Babası Onu Ağaya Sattı, Kader Onu Bozkırın Yiğidine Yazdı!

Babası Onu Ağaya Sattı, Kader Onu Bozkırın Yiğidine Yazdı!

Bozkırda Umut – Sevda’nın Direnişi

Güneş Torosların sırtlarından yükselirken, Sevda çıplak ayaklarıyla toprağa bastı. 18 yaşındaydı ve o gün babası onu satacaktı. Halil Ağa’nın konağının ahşap kapısı gıcırdayarak açıldı, içeri giren toz bulutu Sevda’nın yırtık eteğine yapıştı. Annesi 5 yıl önce kuraklığın en sert vurduğu yazda ölmüştü. O günden beri bu evde hizmetçiden farksızdı. Üvey annesi Nuriye her gün ona “Sen bu evin kızı değilsin. Sen bir yüksün,” diye hatırlatırdı.

Babası Kasım’ın sesi kuru, gözleri soğuktu. “Kalk, misafirler geliyor,” dedi. Sevda başını kaldırmadı, elindeki buğdayı ayıklamaya devam etti. Parmakları nasırdan çatlamış, tırnakları kırıktı ama içindeki gurur hâlâ kırılmamıştı. Annesi ölürken ona tek bir şey söylemişti: “Başını asla eğme kızım. Ne olursa olsun.”

Kasım’ın eli havada şakladı, Sevda’nın yanağı yandı. Ama gözlerinden tek damla yaş düşmedi. Dışarıda atların homurtusu duyuldu. Üç atlı toz bulutunun içinden belirdi. Önde giden adam şişmandı, bıyıkları yağdan parlıyordu. Halil Ağa, vadideki en büyük çiftliğin sahibi, tüm köylerin korktuğu adamdı. Arkasındaki iki adam silahlıydı, gözleri acımasızdı.

Halil Ağa atından inerken, “Kızı hazırladın mı?” diye bağırdı. Herkes biliyordu; babası kumar borçlarını ödeyemiyordu ve tek değerli şeyi kızıydı. Nuriye kapının arkasından sırıtarak bakıyordu. Kasım başını eğdi, “Hazır efendim.” Halil Ağa içeri girdiğinde Sevda ayağa kalktı, boyu kısa ama duruşu dikti. Gözlerini adamın gözlerine dikti, bakışlarında korku yoktu. Halil Ağa dudaklarını yalayarak pis bir kahkaha attı. “Ateşli de hoşuma gitti. Koynumda bu ateşi söndürürüm,” dedi.

Sevda tükürdü, tükürük Halil Ağa’nın çizmesine değdi. Sessizlik çöktü. Sonra bir tokat; Sevda yere düştü, ağzı kan doldu. “Bunu öğreteceksin ona,” dedi Halil Ağa, sesi buz gibiydi. “Yarın gelin olarak alacağım. Borçların silinecek. Ama bir daha böyle olursa seni de kızını da toprağa gömerim.”

Nuriye memnun bir şekilde içeri girdi, Sevda’nın kolundan tuttu ve onu ahıra sürükledi. “Bu gece burada kalacaksın. Hayvanlar arasında. Senin yerin burası zaten.” Kapı kapandı, karanlık çöktü. Sevda samanların üzerine yığıldı, ilk kez titredi ama ağlamadı. O an bir şey kırıldı içinde; ama kırılan umudu değildi, insanlara duyduğu son bağdı.

Gece yarısı ay bulutların arkasına saklanmıştı. Sevda ahırın duvarındaki çürük tahtayı fark etmişti. Sessizce itti, tahta çatırdadı ama kırıldı. Dışarı süzüldü. Üzerinde sadece yırtık bir elbise, ayaklarında hiçbir şey yoktu. Ama özgürlüğün bedeli buysa ödemeye hazırdı. Koşmaya başladı. Dikenler ayaklarını kesti, taşlar derisini yırttı ama durmadı. Arkasına bakmadı. O evde bıraktığı hiçbir şey yoktu, sadece acı vardı; onu da zaten içinde taşıyordu.

Bir saat geçmeden köpek havlamaları başladı. Halil Ağa’nın adamları “Kaçak var! Dağlara gidiyor!” diye bağırıyordu. Meşaleler geceyi deldi. Atlılar yaklaşıyordu. Sevda daha hızlı koştu, ciğerleri yanıyordu, bacakları titriyordu ama içindeki ses durmasına izin vermiyordu. Bir uçurumun kenarına geldi, aşağıda dere akıyordu. Arkasında meşaleler yaklaşıyordu. Seçim basitti: Halil Ağa’nın koynuna girmek ya da ölüm. Atladı.

Soğuk su onu yuttu, akıntı güçlüydü. Kayalara çarptı, su ciğerlerine doldu. Karanlık onu sardı. Son düşüncesi annesi oldu: “Sana geliyorum anne.” Uyandığında güneş yüzüne vuruyordu, kuşlar ötüyordu. Bir an cennette olduğunu sandı, sonra acı geldi. Her yanı ağrıyordu, sağ kolu kımıldamıyordu. İlk gördüğü şey bir çift siyah deri çizme oldu. Yukarı baktı, bir adam duruyordu üzerinde. Uzun boylu, esmer tenli, simsiyah saçları omuzlarına dökülmüş, yüzünde derin bir yara izi vardı. Kara Yusuf, bozkır Türkmenlerinden biri.

Köyde bu insanlar hakkında korkunç hikayeler anlatılırdı; vahşi, acımasız, kan döken insanlar. Sevda geri çekilmek istedi ama bedeni hareket etmiyordu. Adam çömeldi, “Dere seni kıyıya attı,” dedi. Sesi alçak ve boğuktu. “Kimseni dereye attı?” Sevda cevap vermedi. Adam başını eğdi, “Yaralar taze, kaçıyordun.” Sevda yutkundu, “Öldür beni,” dedi sonunda. Adam bir an duraksadı, sonra ayağa kalktı. “Ölmek kolay. Yaşamak zor. Sen hangisini seçiyorsun?”

Islık çaldı, karanlık bir at belirdi. Kara Yusuf Sevda’yı tek eliyle kaldırdı, atın sırtına koydu. “Nereye?” diye sordu Sevda. “Zar zor. Yaşamak istiyorsan sus,” dedi adam ve at dağlara doğru dört nala kalktı.

Yolculuk saatler sürdü. Sevda bazen bayıldı, bazen uyandı. Her uyanışında adamın sıcak göğsüne yaslanmış buldu kendini. Deri ve odun dumanı kokuyordu; tehlikeli bir koku olmalıydı ama garip bir şekilde güven veriyordu. Güneş batarken bir yaylaya indiler. Önlerinde bir oba vardı; kara çadırlar ve taş evler bir arada. Ortada büyük bir ocak yanıyordu, kadınlar çalışıyor, çocuklar koşturuyordu. Karadağ aşiretinin yurdu.

İnsanlar onları görünce durdu, yüzlerce göz Sevda’ya döndü. “Kara Yusuf geri döndü. Yanında kim var? Bir yabancı kadın mı getirdi?” Kara Yusuf atından indi, Sevda’yı da indirdi. Yaşlı bir adam kalabalığı yararak ilerledi, Ak Dede. “Kara Yusuf, bu kim?” “Dere kıyısında buldum, ölmek üzereydi.” Ak Dede’nin sesi yorgundu. “Yabancıları getirmemek gerektiğini biliyorsun. O bir kaçak. Peşinde Halil Ağa’nın adamları vardı.”

Ak Dede Sevda’ya yaklaştı, gözlerini onun gözlerine dikti. “Neden kaçıyordun kız?” Sevda derin bir nefes aldı. “Babam beni sattı. Halil Ağa’ya.” Sessizlik. Ak Dede başını salladı, “Bir baba kendi kızını satar mı?” “Bazı babalar satar,” dedi Sevda. “Ben de atlayarak ölümü seçtim ama dere beni öldürmedi.” Ak Dede uzun uzun baktı ona. Sonra Kara Yusuf’a döndü, “Yaralarını sar. İyileşene kadar kalsın. Sonra Allah ne eylerse.”

Kara Yusuf Sevda’yı küçük bir taş eve götürdü. İçerisi sade ama temizdi. Bir ocak, birkaç kilim, duvarda asılı kılıçlar ve kamalar. “Otur,” dedi. Sevda oturdu, bacakları titriyordu. Kara Yusuf bir çömlek getirdi, koyu renkli bir merhem vardı. Sevda’nın yaralı ayaklarına sürdü. Elleri sert ve nasırlıydı ama dokunuşu beklenmedik şekilde yavaştı. “Acıyacak,” dedi ama iyileştirecek. Sevda dişlerini sıktı ama ses çıkarmadı.

Kara Yusuf başını kaldırdı, “Sert bir kızsın.” “Sert olmak zorundaydım.” “Neden?” Sevda bir an duraksadı. Annesi öldüğünde 5 yaşındaydım. Babam bir yıl sonra yeniden evlendi. Üvey annem beni hiç sevmedi. Babam da zamanla görmeyi bıraktı. 13 yıl o evde yaşadım ama hiç o evin çocuğu olmadım. Kara Yusuf sessizce dinledi. “Ve sonra seni sattılar.” “Evet. Bir at gibi, bir koyun gibi. Halil Ağa 30 altın verdi. Bu kadarmışım.”

Kara Yusuf ayağa kalktı, dışarı baktı. “Burada güvendesin. Kimse seni Halil Ağa’ya vermeyecek.” “Neden?” Sevda sordu. “Beni tanımıyorsun. Neden yardım ediyorsun?” Kara Yusuf uzun süre cevap vermedi. Sonra döndü, “Çünkü ben de bir zamanlar satılmıştım. Kimse beni kurtarmamıştı.” Dışarı çıktı, kapı arkasından kapandı. Sevda tek başına kaldı. Ocağın çıtırtısını dinledi ve ilk kez çok uzun zamandır ilk kez içinde bir şey yumuşadı.

Günler geçti. Sevda’nın yaraları iyileşmeye başladı. Aşiret onu kabul etmemişti ama reddetmemişti de. Kadınlar mesafeli duruyordu, fısıltılar devam ediyordu. Ama kimse ona dokunmuyordu. Kara Yusuf’un koruması altındaydı ve bunu herkes biliyordu. Sevda boş durmayı sevmiyordu, çalışmaya başladı. Odun taşıdı, su çekti, bulgur dövdü. Aşiret kadınları şaşırmıştı.

Bir gün yaşlı bir kadın, Gülsüm Ana, “Ellerin nasırlı,” dedi. “5 yaşımdan beri çalışıyorum,” dedi Sevda. Gülsüm Ana başını salladı, “O zaman bize yardım et. Kış hazırlıkları başlıyor.” Bu kabul değildi ama bir başlangıçtı.

Bir sabah Sevda çayıra su almaya gitti. Kara Yusuf üstsüz duruyordu, sırtı yaralarla doluydu; kırbaç izleri, bıçak izleri. Birisi bu adama işkence etmişti. Uzun süre Kara Yusuf döndü, gözleri Sevda’yla buluştu. “Ben su almaya geldim, bilmiyordum.” “Bildin,” dedi Kara Yusuf. Sesi sert değildi, sadece yorgundu. “Baktın.” “Evet,” Sevda yalan söylemedi. Kara Yusuf sudan çıktı, gömleğini giydi. “12 yaşındaydım, askerler obamızı bastı. Herkesi öldürdüler. Beni ve birkaç çocuğu esir aldılar. Üç yıl madende çalıştırdılar. Sonra kaçtım. Ak Dede beni buldu, bu obaya getirdi. Ama yaralar hep kalıyor.”

Sevda ilerledi, yanına geldi, elini uzattı. “Ben de yaralarla doluyum. Görünmeyenler daha çok acıtıyor.” Elini geri çekti, testiği aldı ve suyu doldurdu. Dönerken Kara Yusuf arkasından seslendi, “Sevda, seni geri göndermeyeceğim hiçbir zaman.” Sevda başını çevirdi, “Biliyorum.”

Bir ay geçti, sonra iki ay. Sevda Oba’nın bir parçası olmaya başlamıştı. Dikiş dikmeyi öğrendi, aşiret kadınlarından şifalı otları tanıdı, çocuklarla oynadı, onlara köyünden türküler öğretti. Kara Yusuf her gün onu kontrol ediyordu, bazen sadece bakıyordu uzaktan, bazen yanına gelip birkaç kelime ediyordu. Ama her zaman oradaydı.

Bir gece ocak başında oturuyorlardı. Ak Dede hikaye anlatıyordu. Kara Yusuf yanına oturdu. “Mutlu görünüyorsun.” “Öyle miyim?” Sevda düşündü, “Belki de öyleyim. Çok uzun zamandır ilk kez.” “Burayı seviyor musun?” “Evet.” “Burada kimse bana yukarıdan bakmıyor, kimse beni satmıyor.” Kara Yusuf başını çevirdi, ocağın ışığında yüzü yumuşamış görünüyordu. “Kalmak ister misin? Tamamen.” Sevda kalbinin hızlandığını hissetti. “Ak Dede izin verir mi?” “Veririm,” dedi Ak Dede arkalarından. “Bu kadın obamıza yakışır. Çalışkan, onurlu ve cesaretli. Kalmasına izin veriyorum.”

Sevda ayağa kalkıp Ak Dede’nin elini öptü. “Sağ olun dede. Bu onuru hak etmeye çalışacağım.” Ak Dede elini Sevda’nın başına koydu, “Zaten hak ettin kızım.”

Kış geldi, sert ve acımasız bir kış. Sevda hastalananlarla ilgilendi. Şifalı otları kullanmayı öğrendi, çocukların ateşini düşürdü, yaşlıların yaralarını sardı. Bir gece fırtına en şiddetli olduğunda Kara Yusuf yaralı döndü. Bir kurt saldırısı; sol bacağında derin bir yara. Onu taşıyan iki genç savaşçı nefes nefeseydi. “Sevda, yardım et!” Sevda koştu, Kara Yusuf’u gördüğünde kalbi durdu. Onu içeri getirdiler, ocağı yaktılar, kaynar su hazırladılar. Gece boyunca çalıştı, yarayı temizledi, dikti, sardı. Kara Yusuf bazen bayılıyordu, bazen ağrıdan inliyordu ama Sevda bırakmadı. Şafak sökerken ateş düştü, Kara Yusuf uyuyordu. Sevda yanına oturdu, elini onun alnına koydu. “Ölme,” diye fısıldadı. “Allah aşkına ölme.”

Kara Yusuf iyileşti, yavaş yavaş ama kesin olarak. İyileşme sürecinde Sevda hep yanındaydı. Yemek getirdi, yaralarını değiştirdi, ona masallar anlattı. Kara Yusuf dinledi, bazen gülümsedi bile. “Neden?” diye sordu bir gün. “Neden bu kadar çok uğraşıyorsun?” “Hayatımı kurtardın, bana bir yuva verdin, umut verdin.” “Bu kadar mı?” “Hayır, bu kadar değil.” Ama gerisini söylemeye cesaret edemiyordu. Kara Yusuf elini uzattı, Sevda’nın elini tuttu. “Ben de cesaret edemiyorum. Ama bir gün edeceğim. Söz veriyorum.”

Bahar geldiğinde her şey değişti. Güneşli bir öğleden sonraydı, Sevda çayırda otları topluyordu. Kuşlar ötüyordu, bozkır rüzgarı hafifçe esiyordu. Sonra çığlıklar başladı: “Atlılar geliyor!” Tepeden atlılar iniyordu, önde Halil Ağa. Koşmaya başladı obaya doğru ama çok geçti. Atlılar çoktan girmişti. Silah sesleri, çığlıklar, kargaşa. Halil Ağa onu buldu, “Seni buldum! Baban seni bana sattı. Sen benimsin ve bu çapulculara ait değilsin.” “Ben kimseye ait değilim!” Halil Ağa güldü, “Yakında farklı düşüneceksin.”

Bir bağırış duyuldu, Kara Yusuf koşarak geliyordu, elinde kama. “Bırak onu!” Halil Ağa adamlarına işaret etti, üç adam Kara Yusuf’a saldırdı. Kavga şiddetli oldu ama sonuç belliydi; Kara Yusuf yere düştü, başından kan akıyordu. “Hayır!” Sevda çığlık attı. “Onu da öldürün!” dedi Halil Ağa. “Hayır, lütfen!” Sevda dizlerinin üstüne çöktü. “Geleceğim, seninle geleceğim ama onu bırak lütfen.”

Halil Ağa duraksadı, “İlginç. Bu çapulcuyu seviyor musun?” “Evet,” dedi Sevda, sesi titriyordu ama bakışları sabitti. “Evet, seviyorum.” Halil Ağa’nın yüzü kızardı. “O zaman izle de gör aşkın ne işe yarıyor.” Adamlarına işaret etti, Kara Yusuf’u kaldırdılar. “Onu canlı bırakacağım. Ama her gün ölmesine izin vereceğim, seni alamadığını hatırlayacak.” Sevdayı atına bindirdi, son bir kez arkasına baktı Sevda. Kara Yusuf yerde yatıyordu, etrafında kan. “Seni bulacağım,” dedi sessizce.

Halil Ağa onu konağa götürdü, bir odaya kilitledi. Günlerce yemek veriyorlardı ama Sevda yemiyordu. Su veriyorlardı ama içmiyordu. Sadece pencereden dışarı bakıyordu dağlara doğru. “Yemezsen ölürsün,” dedi bir gün hizmetçi kadın. “Ölmek istiyorum,” dedi Sevda. Ama ölmedi. Çünkü bir sabah bir şey fark etti; midesi bulanıyordu, başı dönüyordu ve ay başı gelmemişti. İki aydır hamileydi; Kara Yusuf’un çocuğunu taşıyordu.

O an her şey değişti. Artık sadece kendisi için yaşamıyordu, içinde bir hayat vardı. Masum bir can. Ve onu korumak zorundaydı. Yemeye başladı, güçlenmeye başladı ve plan yapmaya başladı. Bir gece hizmetçi kadın Halime yanına geldi. “Biliyorum, hamile olduğunu biliyorum. Halil da anlayacak ve o çocuğu öldürecek. Çünkü onun çocuğu değil.” “Ne yapabilirim?” Sevdanın sesi titriyordu. Halime bir anahtar çıkardı. “Kaç! Bu gece arka bahçedeki kapı açık olacak. Bir at bağlı olacak.” “Neden yardım ediyorsun?” Halime’nin gözleri doldu. “Yıllar önce ben de hamileyken kaçamadım ve çocuğumu kaybettim. Seni kurtaramam ama en azından o bebeği kurtarabilirim.”

O gece kaçtı yine. Ama bu sefer yanında bir şey vardı: Umut. Günlerce at sürdü, dağları aştı, dereleri geçti. Bildiği tek yere gidiyordu; Karadağ aşiretine. Ama vardığında oba bomboştu. Çadırlar yanmıştı, evler yıkılmıştı; Halil Ağa’nın işi. Sevda dizlerinin üstüne çöktü, “Hayır hayır!” ama sonra bir ses duydu. Dağın yamacında bir mağaranın önünde insanlar vardı. Aşiret insanları, sağ kalanlar.

Sevda Gülsüm Ana’ya koşarak geldi. “Yaşıyor mu Kara Yusuf?” “Yaralı. Çok ağır yaralı.” Ak Dede onu tedavi etmeye çalışıyor. Sevda mağaraya koştu, Kara Yusuf bir sedirin üzerinde yatıyordu, solgun, zayıf, neredeyse cansız. Ak Dede yanında oturuyordu. Sevda yanına çöktü, elini tuttu. “Ben geldim. Geri geldim.” Kara Yusuf’un gözleri aralandı, “Sevda, hayal görüyorum.” “Hayır, gerçeğim. Buradayım ve bir daha gitmeyeceğim.”

Günler geçti. Sevda Kara Yusuf’un yanından ayrılmadı. Gece gündüz bakım yaptı, yaralarını temizledi, otları hazırladı, su içirdi, bazen konuştu, bazen ninni söyledi, bazen sadece elini tuttu. Bir gece Kara Yusuf ateşler içinde sayıkladı, “Anne, anne bırakma beni.” Sevda onun alnını sildi, “Buradayım. Seni bırakmayacağım.” Kara Yusuf gözlerini açtı, bakışları berraktı. “Gerçekten burada mısın?” “Evet. Halil Ağa’dan kaçtım. Bir daha asla geri dönmeyeceğim.” Kara Yusuf elini kaldırdı, Sevda’nın yüzüne dokundu. “Seni kaybettiğimi sandım. O gün bir parçam öldü.” “Ölmedi. Ben buradayım ve sana söylemem gereken bir şey var.” Sevda elini karnına koydu. “Henüz belli değil ama oradaydı. Hamileyim. Senin çocuğunu taşıyorum.”

Kara Yusuf’un gözlerinden yaşlar süzüldü. “Bir ailem olacak. Gerçek bir ailem.” Sevda eğildi, alnına bir öpücük kondurdu. “Evet. Ve bu aileyi kimse elimizden alamayacak.”

İki ay sonra Kara Yusuf tamamen iyileşti. Aşiret yeniden kuruluyordu, yeni çadırlar, yeni evler, yeni umutlar. Sevda’nın karnı büyümeye başlamıştı. Artık bir yabancı değildi, aşiretin bir parçasıydı. Bir akşam Kara Yusuf onu dağın tepesine götürdü. Güneş batıyordu, gökyüzü turuncu ve mor renklere boyanmıştı. “Sana bir şey sormam gerekiyor,” dedi. Kara Yusuf diz çöktü, elinde küçük bir yüzük vardı, gümüşten yapılmış, üzerinde aşiretin damgası işlenmiş. “Sevda, sen benim hayatıma bir fırtına gibi girdin. Beni değiştirdin. Bana yeniden sevmeyi öğrettin. Benimle kalır mısın? Sadece bu gece değil, sadece bu yıl değil, sonsuza kadar. Nikahımıza düşer misin?”

Sevda’nın gözleri doldu. “Evet. Bin kez evet.” Kara Yusuf yüzüğü onun parmağına taktı, alınları birleşti, güneş battı, yıldızlar belirdi ve iki yalnız ruh sonunda bir oldu. Nikah bir hafta sonra kıyıldı. Aşiret geleneğine göre ocak başında toplandılar. Ak Dede dualarını okudu, Gülsüm Ana Sevda’nın saçlarını ördü, çocuklar türküler söyledi. Sevda kırmızı bir elbise giymişti, Kara Yusuf en güzel kıyafetlerini giymişti. “Bugün iki can birleşiyor,” dedi Ak Dede. “Ateş ve su, toprak ve rüzgar. Farklı yollardan geldiler ama aynı yolda yürüyecekler. Kader onları ayırmaya çalıştı ama aşk daha güçlü çıktı. Allah birlikteliklerini mübarek eylesin.”

Üç ay sonra sancılar başladı. Gece yarısıydı. Sevda ağrıyla uyandı, karnını tutarak. Kara Yusuf hemen kalktı, “Başladı mı?” “Başladı.” Gülsüm geldi, diğer kadınlar geldi. Kara Yusuf dışarı çıkarıldı, beklemek zorundaydı. Doğum saatlerce sürdü. Sevda bağırdı, ağladı, dişlerini sıktı ama pes etmedi. Şafak sökerken bir bebek ağlaması yükseldi. “Bir kız!” dedi Gülsüm Ana, “Sağlıklı bir kız. Maşallah.” Kara Yusuf içeri daldı, Sevda kollarında küçük bir bebek tutuyordu. “Kızımız,” dedi Sevda, sesi yorgun ama mutlu. “Kızımız.” Kara Yusuf bebeğe baktı, sonra Sevda’ya, sonra tekrar bebeğe. “Güzel,” dedi, “Annesi gibi güzel.” “Adını ne koyalım?” Kara Yusuf düşündü, “Umut,” dedi sonunda. “Çünkü o bizim umudumuzu temsil ediyor.” Sevda gülümsedi, “Umut, mükemmel.”

Ama kader henüz işini bitirmemişti. Umut 3 aylıkken haberler geldi. Halil Ağa adamlarını topluyordu, tam bir saldırı hazırlığı yapıyordu. “Kaç yüz adam?” “200, belki 300.” Tüfekler, atlar, her şey var. Ak Dede başını salladı, “Savaşamayız. Çok güçlüyler.” “O zaman ne yapacağız?” Sessizlik çöktü. Kaçsalar bile Halil Ağa onları bulurdu, savaşsalar ölürlerdi, teslim olsalar da ölürlerdi.

Kara Yusuf ayağa kalktı, “Ben gideceğim.” “Hayır!” Sevda ayağa fırladı, “Seni bırakmayacağım. Bir daha asla.” “Kızımız için, obamız için başka yol yok.” “Var!” Sevda’nın gözleri ateş saçıyordu. Her zaman başka bir yol vardır ve onu bulacağız.

O gece Sevda düşündü, uzun uzun düşündü ve sonra hatırladı. Halime, Halil Ağa’nın konağındaki hizmetçi kadın, ona bir şey söylemişti. Halil Ağa’nın bir sırrı var. Bir günah. Bunu bilen biri onu yok edebilir. Ertesi sabah Sevda Ak Dede’ye gitti, “Halil Ağa’yı durduracak bir şey biliyorum. Ama tehlikeli.” “Anlat.” “Halil Ağa’nın öz oğlu var. Nikahsız. 10 yıl önce bir köylü kadından. O çocuğu öldürttüğünü sanıyor herkes ama Halime onu kaçırdı, büyüttü. Şimdi genç bir adam.” Ak Dede’nin gözleri parladı, “Bu bilgi nasıl kullanılır?” “Halil Ağa’nın tüm malı mülkü varisine bağlı. Ama resmi varisi yok. Eğer bu oğul ortaya çıkarsa her şey değişir. Onu bulmamız lazım.” “Ben bulacağım,” dedi Sevda.

Tehlikeli bir yolculuğa çıktı. Kara Yusuf karşı çıktı ama Sevda dinlemedi. “Bu benim kavgam,” dedi. Umut’u Gülsüm Ana’ya bıraktı, Kara Yusuf’a sarıldı, “Geri döneceğim. Söz veriyorum.” “Dönmezsen arkandan gelirim.” “Biliyorum.”

Günlerce at sürdü, Halime’nin söylediği köye ulaştı. Küçük bir köydü, dağların arasında gizlenmiş. Orada buldu. Erdem, Halil Ağa’nın nikahsız oğlu, 20 yaşında, babasına benzemeyen, dürüst gözleri, nazik yüzü vardı. Annesinin evinde yaşıyordu, demircilik yapıyordu. “Kim arıyor?” diye sordu kapıyı açtığında. “Ben Sevda ve sana gerçeği anlatmaya geldim.”

Başta inanmadı ama Sevda her şeyi anlattı; Halil Ağa’nın zulmünü, aşiret saldırısını, kendisinin satılmasını ve Halime’nin itirafını. “Halime teyze!” Erdem’in gözleri doldu. “O beni büyüttü. Her şeyini verdi ve o seni Halil Ağa’dan korudu. Çünkü biliyordu bir gün bu gerçek ortaya çıkmalı.” “Ne yapmamı istiyorsun?” “Hakkını iste. Halil Ağa’nın karşısına çık. Oğul olarak tanınmayı talep et. Bu onu zayıflatacak, belki de yıkacak.”

Erdem uzun süre düşündü, sonra ayağa kalktı. “Ben o adamın oğlu olmak istemiyorum. Ama masum insanların ölmesini de istemiyorum. Seninle geleceğim.”

Halil Ağa’nın saldırısından bir gün önce Erdem ortaya çıktı. Kasabanın meydanında, herkesin önünde, elinde doğum belgeleri, Halime’nin mektubu ve annesinin vasiyeti. “Ben Erdem. Halil Ağa’nın oğluyum ve mirasımı talep ediyorum.” Kargaşa koptu. Halil Ağa deliye döndü, adamlarına Erdem’i yakalamalarını emretti. Ama çok geçti. Kaymakam çoktan duymuştu, imam çoktan biliyordu ve kasaba halkı yıllardır Halil Ağa’dan korkan insanlar sonunda cesaret bulmuştu.

“Bu doğru!” diye bağırdı yaşlı bir kadın. “Ben doğumu hatırlıyorum. O kadın gebeydi.” “Halil Ağa’dan ben de gördüm,” dedi bir başkası. Halil Ağa’nın dünyası çöküyordu. “Yalancılar!” diye kükredi. “Hepiniz yalancısınız!” “Hayır,” dedi bir ses. Arkadan herkes döndü. Sevda’nın babası Kasım duruyordu. Yıllar onu yaşlandırmıştı, sırtı bükülmüştü ama gözlerinde bir şey vardı: Pişmanlık. “Ben tanığım,” dedi Kasım. “Halil Ağa o kadını hamile bıraktı. Sonra kovdu. Çocuğu öldürtmek istedi ama Halime kaçırdı. Ben hepsini biliyordum.” “Baba?” Sevda fısıldadı. Kasım kızına baktı, gözlerinden yaşlar akıyordu. “Hakkını helal et. Sana yapılmayacak şeyler yaptım ama en azından bu günahı düzeltebilirim.”

Halil Ağa tutuklandı, tüm mallarına el konuldu. Aşiret saldırısı iptal edildi ve Erdem beklediği mirası almayı reddetti. “Ben demirciyim ve öyle kalmak istiyorum. Bu malda kan var, istemiyorum.” Mallar satıldı, parası yoksullara dağıtıldı. Halil Ağa’nın konağı bir okula dönüştürüldü.

Sevda obaya döndü, bir kahraman gibi karşılandı. Kara Yusuf onu karşıladı, Umut kollarındaydı, gülümsüyordu. “Başardın,” dedi Kara Yusuf. “Hayır,” dedi Sevda, “Biz başardık.”

Yıllar geçti. Umut büyüdü, güçlü, güzel, cesaretli bir genç kadın oldu. Annesinin gözlerini, babasının yiğitliğini taşıyordu. Sevda ve Kara Yusuf’un üç çocuğu daha oldu; iki oğlan, bir kız. Çadır gülücüklerle, kahkahalarla doluydu. Ak Dede vefat ettiğinde Kara Yusuf oba beyi oldu. Sevda onun yanında durdu her zaman; danışmanı, destekçisi, aşkı.

Kasım da öldü birkaç yıl sonra. Ama ölmeden önce Sevda’yı ziyaret etti, diz çöküp helallik diledi. “Helal ettim,” dedi Sevda. “Çoktan helal ettim.” Bu doğruydu; artık kalbinde kin yoktu, sadece huzur vardı.

Bir akşam güneş batarken Sevda ve Kara Yusuf evin önündeki tepeye oturdular. Çocukları aşağıda oynuyordu, kahkahaları bozkır rüzgarıyla taşınıyordu. “Mutlu musun?” diye sordu Kara Yusuf. Sevda gülümsedi, “Çok mutluyum. Sen?” Kara Yusuf karısının elini tuttu, “Ben dünyanın en şanslı adamıyım.” “Şans değil,” dedi Sevda, “Kader.” “Kader mi?” “Evet. Kader bizi ayırmaya çalıştı ama sonra birleştirdi. Çünkü bazı aşklar engellenemez. Bazı yollar kesişmek zorundadır.”

Kara Yusuf eğildi, karısının alnını öptü. Yumuşak, şefkatli, sonsuza kadar sürecekmiş gibi. Güneş battı, yıldızlar belirdi ve bozkırın üzerinde huzur hakimdi.

SON

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News