Nikahta “Kısır” Diye Terk Edildi – Ama 7 Yetimle Gelen Yörük Beyi Her Şeyi Değiştirdi!

Gülveren’de Kapanan Kapı, Açılan Yuva
Bölüm 1 — Nikâh Masasında Kalan Gelin
Gülveren’de kış, yalnız havayı değil insanın dilini de keskinleştirirdi. Kar, dağların sırtında birikir; rüzgâr, köyün dar sokaklarına girer; sonra da en çok köy odasının içinde konuşurdu. Çünkü en sert soğuk bazen dışarıda değil, kalabalığın ortasında olurdu.
Neriman Yılmaz, yirmi yedi yaşında, nikâh masasına doğru yürürken bunu çok iyi biliyordu. Üzerinde annesinin “beyaz olunca her şey temiz görünür” diyerek sandıktan çıkardığı gelinlik vardı. Duvak, yüzünü yarım saklıyor, yarım ifşa ediyordu. Kınalı elleri, dizlerinin üzerinde birbirine kenetlenmişti. Bir yanıyla sakin durmaya çalışıyor, öte yanıyla içinden taşan bir utancı bastırıyordu.
Köy odası doluydu: amcalar, teyzeler, komşular, herkes “hayırlı olsun” demek için gelmişti ama bakışlarındaki merak, sözlerindeki hayırdan daha kalındı. Neriman’ın gözlerinin ucunda titreyen yaş, tek başına damlasaydı belki kimse fark etmeyecekti. Fakat insan kalabalıkta ağlayınca sesini duymasa bile gözyaşını herkes duyar.
Damat Mesut Kara, kumaş tüccarıydı. Şehre gidip gelen, konuşmasını bilen, köyde “iyi kısmet” diye anılan biriydi. Neriman’a baştan beri “çocuk olmasa da olur” demişti. “Ben seni seviyorum” diye ısrar etmiş, sabrı ve güveni ödünç almıştı. Fakat o gün, nikâh kıyılmadan, söze gelmeden, yalnızca bir haberle ortadan kayboldu.
Hacı İmam Efendi, yaşını başından değil sesindeki yorgunluktan belli eden bir adamdı. Neriman’ın yanına ağır adımlarla yaklaştı. Elinde bir kâğıt vardı; öyle her gün taşınacak türden bir kâğıt değildi bu, insanın kaderini bir cümleyle küçültebilen türden bir nottu.
“Kızım,” dedi imam, sesi kırılgan bir merhametle. “Gitti. ‘Mirasız olmaz’ demiş.”
O an köy odasının tavanı alçalıyor sandı Neriman. Söz, doğrudan kalbine değil, yıllardır taşımaya zorlandığı damgaya çarpıyordu: “Kısır.” Bu kelime, köyün dilinde bir hastalık değil, bir hüküm gibiydi. Neriman yıllar önce geçirdiği ağır bir hummadan sonra, doktorların “zor” dediği o şifayı bilerek büyümüştü. Ama Mesut’un bilip de “sorun değil” dediği şeyin, asıl gün geldiğinde “her şey” olacağını da bilmiyordu.
Kalabalığın içindeki fısıltılar, taş duvarlarda yankılanan arı vızıltısı gibi çoğaldı. Kimileri acıyan bir yüz takındı; kimileri “zaten…” diye başlayan cümleleri yutmadı bile. Neriman’ın annesi Naciye Hanım, kalabalığı yararak geldi. Yüzünde kızının incinmişliğine değil, kendi itibarının zedelenmesine ağlayan bir ifade vardı.
“Çık buradan,” dedi Naciye Hanım, dişlerinin arasından. “Milletin ağzına düştün.”
Neriman ilk kez, annesinin “millet” dediği şeyin aslında ne kadar acımasız bir kalabalık olduğunu düşündü. Kınalı elini yavaşça çözdü, avucundaki kına tanecikleri beyaz kumaşa bulaştı. Sonra ayağa kalktı.
Kimse ona “dur” diyemedi. Çünkü bazen bir insanın sessizce kalkması, köyde bağırmaktan daha korkutucu olur. Neriman, gelinliğiyle köy odasının kapısından çıktı. Ardından kapı kapanmadı; çünkü köyde hiçbir kapı, dedikoduyu dışarıda bırakacak kadar sağlam değildir.
Avluya çıktığında güneş gözlerini aldı. Ve o an, yaklaşan nal seslerini duydu.
Bölüm 2 — Zincirlerin İçinde Dimdik Bir Adam
Köy yolunda askerler belirdi. Üç atlı önde, bir araba arkada; birkaç adam da zincirliydi. Köylüler, “devlet işi” diye susar; susarken de daha çok izlerdi.
Zincirli adamların arasında biri vardı ki, bileklerindeki demire rağmen başını eğmiyordu. Uzun boylu, omuzları geniş, saçları koyu; yüzünde gün görmüş bir sertlik değil, daha çok kaybın kazıdığı bir çizgi vardı. Sanki rüzgâr, yüzünü yıllarca aynı yerden aşındırmıştı.
Onun adı Rüstem’di. Yörük obasından. Köydekiler “göçer” derken bile dudak bükmeye alışkındı; çünkü Gülveren’de yerleşik olmak bir erdem, göçmek bir kusur sayılırdı. Oysa Rüstem, kendi dünyasında bir bey sayılmıştı; şimdi ise “sürgün” diye getiriliyordu.
Askerlerin komutanı, Hacı İmam’ı aradı. “Hükümet kararı,” dedi, sesi resmî ama gözleri yorgundu. “Dağıtılacaklar. Köylere verilecekler. Çalışacaklar. Yerleşecekler.”
Kelime kelime “merhamet” gibi dursa da herkes ne demek istediğini anlıyordu: İtaat. Kontrol. Göz önünde tutma.
Neriman avlunun bir köşesinde, hâlâ gelinliğiyle durmuş, bu geçidi izliyordu. Rüstem’in bakışı bir an onun bakışıyla kesişti. O kısa anda ikisi de birbirinde bir şey tanıdı: Kendi iradesi dışında yargılanan insanların tanışıklığı.
Naciye Hanım’ın aklı ise bambaşka çalışıyordu. Neriman’ın nikâhı bozulmuştu. Bu, aile için bir yara değil bir “utanç”tı. Utanç köyde çabuk yayılır; ama doğru hamleyle çabuk da örtülürdü. Naciye Hanım, komutana yaklaşıp sesini alçaltarak konuştu:
“Kızım… bu adamlardan birine bakabilir. Evimiz var. İş var.”
Komutan, Neriman’a soğuk bir değerlendirmeyle baktı. “Bu adamın yedi çocuğu var,” dedi. “Hepsi bir arada kalacak. Şart bu.”
Yedi çocuk.
Neriman’ın göğsünde bir şey kıpırdadı. Kısırlık damgası, yıllardır ona “sen veremezsin” diye bağırmıştı. Ama bir anda “vermek” kelimesi başka bir şey oldu: doğurmak değil, sahip çıkmak.
Neriman, kendini bile şaşırtan bir netlikle öne çıktı.
“Ben alırım,” dedi. “Çocuklarıyla birlikte.”
Avludaki sessizlik, rüzgârın bile durduğu türdendi. Naciye Hanım’ın yüzü bembeyaz kesildi. İmam şaşkınlıkla baktı. Komutan, sanki bir pazarlıkta kazananı bulmuş gibi hafifçe kıpırdadı.
Rüstem, zincirlerin içinden, ağır bir Türkçe ile konuştu: “Yedi çocuk… ağır yük. Üçü küçük. Büyükler yabancı dil… ağlar. Her gece.”
Neriman merdivenlerden indi. Gelinliği toz tutmuş, duvağı rüzgârla yana kaymıştı. Rüstem’in karşısında durdu.
“Biliyorum,” dedi. “Ama çocuk babadan ayrılmamalı. Baba da çocuklarını kaybetmemeli.”
Komutan evrak çıkardı. “İmza atacaksın. Sorumluluk sende.”
Neriman, “Atarım,” dedi. “Ne gerekiyorsa.”
O an, Neriman’ın hayatındaki ilk gerçek karar, köy odasında değil avluda, zincirlerin yanında alınmıştı. Ve kader, bazen en büyük dönemeçleri en utanç dolu günlerin içine saklardı.
Bölüm 3 — Miras Ev: Taş Duvarların İçinde Yeni Bir Başlangıç
Neriman’ın büyükannesinden kalan ev köyün dışında, rüzgârın en çok uğradığı yerdeydi. Evin çatısı kiremitli, duvarları kalın, avlusu genişti. Bahçede kurumuş otların arasında hâlâ bazı kökler direniyordu. Büyükannesinin “her derde bir bitki vardır” dediği günlerden kalan bir inat gibiydi bu.
O akşam Neriman, kandilleri yaktı. Boş odaların duvarlarına titrek bir sıcaklık yayıldı. Rüstem eşikte durmuş, zincirleri çözülmüş bileklerini ovuşturuyordu. Ev, bir misafir evinden çok, kaderin unuttuğu bir yer gibiydi. Neriman masaya oturdu; gelinliği hâlâ üstündeydi ama artık o beyaz, bir düğünün değil bir kırılmanın rengi olmuştu.
Rüstem, doğrudan sordu: “Niye? Beni tanımazsın. Çocuklarımı tanımazsın. Bu yük… niye?”
Neriman, gözlerini kaçırmadı. “Çünkü,” dedi, “insanın kontrol edemediği bir şey yüzünden değersiz sayılmasının ne demek olduğunu biliyorum.”
Rüstem’in yüzünde, uzun süredir görmediği bir şey belirdi: Birinin onu acımadan anlaması.
“Karım,” dedi Rüstem, sesi bir an çatallandı. “Öldü. Çocukları korurken.”
Neriman’ın boğazı düğümlendi. Rüstem anlatırken sanki odanın içine soğuk girdi: baskın, silah sesi, bir annenin bedenini siper edişi, çocukların çığlığı… Neriman dinledi. Çünkü bazı acılar anlatılmadıkça daha da ağırlaşır.
“Yarın,” dedi Neriman, “yetimhaneye gideceğiz. Çocukları alacağız.”
Rüstem, “Bize bu ev… mezar olmasın,” dedi kısık bir sesle.
Neriman, “Olmayacak,” dedi. “Yuva olacak.”
Bu kelimeyi söylerken bile, karnının değil kalbinin konuştuğunu biliyordu.
Bölüm 4 — Yetimhanenin Taş Koridorları
Yetimhaneye giden yol uzundu. Arabada konuşmadılar; ama sessizlik ağır değildi. Daha çok, yaklaşan bir yüzleşmenin sessizliğiydi.
Yetimhane binası soğuktu. Taş duvarlar, çocuk sesini bile yutuyordu. Müdire Hacer Hanım, belgeleri didik didik inceledi. Çocuklar hakkında “uyum”dan bahsetti; ama Neriman, kadının dilindeki yorgunluğu da duydu. Travmalı çocukla uğraşmak, yargılamak kadar kolay değildi.
Avluya çıktıklarında, en uzak köşede yedi çocuk gördüler. Saçları koyu, yüzleri güneş yanığı. Gözlerinde aynı kayıp: anne yokluğu.
Rüstem’i görünce, çocukların dünyası bir anda kırıldı ve yeniden kuruldu. En büyükleri Elif, hem sevinç hem acı karışımı bir çığlık attı. Diğerleri koştu, sarıldı, yapıştı. Rüstem diz çöktü, hepsini kollarına aldı. Neriman o an şunu anladı: Bu adam zincirle değil, çocuklarıyla bağlıydı.
Sonra bebek getirildi. Mustafa. Rüstem bebeği kucağına aldığında, bebeğin gözleri kısacık parladı; sonra tanır gibi bir gülümseme geldi. Neriman’ın göğsünde, yıllardır “sende eksik” diye açılan bir yer, ilk kez başka bir duyguyla doldu: şefkatin ağırlığıyla.
Çocuklar Neriman’ı fark edince, bir duvar örer gibi babalarının etrafında toplandılar. Yabancı yetişkin, çoğu zaman tehlike demekti. Elif öne çıktı. Türkçeyi daha iyi biliyordu; belki yetimhanede mecburen öğrenmişti.
“Bizi ayırmayacak mısın?” diye sordu Elif, gözleri yaşından büyük.
Neriman çömeldi. Çocukların göz hizasına indi. “Ayırmayacağım,” dedi. “Gücüm yettiği sürece kimse ayırmayacak.”
Ferhat adlı oğlan, sert baktı. “Karşılığında ne istiyorsun? Kimse bedava iş yapmaz.”
Neriman bir an durdu. Gerçeği süslemeden söylemek istedi.
“Yuva istiyorum,” dedi. “Sizin de yuvanız olsun istiyorum. Belki… zamanla, izin verirseniz… ben de bu yuvanın parçası olmayı öğrenmek istiyorum.”
Zehra adındaki küçük kız, uzun süre susmuş bir çocuk gibiydi. Kelime söylemedi; ama elini uzatıp Neriman’ın koluna dokundu. Dokunuş, bir test gibiydi: gerçek misin?
Neriman kıpırdamadı. Kaçmadı. Çocukların kendi hızına saygı gösterdi.
Elif, kardeşlerine kısa bir şeyler söyledi. Sonra başını kaldırdı: “Deneriz,” dedi. “Ama zarar verirsen… babam seni durdurur.”
Neriman, bu tehdidi tehdit olarak değil, bir sınır olarak kabul etti. “Anladım,” dedi. “Haklısın.”
Ve o gün, kâğıt üstünde başlayan anlaşma, kalpte başlayan bir sınava dönüştü.
Bölüm 5 — İlk Günler: Aynı Odada Uyuyan Yedi Kalp
Eve dönüş, köyün merakına atılmış bir taş gibiydi. Kadınlar fısıldadı, erkekler kaşını çattı, çocuklar arka arkaya dizilip parmakla gösterdi. Neriman, yıllardır kendi üstünde dolaşan bakışları tanıyordu; ama bu kez o bakışlar yalnız kendisine değil, yedi çocuğa da dokunuyordu.
Eve girdiklerinde çocuklar odalara dağılmadı. Neriman üç oda hazırlamıştı ama onlar bir odaya doluştu. Yanyana uyumak, korkuyu azaltıyordu. Yemekleri, Rüstem ilk lokmayı almadan yemediler. Neriman bunu kırmaya çalışmadı. Güven, zorla kazanılmazdı.
Bebek Mustafa geceleri ağladı. Neriman, büyükannesinin söylediği ninnileri hatırlamaya çalıştı. Sesini inceltmedi; sadece sabit tuttu. Bebek, her seferinde biraz daha çabuk sustu. Sanki “burada birisi var” fikrine alışıyordu.
Bir öğleden sonra Elif mutfağa girdi. Neriman’ın yaptığı papatya çayına baktı. “Bunu neden yapıyorsun?” dedi. “Bize bu kadar emek… neden?”
Neriman kaşığı bıraktı. “Çünkü,” dedi, “hiçbir yere ait olmamanın ne demek olduğunu biliyorum.”
Elif’in yüzünde bir hareket oldu. “Annem,” dedi kısık sesle. “Papatyaya rezene katardı. Daha iyi gelir.”
Neriman, o cümlede bir kapı duydu. “Bana öğretir misin?” dedi.
Elif, ilk kez çok küçük bir gülümseme verdi. “Belki,” dedi. “Ama bazı otlar burada yok.”
“Nerede buluruz?” diye sordu Neriman.
Elif’in gözleri, ilk kez “birlikte” bir şey aramaya razı oldu. “Dağın eteğinde,” dedi.
O günden sonra mutfakta iki kuşak şifa bilgisi yan yana durmaya başladı: Neriman’ın büyükannesinin defterleri, Elif’in annesinin hafızası.
Ferhat ise öfkesini çalışmaya gömüyordu. Bir çiti düzeltirken elleri titrerdi; sanki kıracak bir şey arar gibi. Neriman ona “sakin ol” demedi. Sadece çiviyi uzattı, çekiçi gösterdi, işi paylaştı. Öfke, bazen paylaşılan bir işte çözülür.
Zehra, bahçeye kaçıyordu. Bitkilerin arasında saatler geçiriyor, yapraklara dokunuyor, toprağı avuçlayıp bırakıyordu. Neriman, Zehra’nın sessizliğini zorlamadı. Bazı çocuklar konuşmayı değil, önce nefes almayı öğrenmek zorundaydı.
Bölüm 6 — Kışın Getirdiği Yakınlık
Kış bastırınca ev daha da doldu. Sobanın başı, anlatıların yeri oldu. Rüstem çocuklara obanın hikâyelerini anlatırdı: göç yolları, yıldızlara bakarak yön bulma, şafakta çadırların sökülüşü… Neriman, bu dünyayı dinlerken kendi köyünün “dar” kelimelerle örülü hayatını düşünürdü. Aynı gökyüzü altındaydılar ama gökyüzüne bakan gözler farklı şeyler öğrenmişti.
Elif iki dünya arasında tercüman oldu. Sadece kelimeleri değil, niyetleri de çevirdi. Neriman’ın bazı cümleleri çocuklara yumuşattı; çocukların sert sorularını Neriman’a daha anlaşılır anlattı. Elif bunu bilerek yapmıyordu belki; ama bir aile, bazen böyle görünmez görevlerle kurulur.
Bir akşam Neriman bahçede Zehra’yı yakaladı. Zehra, nane toplarken hafifçe bir ezgi mırıldanıyordu. Neriman adımını yavaşlattı, sesi bölmemek için nefesini bile tuttu. Zehra onu görünce sustu; gözlerinde korku belirdi.
“Devam et,” dedi Neriman, yumuşakça. “Güzel.”
Zehra’nın dudakları aralandı. Sanki paslı bir kapı ilk kez açılıyormuş gibi bir cümle çıktı:
“Annem… bu şarkıyı severdi.”
Neriman’ın gözleri doldu. Ama gözyaşıyla çocuğu ürkütmek istemedi. “Bana da öğretir misin?” dedi yalnızca.
Zehra, küçücük bir baş salladı.
O gece, evin içinde kocaman bir zafer kutlanmadı. Kimse alkışlamadı. Ama Neriman, bahçedeki o kısa cümlenin, yıllardır taşınan bir kederin ilk kez çatladığı an olduğunu biliyordu.
Bölüm 7 — Neriman ve Rüstem: Sözsüz Yakınlıktan Sözlü Gerçeğe
Rüstem, Neriman’a minnet duyuyordu. Ama minnet, bazen tehlikeli bir duygudur: insanı borçlu hissettirir. Rüstem borçlu olmak istemiyordu. Çünkü Neriman’ın yaptığı şey “iyilik” değil, “seçim” gibiydi.
Bir gece çocuklar uyuyunca Rüstem avluya çıktı. Neriman da oradaydı; yıldızlara bakıyordu. Gökyüzü, dağların üstünde pırıl pırıl; sanki dünyanın bütün gürültüsü karın altına gömülmüş gibiydi.
“Sağ ol,” dedi Rüstem.
Neriman gülümsedi. “Teşekkür borç yaratmasın,” dedi. “Biz… birlikteyiz artık.”
Rüstem bir süre sustu. Sonra, içinde sakladığı gerçeği usulca koydu ortaya.
“Gülsüm,” dedi. “Ölmeden önce… çocuklara bir anne bulmamı istemişti.”
Neriman’ın göğsü sıkıştı. Gülsüm adı evin içinde bir hayalet gibi dolaşmıyordu; daha çok bir hatıra gibi, saygıyla duruyordu. Neriman, onun yerini almak istememişti; almak da mümkün değildi zaten.
Rüstem devam etti: “Kalbim öldü sandım. Ama… sen geldin. Çocuklar gülmeye başladı. Ben… tekrar nefes aldım.”
Sonra gözlerini Neriman’ın gözlerine dikti. “Seni sevmeye başladım,” dedi, net ama kırılgan bir cesaretle. “Gülsüm’ü sevdiğim gibi değil. O sevgi geçmişte. Bu… şimdi.”
Neriman, kalbinin hızlandığını hissetti. Aylardır kendine bile itiraf etmediği bir şey vardı: Rüstem’in varlığı ona güven veriyordu. Sadece bir erkek olarak değil; bir baba, bir yol arkadaşı olarak.
“Ben de,” dedi Neriman, sesi fısıltıya dönerek. “Ben de sana… bağlandım.”
Rüstem’in yüzünde, uzun zamandır görmediği bir huzur belirdi. “Nikâh…” diye başladı.
Neriman gülümsedi; ama gülümseme, “hemen” demiyordu. “Zamanı var,” dedi. “Önce bu yuvayı sağlamlaştıralım. Çocuklar… korkmadan uyusun.”
Rüstem başını salladı. Çünkü o da biliyordu: Bazen gerçek nikâh, iki insanın birbirine “kaçmayacağım” dediği andır.
Bölüm 8 — Salgın ve Şifa Kapısı
Kışın sonuna doğru köye bir hastalık geldi. Önce bir çocuk yattı. Sonra bir diğeri. Ateş, birkaç gün içinde evleri dolaştı. Köyün doktoru, eski yöntemlerle uğraştı; sülük, kan alma, işe yaramayan karışımlar… Çocuklar zayıfladı. Anneler ağladı. Babalar, çaresizliğin en çıplak hâliyle kapılara yığıldı.
Köy, büyükannenin adını hatırladı: Neriman’ın büyükannesi bir zamanlar şifacıydı. İnsanlar, yıllarca “deli kadın” diye andıkları o yaşlı kadının bilgisini şimdi “umut” diye arıyordu.
İlk gelen, kucağında ateşler içinde bir oğlan taşıyan genç bir anneydi. Kapıda dizleri üzerine çöktü. “Ne olur,” dedi. “Doktor vazgeçti.”
Neriman, kapıyı kapatmadı. Çünkü kapı kapamak, onun hayatında yeterince yapılmış bir şeydi.
Elif’le birlikte çalıştılar. Neriman’ın defterlerinden ölçüler, Elif’in hafızasından karışımlar… Bir bitkinin ne zaman verileceği, hangisinin hangi yaşa ağır geleceği, suyun nasıl kaynatılacağı… O gece, evdeki soba hiç sönmedi.
Şurup, çocuğun ateşini düşürdü. Sabah olduğunda çocuk nefes alıyordu.
Haber yayıldı. Bir kapı, “utanç evi” olmaktan çıkıp “şifa kapısı”na dönüştü. İnsanlar sıraya dizildi. Önyargı, ihtiyaç karşısında küçüldü. Rüstem ve büyük çocuklar dağdan ot topladı; ikizler bez taşıdı; Emine hasta çocuklara şarkı mırıldandı. Bebek Mustafa, ilk kez ağlamadan uyudu; sanki evin içindeki telaşı bile anlayıp sessizliğe destek veriyordu.
Bir gece Hacı İmam Efendi geldi. Kollarında muhtarın torunu vardı; çocuk neredeyse bilinçsizdi. İmam’ın sesi titriyordu: “Sen son umudumuzsun.”
Neriman, saatlerce başından ayrılmadı. Elif ölçüleri söyledi, Rüstem su taşıdı, Ferhat odun kırdı. Şafak söktüğünde çocuğun ateşi düşmüştü. Yaşayacaktı.
Muhtar, sabah kapıda belirdi. Gururlu bir adamdı; “yörükle yaşayan” diye Neriman’ın arkasından konuşmuştu. Şimdi gözleri dolu dolu baktı. “Yanılmışım,” dedi. “Ben… yanılmışım.”
Neriman, bunu zafer gibi almadı. Sadece sakin bir gerçeği hatırlattı: “Şifa, kimsenin soyundan gelmez. Bilgiden gelir. Emekten gelir.”
O günden sonra köyde küçük bir değişim başladı. Büyük bir aydınlanma değil; ama bir çatlak. Çatlaklar, ışığın girdiği yerdir.
Bölüm 9 — Nikâh: Dolunay Altında Bir Yuvanın Resmileşmesi
Bahar geldiğinde kar eridi, dağların eteğinde çiçekler belirdi. Salgın bitti. Ev, artık yalnızca kalabalık bir hane değildi; köyün ortak hafızasında “oraya gidilir” diye anılan bir yerdi.
Rüstem bir akşam bahçede Neriman’ın yanına geldi. “Artık,” dedi, “doğru olanı yapalım.”
Neriman’ın gözleri gülümsedi. “Zaten doğru olanı yapıyoruz,” dedi.
Rüstem, “Allah’ın huzurunda da,” dedi. “Çocukların önünde de.”
Neriman başını salladı. “Evet,” dedi. “Olsun.”
Nikâh gecesi dolunay vardı. Bahçeye sofralar kuruldu. Köylülerle oba insanı ilk kez bu kadar yan yana oturdu. Davul zurna çaldı; ama gürültüden çok, insanların aynı masada nefes alması önemliydi.
Hacı İmam Efendi nikâhı kıydı. Sesi bu kez daha yumuşaktı; sanki yılların hükmü, bir parça erimişti.
Yedi çocuk, anne ve babalarının etrafında halka oldu. Her biri elinde bir çiçek tuttu: bahçeden koparılmış, şifayı simgeleyen çiçekler. Elif, Neriman’ın elini Rüstem’in eline koydu. Bu, normalde gelinin babasının yapacağı bir işti. Neriman’ın babası gelmemişti; gurur, bazen sevgiden ağırdır. Ama o eksiklik, bu halkada başka bir şeye dönüşmüştü: Seçilen aile.
Naciye Hanım ise oradaydı. Neriman’ın annesi, kızına yıllarca yük gibi bakmıştı. Şimdi, kızının kurduğu yuva karşısında sessizce ağladı. Nikâhtan önceki gece Neriman’a “affet” demişti; Neriman da affetmişti. Çünkü affetmek, hatayı onaylamak değil; yükü bırakmaktı.
Nikâh bittiğinde Zehra, Neriman’ın elini tuttu. “Sana bir şey göstereceğim,” dedi.
Bahçenin bir köşesine götürdü. Orada küçük bir alan, yabani çiçeklerle doluydu. “Bu,” dedi Zehra, “annemin yeri. Bu da… senin yerin.”
Neriman diz çöktü, Zehra’yı kucakladı. Gülsüm’ün yerini almamıştı. Zehra, iki anneyi kalbinde yan yana yaşatmayı öğrenmişti. İşte iyileşme, tam da buydu: geçmişi silmeden geleceğe yer açmak.
Bölüm 10 — Yıllar Sonra: Anneliğin Yeri
Yıllar geçti. Ev büyüdü; bahçe büyüdü; şifa bilgisi büyüdü. Elif, annesinin bilgisini taşıyan bir şifacı oldu. Ferhat marangozluk öğrendi; öfkesini oymaya, yapmaya çevirdi. İkizler her yere neşe taşıdı. Emine büyüdü, köyün çocuklarına masal anlatır oldu. Mustafa ilk adımlarını Neriman’la Rüstem’in arasında attı; sonra koşmayı öğrendi.
Bir sonbahar günü, kapıya bir adam geldi: Mesut Kara. Saçlarına erken ak düşmüştü. Gözlerini kaldırmakta zorlandı. “Özür,” dedi. “Ben… korkaktım.”
Neriman onu dinledi. İçinde ne kin vardı ne zafer. Sadece net bir hakikat.
“Özrünü kabul ediyorum,” dedi. “Ama o gün gittiğin için… bugün burada olanlara şükrediyorum.”
Mesut şaşırdı. Neriman bahçeye baktı; çocuk sesleri, bitki kokusu, soba dumanı… “Ben,” dedi, “kusur sanılan yerden yuva kurdum. Bana ‘eksik’ dedikleri yerden… fazlalık değil, bereket çıktı.”
Mesut sessizce gitti. Çünkü bazı hikâyelerde insan, yalnızca bir kapının kapanmasına hizmet eder; kapının ardındaki hayat ona ait değildir.
Yıllar sonra, Neriman yaşlandığında ona bir gün sordular: “Pişman mısın? O gün nikâhta reddedildiğin güne?”
Neriman gülümsedi. Gülüşünde acının izi yok değildi; ama acı, bilgelik olmuştu.
“Hayatımın en iyi günü,” dedi. “Reddedildiğim gündü. Çünkü o red… beni gerçek yuvama götürdü.”
Sonra bahçeye baktı. Zehra artık konuşuyordu; hem de başkalarına öğretiyordu. “Kekik boğaza iyi gelir,” diye anlatıyordu küçük çocuklara. “Papatya mideyi rahatlatır. Rezene… annemin dediği gibi.”
Neriman, yedi çocuğun annesi olmuştu. Doğurmamıştı belki; ama onları hayatın içine doğurmuştu. Çünkü annelik, bazen kanla değil, sabırla yazılır.
Gözlerini kapadığı gün, ev kalabalıktı. Torun sesleri, soba çıtırtısı, bahçeden gelen ot kokusu… Neriman’ın dudaklarında bir tebessüm vardı.
Kapanan bir kapının, daha büyük bir kapı açtığını bilerek gitti.
Kısa Takeaway
Bu hikâyenin kalbi şu: Anneliğin ölçüsü beden değil, emek ve sevgidir.
Köy baskısı ve “damga” teması, dönüşümü daha görünür yapar: şifa ve ortak emek, önyargıyı çatlatır.
Rüstem–Neriman ilişkisi “kurtarma” değil: eşitlik ve ortak yuva kurma.