlıydı. 38 yaşındaydı ama yüzü daha yaşlı görünürdü. Hayat insana yaş verir ya da yük ona yük vermişti.

Babası yıllar önce evi terk etmiş, annesi hastalıktan erken gitmişti. Geriye sadece kendisi kalmıştı. Evlenmemişti. Bir kere sevmişti ama sevilmemişti. O günden sonra kimseye yaklaşmamıştı. İnsanların yanından sessizce geçerdi; kimseye yük olmamak için, kimseyi de yük etmemek için. Sokağa çıktığında hava serindi. Sonbahar yeni başlıyordu ama soğuk şimdiden kemiklere işliyordu. Ceketinin yakasını kaldırdı, adımlarını hızlandırdı.
İşte o sokakta, o dar arka sokakta tanımıştı Muhsin Bey’i. İlk kez gördüğünde adam kaldırım kenarına oturmuştu. Elinde bir poşet vardı ama poşetin içi boş gibiydi, hafifti. Dizlerini karnına çekmiş, başını önüne eğmişti. Üzerinde eski ama temiz bir palto vardı. Ayakkabılarının tabanı açılmıştı. Ceyhun başta geçip gitmişti, sonra bir adım attı, durdu, geri döndü. “İyi misiniz amca?” demişti.
Adam başını kaldırmıştı. Gözleri griydi. Soğuk değildi ama sıcak da değildi. Sanki yıllardır kimseyle konuşmamış birinin gözleriydi. “İyiyim evladım,” demişti. “Sadece biraz dinleniyorum.” Ceyhun inanmadı ama üstelemedi. O günden sonra onu her sabah görmeye başladı. Hep aynı saatte, hep aynı yerde. Bazen ayakta, bazen oturur halde. Hep yalnız.
Bir gün simit aldı, uzattı. “Alın, kahvaltı yaparsınız.” Muhsin Bey önce reddetti, sonra aldı. “Adın ne senin?” diye sordu. “Ceyhun.” “Ben de Muhsin. Memnun oldum, Muhsin Bey.” Adam gülümsedi. Çok hafif bir gülümsemeydi ama yılların yorgunluğunu biraz olsun yumuşatıyordu.
Sonra alışkanlık oldu. Ceyhun her gün bir şey getirdi; bazen çorba, bazen ekmek, bazen ilaç. Muhsin Bey hep teşekkür etti ama hiç talep etmedi. Hiçbir şey istemedi, sadece aldı ve teşekkür etti. Zamanla konuşmaya başladılar. Kısa cümlelerle, hava durumundan, sokaktaki kedilerden, eski İstanbul’dan bahsettiler. Muhsin Bey geçmişten, ailesinden, nerede yaşadığından bahsetmezdi. Ceyhun sormazdı; çünkü bazı soruların cevabı yoktur, sorarsan kırarsın.
Bir gün yağmur yağdı. Soğuk sertti. Ceyhun ona şemsiye verdi. Muhsin Bey almadı. “Ben alışığım,” dedi. “Hasta olursunuz.” “Belki de hasta olmak istiyorum,” dedi adam yavaşça. O cümle Ceyhun’un içine oturdu. İlk kez o zaman bu adamın yalnız olmadığını, terk edilmiş olduğunu anladı.
Bir süre sonra Muhsin Bey’in küçük bir bodrum katta yaşadığını öğrendi. Nemliydi, karanlıktı. Ceyhun bazen uğradı, temizledi, çamaşırlarını yıkadı, yemek yaptı. Muhsin Bey hep itiraz etti ama sonunda sustu. Kabul etmek de bir çeşit yenilgidir çünkü yıllar geçti. Ceyhun için zaman hep aynıydı ama Muhsin Bey yavaş yavaş küçülüyordu. Omuzları düşüyor, adımları yavaşlıyor, nefesi kısalıyordu.
Bir sabah yoktu. Ceyhun durdu, etrafına baktı. Aynı sokak, aynı kaldırım, aynı duvar ama Muhsin Bey yoktu. İçine bir ağırlık çöktü. O gün işe gitmedi. Bodrum kata gitti, kapıyı çaldı. Ses yoktu. Kapı kilitli değildi. İçeri girdi. Muhsin Bey yatakta yatıyordu. Üzerine eski bir battaniye çekilmişti. Yüzü sakindi, nefes almıyordu. Ceyhun dizlerinin üzerine çöktü. “Geç kaldım,” dedi fısıltıyla.
Ambulans geldi, polis geldi. Bir iki soru soruldu. Kimliği vardı ama arayanı yoktu. Telefonu yoktu. Kimseyi aramadılar. Cenaze küçük bir camide oldu. Yağmur vardı. Cami avlusunda sadece Ceyhun vardı. Bir imam, bir de belediyeden görevli. “Yakını yok mu?” dedi imam. Ceyhun yutkundu. “Yok,” dedi. Tabut indirildi, toprak atıldı, dua edildi. Ceyhun ellerini açtı ama ne dua ettiğini bilmedi. Sadece şunu düşündü: Bu adam bu dünyadan kimseye yük olmadan geçti ama kimseye de ait olmadan gitti.
O gece eve döndüğünde ışığı açmadı. Karanlıkta oturdu. Bir insanın hayatta en korktuğu şey ölüm değildir, unutulmaktır. Ve Muhsin Bey unutulmuştu. Ceyhun o gece ilk kez ağladı. Sessizce, kimse duymasın diye.
Cenazeden sonraki sabaha sanki bütün şehir biraz daha sessiz uyanmış gibiydi. Sokak aynıydı ama insanlar farklıydı. Herkes yürüyordu, konuşuyordu, yaşıyordu. Ama ona göre her şey bir tık yavaştı, bir tık soluktu. Sanki Muhsin Bey’in gidişiyle birlikte şehir de bir parçasını kaybetmişti. İşe gitmedi, gitmek istemedi, kimseye bir şey anlatmak istemedi. İçinde taşıdığı şeyi kimse anlamazdı çünkü yıllarca yanından geçip gittiği, kimsenin görmediği bir adamı kaybetmenin ne demek olduğunu ancak yaşayan bilirdi.
Kahve yaptı ama içmedi. Bardak soğudu. Sonra kalktı, montunu giydi ve bodrum kata doğru yürüdü. Kapıyı açarken bir tuhaflık hissetti. İçerisi her zamankinden daha karanlık geliyordu. Perdeler kapalıydı. Hava soğuktu. Sanki oda da sahibinin ardından nefesini tutmuştu. İlk işi pencereyi açmak oldu. Soğuk hava içeri doldu, rutubet kokusu biraz dağıldı.
Sonra etrafına bakmaya başladı. Muhsin Bey’in evi hep sadeydi ama şimdi gözüne bazı şeyler batıyordu. Komodinin çekmecesi tam kapanmamıştı. Normalde kapalı olurdu. Yavaşça çekti. İçinde bir saat vardı ama sıradan bir saat değildi. Altın kaplama, ağır, pahalı bir saatti. Üzerinde küçük bir arma işlenmişti, bir şirket logosu gibiydi. Ceyhun saatten anlamazdı ama bunun yoksul bir yaşlı adamın sahip olacağı türden bir şey olmadığını biliyordu.
Saatin altında sarı bir zarf vardı. Açmadı, zarfı cebine koydu. Sonra dolabı açtı. Kıyafetlerin arasında başka bir tuhaflık vardı. Bir paltunun iç cebinde küçük bir anahtar buldu. Anahtarın üzerinde bir numara yazıyordu: 317. Bir otel anahtarı gibi değildi, bir kasa anahtarı gibi de değildi. Küçük, sade ama yeni bir anahtardı. İçine bir huzursuzluk çöktü.
Duvarın kenarındaki eski sehpanın altına baktı. Normalde boş olurdu ama orada bir dosya vardı. Tozlu ama saklanmış gibiydi. Dosyayı açtı. İçinde eski gazete küpürleri vardı. Başlıklar yarım yarımdı: “Genç iş adamı kayıplara karıştı,” “Büyük inşaat şirketinde çok ayrılık,” “Ortaklar arasında kriz.” Fotoğraflar sararmıştı ama yüz belliydi. Muhsin Bey’di ama gençti. Takım elbiseydi. Kalabalık bir grubun içindeydi. Gülümsüyordu.
Ceyhun oturdu, kalbi hızlandı. “Sen kimdin?” dedi fısıltıyla. Zarfı çıkardı, açtı. İçinden sadece bir kart çıktı. Üzerinde bir isim yazıyordu: Arda Koral, avukat. Altında bir telefon numarası ve tek bir cümle: “Eğer bu kart Ceyhun’a ulaşırsa zamanı gelmiştir.”
Ceyhun’un elleri titredi. Zamanı gelen neydi? Ne zaman? Ne için? Kartı uzun süre elinde tuttu, sonra cebine koydu. Evin kapısını kilitledi. Sokağa çıktığında hava kararmaya başlamıştı. Bir an arkasına baktı. O bodrum kat, o küçük kapı yıllarca yardım ettiği adamın aslında bir maske gibi yaşadığı bir hayatın girişiydi belki de.
Yürüdü. Telefonu eline aldı. Numaraya baktı. Aramak istemedi ama aramamak daha korkutucuydu. Aradı. Bir süre çaldı. Sonra bir ses: “Arda Koral. Ben Ceyhun, Muhsin Bey’in arkadaşıyım.”
Bir sessizlik oldu. Sonra ses değişti: “Sonunda dedi adam, sonunda biri aradı.” “Ne demek istiyorsunuz?” “Onun gittiğini biliyorum. Başınız sağ olsun.” “Beni neden aramam gerektiğini yazmışsınız.” “Çünkü Muhsin Bey bunu istedi.” “Neyi?” “Her şeyi.” Ceyhun yutkundu. “Nerede görüşebiliriz?” “Yarın ofisimde, saat 10.” Adres verdi. Telefon kapandı.
Ceyhun kaldırım ortasında durdu. Artık bu sadece bir cenaze hikayesi değildi. Bu bir sırdı. Ve sırlar en çok doğru insanın eline geçince tehlikeli olurdu.
Ceyhun o gece neredeyse hiç uyumadı. Yatağa girdi ama uyumak denemezdi. Gözlerini kapattığında karanlık olmuyordu. Aksine kafasının içi aydınlanıyor, görüntüler, sorular, ihtimaller üst üste geliyordu. Muhsin Bey’in gençlik fotoğrafı, pahalı saat, zamanı gelmiştir cümlesi… Hepsi birbirine karışıyordu.
Sabaha karşı hafifçe dalmıştı ama rüyasında bile bir kapı vardı. Kapıyı açıyordu ama arkasında hep başka bir kapı çıkıyordu. Saat 9:00’da kalktı, duş aldı ama suyun sıcaklığına rağmen içi üşüyordu. En temiz gömleğini giydi. Kendini ilk kez biriyle hesaplaşmaya gidiyormuş gibi hissediyordu.
Avukatın ofisi şehrin eski ama hala saygın bir semtindeydi. Yüksek tavanlı, eski taş bir binanın ikinci katındaydı. Kapıda pirinç bir tabela vardı. Arda Koral avukat zile bastı. Kapıyı genç bir kadın açtı: “Ceyhun Bey, evet buyurun.” Ofis sessizdi, kitap kokuyordu. Deri koltuklar, eski dosya dolapları, duvarda çerçevelenmiş diplomalar.
Arda Koral masadan kalktı. Kırklarının ortasında, bakımlı ama yorgun bir adamdı. Gözlerinin altında hafif morluklar vardı. “Elinizi sıkmak isterdim ama önce şunu söylemeliyim,” dedi. “Muhsin Bey’den bahsedebileceğim tek kişi sizsiniz. Beni neden seçti?”
Arda oturdu, derin bir nefes aldı. “Çünkü siz ona iyilik yaptınız, karşılıksız.” Ceyhun kaşlarını çattı. “Başka insanlar da yapabilirdi. Yapmadılar.”
Masadan bir dosya aldı. Bu Muhsin Bey’in dosyasıydı. Asıl adı Muhsin değildi. Ceyhun’un kalbi hızlandı. “Peki neydi?”
“Mahir Koraltürk,” dosyayı açtı Arda. İçinden eski bir kimlik, şirket belgeleri, gazete kupürleri çıktı. 20 yıl önce Türkiye’nin en hızlı büyüyen inşaat şirketlerinden birinin sahibiydi. Çok zengindi, çok güçlüydü ve çok hatalıydı.
Ne yaptı? Yanlış insanlara güvendi, yanlış sözler verdi, yanlış borçlara girdi. Bir an durdu, sonra her şey çöktü. Kaçtı mı? Hayır. “Bıraktı.” “Nasıl yani?” “Parasını bıraktı, adını bıraktı, hayatını bıraktı.” “Niye?”
Arda gözlerini kaçırdı. Çünkü birilerinin hayatını mahvetti. Ceyhun’un boğazı düğümlendi. “Kimi?” “Bir iş kazasında yedi işçi öldü. Belgeler örtbas edildi, suç başkalarına yıkıldı. O ses çıkarmadı.”
“Yani suçlu mu?” “Evet,” dedi Arda. “Ama pişman olan bir suçlu.” Ceyhun başını öne eğdi. Sonra her şeyi bıraktı. Parayı güvendiği birine devretti, kimliğini değiştirdi, sokaklara indi.
“Niye hapse girmedi?” “Çünkü adalet bazen gerçeği değil gücü yargılar.” Sessizlik oldu. “Peki ben neden buradayım?” dedi Ceyhun.
Arda dosyadan bir kağıt çıkardı. “Çünkü Mahir Bey, yani Muhsin Bey size bir şey bıraktı.” “Para mı?” Arda başını salladı: “Hayır. Bir anahtar, bir kasa ve bir karar.”
Ceyhun cebindeki anahtarı çıkardı. “Bu mu?” “Evet.” “317 ne demek?” “Bir banka kasası.” “İçinde ne var?”
Arda derin bir nefes aldı: “Gerçekler.” Ceyhun yutkundu. “Ben bunu istemedim.” “İstemediğin şeyler genelde en ağır miraslardır,” dedi Arda. “Peki neden?”
“Çünkü siz onu insan gibi gördünüz.” Ceyhun kalktı. “Bu işin içinde olmak istemiyorum.” “Olacaksınız,” dedi Arda. “Çünkü bir hafta sonra kapınız çalacak.” “Kim?” “Onu arayanlar.” “Kimler?” “Onun geçmişinden kalanlar.” “Ne istiyorlar?” “Kasayı, içindekini ve susmanızı.”
Ceyhun derin bir nefes aldı. “Ya ben açarsam?” Arda uzun uzun baktı. “O zaman hayatınız bir daha eskisi gibi olmayacak.”
Ceyhun eve döndüğünde hava kararmıştı ama sokak alışılmadık derecede aydınlıktı. Önce anlamadı, sonra fark etti ki ışık sokak lambalarından değil, evinin önünde duran araçların farlarından geliyordu. Üç tane siyah araç. Uzun, parlak, camları koyu. Neredeyse sokaktaki bütün yoksulluğu utandıracak kadar gösterişli.
Ceyhun yavaşladı, kalbi hızlandı. “Yanlış. Sokakta mıyım?” diye düşündü bir an. Ama hayır, burası onun sokağıydı. Onun küçük, dar, kimsenin umurunda olmayan sokağıydı. Ve o sokakta lüks araçlar durmazdı.
Araçların yanında üç adam vardı. Takım elbiseydiler. Saçları düzgün, yüzleri ifadesizdi. Ceyhun yaklaşınca biri öne çıktı. “Ceyhun Yılmaz, Ceyhun durdu. Benim adam,” başını eğdi. “Biz Muhsin Bey’in eski tanıdıklarıyız. Geç kaldınız,” dedi.
Ceyhun: “O öldü.” “Biliyoruz. Ne istiyorsunuz?” “Adam etrafa baktı. İçeri girsek daha iyi olur.” Ceyhun tereddüt etti, sonra kapıyı açtı. Eve girdiler. Salon bir anda küçüldü. O üç adam odayı doldurdu.
Biri konuştu: “Biz Mahir Koraltürk’ü arıyorduk. Bulamadınız.” “Bulduk,” dedi adam. “Ama geç.” Ceyhun sessiz kaldı. “Bize kasayı verin.” “Ne kasası?”
Adam cebinden küçük bir fotoğraf çıkardı. Bu Muhsin Bey’in gençlik fotoğrafıydı. Onun emaneti. “Bilmiyorum,” dedi Ceyhun. Adam gözlerini kıstı: “Yalan söylemeyin.” “Yalan söylemiyorum.”
Bir sessizlik oldu. Sonra adam yumuşadı: “Bakın, bu iş size ağır gelir. Siz basit bir adamsınız. Hayatınız küçük. Biz size yardım edelim.” “Nasıl?” “Kasayı verin, karşılığında sizi rahat ettirelim.” “Rahat etmek ne demek?”
Adam hafif gülümsedi. “Para.” Ceyhun güldü: “Ben onun cenazesinde tek başımaydım.” Adamın gülümsemesi silindi. “Bu iyi bir şey değil.” “Niye?” “Çünkü yalnız kalan insanlar kolay ezilir.”
Ceyhun’un içi ürperdi. “Eğer vermezsem?” Adam bir adım yaklaştı: “O zaman yalnızlığınız daha da derinleşir.”
Ceyhun kapıyı açtı: “Çıkın.” Adamlar baktı, sonra çıktılar. Biri döndü: “Bir hafta süreniz var.” Kapı kapandı, araçlar gitti, sokak yine karardı. Ama Ceyhun’un içi aydınlanmadı. O gece ilk kez korktu, gerçekten korktu.
Ceyhun o gece ışığı açık uyudu. Aslında uyudu denemezdi. Yatağın içinde dönüp durdu. Her ses onu irkiltti. Merdivenden gelen bir ayak sesi sandığı her gıcırtıda kalbi hızlandı. Saat 3’te kalktı, su içti, pencereye baktı. Sokak bomboştu ama ona kalabalık gibi geliyordu.
Sabah olunca doğruca Arda Koral’ın ofisine gitti. Kapıyı çaldı. Sekreter şaşkındı: “Randevunuz yoktu.” “Olmalı,” dedi Ceyhun. “Acil.” Arda geldi. Yüzüne bakınca anladı: “Geldiler.” “Evet.” “Ne dediler?” “Kasayı istediler.” Arda başını salladı: “Bekliyordum.”
“Kim bunlar?” “Onun eski ortakları. Ama ortak kelimesi masum kalır.” “Ne yani?” “Bazıları suç ortağıydı.” Ceyhun sandalyeye çöktü. “Peki vasiyet?” Arda dosyayı çıkardı. “Şimdi okuma zamanı.” Kapıyı kapattı, sesini alçalttı. Mahir Koraltürk’ün vasiyeti okunmaya başladı:
“Eğer bu satırları okuyorsanız ben artık yokum. Eğer Ceyhun buradaysa demek ki beni insan olarak gören tek kişi oydu. Ona güveniyorum. Çünkü ben kimseye güvenmedim. Yanıldım. Kasada para yok. Kasada gerçek var. Benim yüzümden yanan hayatların isimleri var. Eğer Ceyhun isterse onları ortaya çıkarır, isterse yakar. Seçim onun.”
Ceyhun’un boğazı düğümlendi. “Bu bana yük.” “Evet.” “Niye bana verdi?” “Çünkü kendini affedemedi. Ama belki siz onu affedersiniz.” “Ben kimim ki? İyi bir insansınız.” Ceyhun güldü: “İyi olmak insanı korumuyor.” Arda ciddileşti: “Bundan sonra hayatınız ikiye ayrılacak.” “Nasıl?” “Kasayı açmadan önce ve sonra.”
“Ya açmazsam?” “O zaman onlar tekrar gelir ve bu kez kibar olmazlar.” Ceyhun ayağa kalktı: “Kasayı açacağım.” Arda baktı: “Emin misiniz?” “Hayır. Ama korkarak yaşamak istemiyorum.”
Banka şehrin en kalabalık yerlerinden birindeydi. İnsanlar giriyor, çıkıyor, konuşuyor, gülüyordu. Kimse Ceyhun’un içindeki fırtınayı fark etmiyordu. Oysa Ceyhun için her adım ağırdı. Sanki ayaklarının altına taş bağlanmıştı.
Kasaya giden koridor sessizdi. Gri duvarlar, soğuk ışık. Bir görevli anahtarı aldı, kapıyı açtı: “317.” Metal bir sesle kilit döndü, kapak açıldı. Ceyhun eğildi. İçeride küçük siyah bir kutu vardı. Elini uzattı. Kutu ağır değildi ama anlamı ağırdı.
Görevli kapıyı kapattı. Ceyhun yalnız kaldı. Kutuyu açtı. İçinde USB bellekler, eski bir defter ve bir zarf vardı. Defteri açtı. İsimler vardı: tarihler, imzalar, ölümler, yolsuzluklar, iş kazaları, sahte belgeler; hepsi tek yerde yazılmıştı. Altlarında imzalar: Mahir Koraltürk, başka isimler.
Ceyhun’un eli titredi, zarfı açtı. Bir mektup: “Ben sustum, sen susma ama bedelini bilerek konuş.” Ceyhun defteri kapattı. Dışarı çıktığında hava daha soğuktu ama asıl soğuk içindeydi.
Eve dönerken takip edildiğini hissetti. Arkasına baktı. Kimse yoktu ama hissediyordu. Gece telefonu çaldı. Bilinmeyen numara açtı. “Ceyhun Bey, ses sakin.” “Kim bu?” “Bir dost, dostlarım kapıma lüks arabalarla gelmez.” Adam hafif güldü: “Gerçekçi olalım. Sana bir teklif sunmak istiyoruz. Kasadaki her şeyi bize veriyorsun. Karşılığında yüklü para, yurt dışında bir hayat, temiz bir sayfa.”
Ceyhun sustu ve dedi: “Ve bu iş burada biter.” “Ya kabul etmezsem?” Adamın sesi soğudu: “O zaman bu iş kanlı biter.”
Arda yaklaştı: “Ne dediler?” Ceyhun telefonunu kapattı: “Beni satın almak istiyorlar.” “Bu sınav,”
Arda devam etti: “Evet, tam da buydu. Bu yolun dönüşü yok. Ama sen artık yalnız değilsin. Yanında ben ve doğru olanı savunanlar var. Bu mücadele kolay olmayacak, ama sen güçlü olacaksın.”
Ceyhun derin bir nefes aldı. “Korkuyorum.” Arda gülümsedi: “Korkmak insanın doğasında var. Ama korkunun seni durdurmasına izin verme. Sen, Muhsin Bey’in sana bıraktığı emaneti taşıyacak kadar cesursun.”
Ertesi gün Ceyhun, Arda ile birlikte savcılığa gitti. Dosyaları teslim etti, delilleri anlattı. Savcı dikkatle dinledi, belgeleri inceledi. O günden sonra birçok soruşturma başlatıldı. Muhsin Bey’in adı, artık sadece suçlu olarak değil, pişmanlığı ve bıraktığı gerçeklerle anılmaya başlandı.
Zamanla yolsuzluk yapanlar, hakkını arayanların sesi duyuldu. Ceyhun’un hayatı değişmişti; artık sıradan bir adam değildi. O, sessizce doğruyu savunan, adaletin peşinden giden bir kahramana dönüşmüştü.
Bir gece, evinin önünde sardunya çiçeği ilk kez açmıştı. Küçük, mor bir çiçek… Ceyhun gülümsedi. Gerçek mirasın para değil, bir insanın başka bir insanın hayatında bıraktığı iz olduğunu anladı. Ve bazen en büyük mirasın, sessizce doğru olanı yapabilmek olduğunu.
Hayat, ona yeni bir anlam vermişti. Muhsin Bey’in yalnızlığı, onun cesaretiyle son bulmuştu. Ve Ceyhun, artık geçmişin yükünü değil, geleceğin umudunu taşıyordu.
Son