Milyoner eve erken döndü… Bahçıvanı çocuklarıyla görünce donakaldı!

HALATIN UCU: Beykoz’da Bir Villanın İçinde Yeşeren Hayat
Bölümlere ayrılmış uzun hikâye
1. Bölüm — Camın Arkasındaki Düzen
Beykoz ormanlarının serinliği, yüksek duvarlarla içeri alınır; ama o duvarların ardında gerçek serinlikten çok, düzenin soğukluğu hüküm sürerdi. Sitenin en tepesindeki villa, modern mimarinin “dokunmayın” diye bağıran heykeli gibiydi: mat koyu paneller, devasa cam yüzeyler, içeride tek bir eşyanın bile kendiliğinden duruyor olamayacağı kadar kusursuz bir simetri.
Berna Hanım, bu simetrinin mimarıydı.
Saat her sabah aynı dakikada işlerdi. Kahvaltı tepsisindeki bademler bile sayılı olurdu; çayın buharı bile “fazla” görünmesin diye belli bir sıcaklıkta tutulurdu. Evin içinde kokular yoktu. Ne kızarmış ekmek, ne sabun, ne çocukların saçından gelen o masum şampuan… Yalnızca steril bir serinlik ve cilalanmış mermerin sessizliği.
Dördüzler ise—Ece, Eda, Ela ve Ecrin—bu sessizliğin içinde birer minik gölge gibi yaşardı. Dört yaşındaydılar ve dışarıdan bakana göre adeta kartpostaldan fırlamışlardı: sarıya çalan saçlar, mavi gözler, pastel elbiseler. Fakat aynı dışarıdan bakış, onların gözlerindeki o ince çizgiyi de görebilirdi: merak ile korku arasındaki çizgiyi.
Bu evde kahkaha, yanlış yerde çıkarsa suçtu. Koşmak, dağınık görünmek, üstüne bir şey dökmek… hepsi “düzene saldırı” sayılırdı.
Ve düzenin bekçisi vardı: Şahika.
Şahika, yıllar boyu kuralları ezberlemekten mimiklerini unutmuş bir kadındı. Konuşması emir cümleleriyle başlar, emir cümleleriyle biterdi. Dördüzlerin omuzları onun yanında istemsizce düşer, gözleri yere inerdi.
Berna Hanım, çocuklara uzun uzun bakmazdı. Onları sevip sevmediği sorusunun cevabı, evdeki tablo kadar soyut bir yerde asılı kalırdı. Onlar çoğu zaman “proje”ydi: iyi okullar, iyi dersler, iyi alışkanlıklar. Başarı, çocuğun üstüne giydirilen bir takım elbise gibiydi; ama içinde nefes alınması gerektiği unutulurdu.
O sabah da her şey alışıldığı gibiydi. Ta ki kapıdan içeri, villanın dünyasına hiç benzemeyen biri girene kadar.
Bahçıvan.
2. Bölüm — Toprak Kokusu
Rıza, kırklarına dayanmış, güneşte koyulaşmış teni ve nasırlı elleriyle, mermer salonun düşlediği hiçbir şeye benzemiyordu. Üzerinde iş tulumu, cebinde ipler, elinde küçük bir alet çantası vardı. Yüzünde yorgun bir sakinlik; gözlerinde ise insanı rahatsız edecek kadar dürüst bir aydınlık.
Berna Hanım onu camın arkasından karşıladı. Bu bir tercihten çok, bir ilkeydi: yakınlık, kontrolü azaltır.
“Kurallarım basit,” dedi Berna Hanım. “Bahçe nizami olacak. Evin içine girmek yok. Çocuklarla temas yok.”
Rıza başını salladı. “Anlaşıldı,” dedi sadece.
Ama gözleri—o gözler—camın ardındaki dört küçük yüzü gördüğünde, kısacık bir an durdu. Çocukların bakışlarında tanıdık bir şey vardı: sınıfın arka sırasında sessiz oturan, ama gözleriyle soru soran çocukların bakışı.
Rıza’nın içinde eski öğretmenliği kıpırdadı. Bir süre önce hayat onu başka yerlere savurmuştu; ama bazı meslekler insanın üstünden çıkmaz. Öğretmenlik, gömlek gibi değil; deri gibi.
Rıza bahçeye indiğinde ilk yaptığı şey, çizgileri düzeltmek olmadı. Toprağı dinledi. Kurumuş yerleri buldu. Kökleri kontrol etti. Kırılmış dalları budadı. Bir bitkiye eğildiğinde sanki ona “dayan” der gibi fısıldıyordu.
Bahçe, iki hafta içinde nefes almaya başladı.
Villanın içindeyse, panjurlar hâlâ aynı saatte iniyor, tabletler aynı saatte açılıyor, çocukların cümleleri aynı kelimelerle sınırlı kalıyordu. Ama camın ötesinde bir şey vardı artık: ıslık sesi.
Ve o ıslık, dördüzlerin içine sanki yasak bir pencere açtı.
3. Bölüm — Panjurun Gölgesindeki Merak
“Bak,” dedi Ela bir gün. “Toprağı kazıyor.”
Ece burnunu kıvırdı. “Kirli. Şahika abla ‘dokunmayın’ dedi.”
Ela camı daha çok buğuladı. “Ama o gülüyor,” dedi fısıltıyla. “Kirliyken gülüyor.”
Bu cümle, bu evde söylenmiş en tuhaf cümlelerden biriydi. Çünkü burada “gülmek” bile bir program işiydi: fotoğraf çekileceği zaman, misafir geleceği zaman, Berna Hanım “uygun görürse.”
Rıza o sırada başını kaldırdı. Camın ardında dört çift göz gördü. Bir an tereddüt etti; sonra eldivenini çıkarıp elini salladı. Bu, büyük bir hareket değildi. Ama çocukların dünyasında bir deprem gibiydi.
Ela elini kaldıracakken, Şahika bir gölge gibi yaklaştı. “Oradan çekilin,” diye kesti. “İzlemek yok.”
Panjurlar indi. Bahçe kayboldu. Islık sustu.
Ama bazen bir şeyi bir kez duyarsınız ya… bir daha “duymamış” gibi yapamazsınız.
O gün öğleden sonra, Şahika kısa bir telefonla mutfağa çağrıldığında salon birkaç dakika gözetimsiz kaldı. Ela, sanki yıllardır beklediği bir komutu duymuş gibi ayağa kalktı.
Kardeşlerine baktı. Parmağını dudaklarına götürdü.
Ve kapıya yöneldi.
4. Bölüm — Çamurun İlk Lekesi
Dışarı adım atınca Ela’nın ciğerleri şaşırdı. Filtrelenmiş havadan sonra bahçenin kokusu fazla gerçekti: ıslak toprak, çim, yaprak, güneş görmüş taş… Ela öksürdü ama geri dönmedi.
Rıza, bahçenin arkasında bir çukur kazıyordu. Ela koştu; rugan ayakkabıları çime batıyor, elbisesinin etekleri nemleniyordu. Normalde bir damla leke bile kriz sebebiydi. Ama Ela’nın içinde başka bir şey büyüyordu: merak.
Rıza arkasındaki hışırtıyı duyup döndü. Bir an için Berna Hanım’ın yasakları zihninde çınladı. Sonra Ela’nın gözlerine baktı: korkusuz ama ürkek bir bakış.
“Merhaba küçük hanım,” dedi alçak sesle. “Burada olman…”
“Bu ne?” Ela sözünü kesti; toprağın içinde kıpırdayan ince, pembe canlıyı gösteriyordu.
Rıza gülümsedi. “Solucan,” dedi. “Toprağın işçisi.”
Ela iğrendiğini sandı; ama aslında iğrenmiyordu. Bu canlı, tablet ekranındaki hiçbir şeye benzemiyordu. Gerçekti.
“Isırır mı?” dedi Ela.
“Dişi yok,” dedi Rıza. “Toprağı havalandırır. Çiçekler onun sayesinde daha iyi büyür.”
Ela parmağını uzattı. Dokundu. Soğuk, yumuşak, kaygan… ve parmağında çamur kaldı. O leke, villanın tüm steril kurallarına meydan okuyan küçük bir bayrak gibiydi.
Ela gülümsedi. Gözleri ilk kez “işe yarayan” bir şeye bakıyordu.
Tam o sırada uzaktan Şahika’nın sesi duyuldu: “Ela!”
Ela irkildi.
Rıza hemen ciddileşti. “Koş,” dedi. “Kimse görmeden gir.”
Ela geri giderken arkasına dönüp bir kez daha baktı. “Yine gelebilir miyim?”
Rıza, bahçedeki toprağa baktı. Sonra camlara.
“Toprak kaçmaz,” dedi sadece. “Ben de buradayım.”
Ela koştu. Çamur lekesi parmağında kaldı.
Ve o leke, artık geri dönüşü olmayan bir başlangıçtı.
5. Bölüm — Kırılan Şey, Vazo Değildi
Üç gün sonra, salonun ortasında dördüzler “bahçıvan oyunu” oynuyordu. Ellerinde hayali kürekler, mermer zemini tarla gibi belliyorlardı. İlk başta sessizce gülüyorlardı; sonra kahkaha büyüdü. O kahkaha, bu evde bir yangın alarmı gibi tehlikeliydi.
Eda bir an dengesini kaybetti. Sırtı köşedeki kaideye çarptı.
Kaidenin üstünde, Berna Hanım’ın “bir bakışta statü” diye sevdiği antika bir vazo vardı. Vazo sallandı, bir an havada durdu, sonra mermerle buluştu.
Çın!
Mavi parçalar beyaz zemine yağdı. Salon, o saniyede yıllardır sakladığı bütün sessizliği yuttu.
Şahika koşarak geldi. Gördüğü manzara karşısında rengi attı. “Ne yaptınız siz!” diye bağırdı. “Berna Hanım…”
Eda dizlerinin üstüne çöktü, ağlamaya başladı. Şahika onun kolunu sertçe tuttu. “Ağlama! Ağlayarak düzelmez!”
O an, sürgülü kapının yanında bir gölge belirdi.
Rıza.
Yasak olanı yaptı. İçeri girdi.
Çamurlu botları mermerle buluştuğunda, ev sanki nefesini tuttu. Şahika bağırdı: “Çık dışarı!”
Rıza onu duymadı bile. Eda’nın yanına çöktü; Şahika’nın elini sakince çekti. “Canın acıyor mu?” dedi.
Bu soru, bu evde daha önce sorulmamış bir soruydu.
Eda hıçkırarak başını salladı. Sonra Rıza’ya sarıldı. Kardeşleri de yaklaştı; dört küçük beden, bir adamın etrafında bir sığınak kurdu.
Şahika’nın sesi titredi. “Bittin sen. Kovulursun.”
Rıza çocukların saçını okşadı. “Vazoyu ben kırdım,” dedi. “Öyle diyeceğiz.”
Şahika afalladı. “Neden?”
Rıza’nın sesi yumuşaktı ama kesindi: “Bir eşya kırılır, yenisi alınır. Bir çocuğun onuru kırılırsa… o çatlağı para kapatmaz.”
6. Bölüm — Berna Hanım’ın Evine Giren Gürültü
Akşam Berna Hanım eve geldiğinde, mavi parçaları gördü ve yüzü buz kesti. “Kim yaptı?” dedi.
Rıza öne çıktı. “Ben,” dedi.
Berna Hanım’ın bakışı bir insanın bakışı değil, bir bilançonun bakışıydı. “Eve girmek yasak,” dedi. “Bunu bilmiyor musun?”
“Biliyorum,” dedi Rıza. “Ama—”
“Sus,” dedi Berna Hanım. “Bedelini ödersin. Kovuldun.”
Rıza başını eğdi. “Peki,” dedi.
Dördüzler merdivenlerin başında donmuştu. Ela, Rıza’ya doğru bir adım attı; ama Şahika onu tuttu. Rıza çıkarken arkasına dönmedi. Çünkü dönerse, gözlerinin dolacağını biliyordu.
Berna Hanım, çocukların “kurtarıcı” diye bakacağı birini istememişti. Bu evde kahramanlığa yer yoktu. Kahramanlık, otoritenin düşmanıydı.
Fakat ertesi gün öğleden sonra, Berna Hanım’ın planında olmayan bir şey oldu: iptal edilen bir toplantı, zonklayan bir migren ve evde dinlenme isteği.
Berna Hanım, kimseye haber vermeden erken saatte villaya döndü.
Kapıyı açtı.
Ve içeriden yükselen ses, onun bütün düzenini yerinden oynattı:
Kahkaha.
Hem de çocuk kahkahası.
Salona yürüdü. Kemerli girişte durdu ve gördü: Rıza, halının üzerinde diz çökmüş, elinde kalın bir halat, dördüzlerle halat çekme oynuyordu. Çocukların saçları dağılmış, yüzleri kıpkırmızı, elleri halata asılmıştı.
Berna Hanım’ın gözünde bu, bir oyun değildi.
Bu, bir isyandı.
7. Bölüm — “Nasıl Cüret Edersin?”
Berna Hanım’ın çantası elinden düştü. Çocuklar dondu. Rıza ayağa kalktı; gülümsemesi yüzünden çekildi ama korku yoktu.
Berna Hanım, halata baktı. Sonra halıdaki ayak izlerine. Sonra çocukların dağılan kurdelelerine.
“Bu ne rezalet?” dedi.
Rıza, sakin bir nefes aldı. “Rezalet değil,” dedi. “Bu çocukluk.”
Berna Hanım’ın sesi daha da sertleşti. “Kovuldun. Hemen çık. Çocuklarımdan uzak dur.”
Rıza başını salladı, kapıya yöneldi.
Ve o an, Berna Hanım’ın asıl yenilgisi başladı.
Ela koştu, Rıza’nın bacağına sarıldı. “Gitme!” diye bağırdı.
Ece, Eda, Ecrin de peşinden geldi. Dört küçük çocuk, annelerinin çağrısına değil, bir bahçıvanın sıcaklığına sığındı.
Berna Hanım’ın dudakları aralandı; bir şey söylemek istedi ama kelime çıkmadı. Çünkü çocukların bu seçimi, onun yıllardır kurduğu bütün sistemi tek cümlede yıkıyordu.
Ece ağlayarak annesine baktı. “O bizi seviyor,” dedi. “Sen bizi… sadece düzeltiyorsun.”
Bu cümle, Berna Hanım’ın kalbine inen görünmez bir darbe oldu. O ana kadar “sevgi” dediği şeyin, aslında “kontrol” olduğunu ilk kez bu kadar çıplak gördü.
Berna Hanım öfkeyle Rıza’ya döndü. “Ne istiyorsun? Para mı? Bizi mi kullanıyorsun?”
Rıza, halata bir an baktı. Sonra Berna Hanım’ın gözlerinin içine.
“Ben sizden para istemiyorum,” dedi. “Ben sizden bir şey de almıyorum.”
Berna Hanım alaycı bir nefes verdi. “Öyleyse ne?”
Rıza’nın sesi ağırlaştı, ama bağırmadı: “Bu çocukların nefesini.”
Berna Hanım dondu.
Rıza devam etti: “Siz onları bir vitrine koydunuz. Kırılmasınlar diye. Ama çocuk, kırılmadan büyümez demiyorum; düşmeden büyümez diyorum. Kirlenmeden yaşamı öğrenmez.”
Berna Hanım, ilk kez kendi evinde kendini misafir gibi hissetti. Çünkü evin gerçek sahibi—kahkaha—ona ait değildi.
Rıza, çocuklara eğildi. “Ağlamak yok,” dedi. “Ben toprağın yanındayım. Siz de orada bulursunuz beni.”
Sonra kapıya yürüdü.
Kapı kapandığında çıkan ses, Berna Hanım için bir dönemin bitişiydi.
8. Bölüm — Enkaz Sessizliği
O gece villa sessizdi. Ama bu, Berna Hanım’ın sevdiği türden bir sessizlik değildi. Bu, konuşulmamış cümlelerin, yutulmuş özürlerin ve kapıda kalmış kahkahaların sessizliğiydi.
Dördüzler odalarına kapanmıştı. Berna Hanım salonun ortasında, yerde kalan halata baktı. Halat pürüzlüydü. Kirliydi. Ucuzdu.
Ama üzerinde bir şey vardı: temasın izi.
Berna Hanım, hayatında ilk kez bir eşyanın fiyatını değil, anlamını tarttı. Ve ilk kez, kendi kurduğu düzenin içinde ne kadar yalnız olduğunu fark etti.
Sabaha karşı, Berna Hanım bir karar verdi. Bu karar bir şirket devralmaktan daha zordu. Çünkü bu kez karşı taraf bir firma değil, kendi kalbiydi.
9. Bölüm — Çamura İlk Kez Eğilen Bir Kraliçe
Ertesi sabah Berna Hanım bütün toplantılarını iptal etti. Asistanı şaşırdı, ama soru soramadı. Berna Hanım, Şahika’yı çağırdı.
“Seninle yollarımızı ayırıyoruz,” dedi.
Şahika’nın gözleri büyüdü. “Bir hatam mı var?”
Berna Hanım kısa bir sessizlikten sonra dürüstçe konuştu: “Hatan yok. Ama bu ev… bir kışla olmayacak artık.”
Şahika gitti. Kapı kapandı. Evde ilk kez gardiyan yoktu.
Berna Hanım saçını toplamadı. Üzerine yıllardır giymediği sade bir eşofman geçirdi. Sonra bahçeye çıktı. Rıza’nın yarım bıraktığı bir çukur vardı; dikilmemiş bir fidan.
Küreği eline aldı.
İlk hamlede toprağa saplayamadı. Ellerinin alışkın olmadığı bir dirençti bu. İkinci hamlede tırnağı kırıldı. Üçüncü hamlede avucu acıdı. Ama dördüncüde, toprak biraz açıldı.
Terledi.
Çamur, parmaklarının arasına girdi.
O sırada camın arkasında dört küçük yüz belirdi. Dördüzler, annelerini bahçede görünce korkuyla değil, şaşkınlıkla baktılar.
Kapı açıldı. Ela, çekinerek sordu: “Anne… ne yapıyorsun?”
Berna Hanım küreğe yaslandı. Nefes nefeseydi. “Fidanı dikiyorum,” dedi. “Kurumasın.”
Ela bir adım attı. “Yardım edelim mi?”
Berna Hanım, belki de ilk kez, bir çocuğa gerçekten ihtiyaç duyduğunu itiraf etti: “Evet,” dedi. “Çünkü ben… bilmiyorum. Bana öğretin.”
Dördüzler koştu. Eller toprağa girdi. Çamur elbiselere bulaştı. Saçlar dağıldı. Ama yüzlerde bir şey belirdi: gerçeklik.
Fidan dikildi. Su verildi. Sonra hepsi çimlere yığıldı.
Berna Hanım, Ela’nın yanağındaki çamur lekesini silmek için elini uzattı; sonra vazgeçti. O leke, kir değildi. Hayattı.
Ve Berna Hanım, ilk kez hayata dokunduğunu hissetti.
10. Bölüm — Halatın İki Ucu
Bir hafta sonra kapı çaldı.
Rıza gelmişti.
Bahçenin hâli değişmişti: bir köşede küçük bisiklet, bir köşede rastgele dikilmiş çiçekler, çimin üzerinde unutulmuş oyuncaklar… Düzen bozulmuştu; ama yuva doğmuştu.
Kapıyı Berna Hanım açtı. Makyajsızdı, sade giyinmişti, ama bakışı daha canlıydı.
“Hoş geldiniz,” dedi. “Bu kez bahçıvan olarak değil… öğretmen olarak gelmenizi istedim.”
Rıza içeri adım attığında salona baktı. İran halısı kaldırılmıştı. Ortada geniş bir oyun örtüsü vardı. Ve bir köşede… o kalın halat duruyordu.
Rıza, halata bakıp hafifçe güldü. “Rövanş mı?” dedi.
Berna Hanım gülümsedi. Bu gülümseme, eski heykel ifadesine hiç benzemiyordu. “Hayır,” dedi. “Bu sefer aynı taraftayız. İpin ucunu birlikte tutacağız.”
Dördüzler arkadan koşarak geldi. Rıza’ya sarıldılar. Berna Hanım, onları “düzeltmek” yerine izledi. İçinde bir sızı vardı—geç kalmışlığın sızısı—ama yanında bir şey daha vardı: umut.
Rıza, çocukların başını okşarken Berna Hanım’a baktı. “Toprak sabırlıdır,” dedi. “İnsan da sabırlı olmayı öğrenebilir.”
Berna Hanım başını salladı. “Öğreniyorum,” dedi. “Geç de olsa.”
O gün halat yeniden tutuldu. Ama bu kez çekişmek için değil; birlikte ayakta durmak için.
Ve Beykoz’daki o villa, hâlâ dışarıdan lüks görünüyordu belki… ama içeride artık bir şey daha vardı: kahkahanın izinli olduğu bir dünya.