YOLCU UÇAĞIYLA JET NASIL DÜŞÜRÜLÜR? İşte Türk Pilotun O Efsane Hamlesi!
.
.
Atlantik’in üzerinde gece her zamankinden daha koyuydu. 38.000 fit irtifada süzülen Türk Hava Yolları’na ait dev bir Boeing 777’nin motor uğultusu kabine güvenli bir ninni gibi yayılıyordu. İstanbul’dan New York’a uzanan uzun yolculukta çoğu yolcu ekranına gömülmüş, bazıları çoktan uykuya dalmıştı. 24K koltuğunda cam kenarına yaslanmış siyah kapüşonlu bir adam ise dışarıdaki zifiri karanlığa bakıyordu. Adı Mete Demir’di. Ancak uçaktaki hiç kimse onun bir zamanlar Türk Hava Kuvvetleri’nin en cesur F-16 pilotlarından biri olduğunu bilmiyordu.
Mete aylar önce üniformasını çıkarmış, istifa dilekçesini vermişti. Suriye sınırında, Kuzey Irak dağlarında yaptığı sayısız sortiden sonra ruhu yorulmuştu. Dosyasında üstün cesaret madalyası vardı ama geceleri onu uyandıran çığlıkları susturamıyordu. O yüzden bu uçuşu seçmişti: gece, sessiz, kimsenin onu tanımayacağı bir yolculuk. Kendine yeni bir hayat kurmak üzere Amerika’ya gidiyordu. Artık sadece “Mete” olmak istiyordu, “Yüzbaşı Demir” değil.

Motorların ritmi onu yavaş yavaş uykuya sürükledi. Haftalardır doğru dürüst uyumamıştı. Gözleri kapanırken geçmişin görüntüleri zihninde silikleşti. Derken kabin bir anda sarsıldı ve hoparlörden gelen metalik “ding-dong” sesi huzuru bıçak gibi kesti.
“Bayanlar ve baylar, kaptanınız konuşuyor.” Ses titriyordu. “Uçuş güvenliği için aranızda askeri jet pilotluğu deneyimi olan biri varsa lütfen derhal kabin amirine başvursun.”
Bir an için herkes dondu. Fısıltılar yükseldi, çocuk ağlamaları başladı. Mete gözlerini açtı. Kalbi hızla atıyordu. Bu bir kabus muydu? Hayır. Kabin amiri gerçekten de koridorda telaşla yolculara bakıyordu.
“Beyefendi,” dedi kabin amiri Mete’nin koltuğunun yanında durarak, “herhangi bir uçuş deneyiminiz var mı?”
Mete birkaç saniye sustu. İçindeki eski yeminle yeni hayatı arasında kaldı. Sonra derin bir nefes aldı. “Ben savaş pilotuyum,” dedi sakin ama tok bir sesle. “Türk Hava Kuvvetleri. F-16 ve F-4 Phantom uçurdum.”
Kadının gözleri umutla parladı. “Lütfen benimle gelin.”
Kokpit kapısı açıldığında içerideki kaos Mete’yi yıllar öncesine götürdü. Alarm ışıkları yanıp sönüyor, ikaz sesleri kabini dolduruyordu. Kaptan ve yardımcı pilot panik içindeydi.
“Durum nedir?” diye sordu Mete.
Kaptan radar ekranını işaret etti. “Transponderı kapalı, kimliği belirsiz bir hava aracı 15 dakikadır peşimizde. Telsize cevap vermiyor. Rotamızı değiştiriyor.”
Mete ekrana baktı. Sivil hava trafiğinde olmaması gereken bir sinyal… Saat 6 yönünde kilitlenmişti. “Bu askeri bir jet,” dedi. “Ya da silahlı bir İHA.”
Tam o sırada telsiz cızırdadı. Bozuk, yapay bir Türkçe aksanıyla bir ses konuştu: “TK01, rotanızı değiştirin. Yeni koordinatlara yönelin. Aksi halde sonuçlarına katlanırsınız.”
Navigasyon ekranında yeni bir rota belirdi: Atlantik’in ortasında radar kapsamı dışında bir nokta.
“Bu sistemler kapalı devre çalışır,” dedi kaptan şaşkınlıkla. “Nasıl sızdılar?”
Mete’nin zihni hızla hesap yapıyordu. “Dış kameraları açın.”
Ekranda, sağ kanadın hemen gerisinde simsiyah bir jet belirdi. Işıkları kapalıydı. Gölgeler içinde süzülüyordu.
Telsiz tekrar cızırdadı. “Yüzbaşı Demir… Emeklilik sana yakışmamış.”
Mete’nin kanı dondu. Bu sesi tanıyordu. Baron… Yıllar önce sınır ötesi bir operasyonda karşı karşıya geldiği paralı asker pilot.
“Seninle hesabımız bitmedi,” dedi Baron. “Bu uçak benim.”
Aynı anda intercom çaldı. Kabin amiri panikle bağırıyordu: “Business class’ta iki yolcu ayağa kalktı, ellerinde kesici aletler var!”
Bu bir kıskaçtı. Dışarıda Baron, içeride adamları.
Mete hızla karar verdi. “Transponderı 7700’e alın. Acil durum kodu. NATO ve Türk Hava Kuvvetleri bizi görecek.”
Kaptan başını salladı.
Baron’un jeti aniden uçağın önüne kırarak şiddetli bir türbülans yarattı. Amaçları yolcu uçağını korkutup istenen rotaya zorlamaktı.
“Bizi düşürmek istemiyor,” dedi Mete. “İndirmek istiyor. Bu bizim avantajımız.”
Yardımcı pilot koltuğunu boşalttı. Mete lövyeyi kavradı. Boeing ağırdı ama fizik kuralları değişmezdi.
Baron son bir dalışa geçti. Mete motor gücünü aniden kesti ve burnu yukarı kaldırdı. Ardından sert bir şekilde aşağı bıraktı. 300 tonluk uçak kısa süreli bir stall’a girdi ve hızla irtifa kaybetti.
Kabin çığlıklarla doldu. Baron’un jeti bu ani manevrayı beklemiyordu. Hız avantajıyla uçağın üzerinden geçip önüne düştü.
Mete hemen gaz verdi, uçağı toparladı ve tırmanışa geçti. Artık Baron’un kuyruğundaydı. Dev yolcu uçağını adeta bir avcı gibi konumlandırıyor, Baron’un manevralarını kesiyordu.
Telsizde küfürler yankılandı. “Delirdin mi Demir? O uçak parçalanacak!”
“Türk pilotlarını hafife alma,” dedi Mete.
Tam o sırada ufukta iki metalik parıltı belirdi. Güneşin ilk ışıklarıyla iki F-16 hızla yaklaşıyordu.
“TK01, burası Türk Hava Kuvvetleri 191. Filo. Endişelenmeyin, hedefi devralıyoruz.”
F-16’lar Baron’un jetine kilitlendi. Baron kaçmaya çalıştı ama manevra alanı kalmamıştı. Birkaç dakika içinde bulutların arasında gözden kayboldular.
Kokpitte derin bir sessizlik oluştu. Kaptanın gözleri dolmuştu. “Bizi kurtardın.”
Mete titreyen ellerine baktı. İçindeki savaş bitmemişti, sadece ertelenmişti.
Üç saat sonra uçak John F. Kennedy International Airport pistine indi. Pist polis ve acil durum araçlarıyla doluydu. İçerideki iki saldırgan yolcular tarafından etkisiz hale getirilmişti.
Mete kapüşonunu taktı ve kalabalığın arasından sessizce yürüdü. Alkışlar yükseliyordu ama o başını öne eğdi. Kahraman olmak istemiyordu.
Terminalin camından dışarı baktı. Uzakta bir F-16 kalkış yapıyordu. Telefonunu çıkardı ve aylar sonra ilk kez eski komutanını aradı.
“Döndün mü Yüzbaşı?” dedi karşıdaki ses.
Mete derin bir nefes aldı. “Döndüm komutanım. Emeklilik bana göre değilmiş.”
Altı ay sonra Mete tekrar tulumunu giymişti. Göğsünde Türk bayrağıyla F-16 kokpitinde oturuyordu. O gece Atlantik üzerinde öğrendiği bir şey vardı: İnsan kimliğinden kaçamazdı. Masumların hayatı söz konusu olduğunda damarlarındaki kan seni ele verirdi.
Ve Yüzbaşı Mete Demir için o kan, her zaman gökyüzüne aitti.