“Efendim, Noel Baba’ya taşındığımızı söyleyebilir misiniz?” — Fakir, bekar bir annenin patronuna bir çocuk sordu.

KAYBOLAN EVİN ADRESİ
Madrid’de bir bankta başlayan, üç kişilik bir “biz”e dönüşen Noel hikâyesi
1. Bölüm — Karın Üstünde Ayak Sesleri (24 Aralık, Madrid)
Madrid’de kar nadiren bu kadar kararlı yağardı. Şehrin ışıkları, Gran Vía’nın vitrini gibi parlak olsa da o akşam kar, bütün süsleri yumuşatıyor; telaşı bile susturuyordu. Kaldırımların üstünde ince bir beyaz tabaka birikmişti. İnsanların nefesleri, sokak lambalarının altında kısa süreli hayaletlere dönüşüyor, sonra kayboluyordu.
Alejandro Ruiz, takım elbisesinin yakasını kaldırdı. Hava keskin bir soğuk taşıyordu; sadece yüzü değil, düşünceleri de üşüyordu. Ofise geri dönmesinin nedeni basitti: Unuttuğu bir dosya. Bu kadar. Noel arifesinde bile işin bir bahanesi olurdu. O da bahaneleri iyi bilirdi.
Önünde yürüyen çiftler vardı. Ellerinde poşetler, sırtlarında hediye çantaları. Kahkahalar, küçük bir rüzgârla Alejandro’nun yanından geçip gidiyordu. O kahkahalar ona dokunmuyordu artık; sanki camın arkasından izler gibiydi.
Şirket binasına yaklaşırken, girişin tam karşısındaki bankı gördü.
İki büyük çanta yere bırakılmış, birinin ağzından çocuk kıyafetleri taşmıştı. Bankın üzerinde bir kadın oturuyordu. Kalın bir kabanı vardı ama soğuğu durdurmaya yetmiyordu. Kadının kucağında küçük bir çocuk vardı; çocuk turuncu bir mont giymişti, ama titriyordu.
Alejandro’nun adımı yavaşladı.
Kadın başını kaldırdı.
Julia Martínez.
Alejandro’nun sekreteri. Her sabah saat sekizde, dakik; sesi düzenli; saçları düzgün; bakışları “kontrol bende” diyen kadındı. Ofiste kriz olduğunda “Julia’ya söyleyin” derlerdi. Kızgın müşteri aradığında telefonu Julia alırdı. Bir evrak kaybolduğunda Julia bulurdu. Hiç kimse Julia’nın hayatının da kaybolabileceğini düşünmezdi.
Alejandro önce yanlış gördüğünü sandı. Sonra çocuğun elindeki peluş ayı dikkatini çekti. Ayının kulağı biraz yıpranmıştı, belli ki çok sevilmişti.
Çocuk Alejandro’yu fark edince başını kaldırdı, gözleri parlak bir merakla açıldı. Kollarını sıkı sıkı annesine dolamıştı. Ama o an, sanki bir yetişkinden mucize bekler gibi küçük elini kaldırdı.
“Beyefendi,” dedi çocuk. İspanyolcası çocukça, ama niyeti ciddi. “Noel Baba’ya söyleyebilir misiniz… taşındık? Bu gece evde olmayacağız. Hediyeleri bulamaz diye korkuyorum.”
Alejandro’nun göğsünde bir şey çatladı. Ses değil, taş gibi bir his. O çocuk, dünyanın bütün acılarını bilmeden sadece en basit şeyden korkuyordu: Noel Baba’nın hediyeleri getirememesinden.
Alejandro, Julia’ya baktı. Julia gözlerini kaçırdı. Yanakları soğuktan değil, utançtan kızarmıştı. Gözlerinden yaşlar sessizce akıyordu; sanki ağlamak bile “fazla”ydı onun için.
Alejandro, bankın yanına çömeldi.
“Adın ne?” dedi çocuğa.
“Mateo,” dedi çocuk, peluş ayıyı göstererek. “Bu da Oso.”
Alejandro gülümsedi, ama gülümsemesi bir şeyleri saklamaya çalışan yetişkin gülümsemesiydi.
“Mateo,” dedi yumuşakça, “Noel Baba iyi çocukların adresini şaşırmaz. Bazen… bazen adres değişse bile.”
Mateo’nun yüzü biraz rahatladı. Ama Julia’nın yüzü daha da küçüldü; sanki o cümle, onun gerçeğini daha görünür kılmıştı.
“Julia,” dedi Alejandro, sesini alçaltarak. “Burada ne yapıyorsunuz?”
Julia dudaklarını ısırdı. Bir an konuşamayacak gibi oldu. Sonra kelimeler, uzun zamandır tutulmuş bir kapının açılması gibi döküldü.
“Ev… ev satıldı,” dedi. “Geçici bir yer bulmuştum, ama o da… bugün çıkmam gerekiyordu. Otel… param yok. Kimse… kimsem yok.”
Cümlelerin arasındaki boşluklar, o kadının hayatındaki boşluklar gibiydi.
Julia hızla ekledi: “Pazartesi ofiste olacağım. Her şey… normal olacak. Ben hallederim.”
Alejandro, “Hayır,” dedi. Tek kelime. Sert değil, kesin. “Bu gece burada kalamazsınız.”
Julia hemen başını salladı. “Olmaz. Siz benim patronumsunuz. Ben… ben bunu kabul edemem.”
Alejandro’nun aklına kendi evi geldi. Retiro’ya bakan, pahalı ama boş bir çatı katı. İçinde yankıdan başka bir şey olmayan salon. Her gece aynı sessizlik.
“Benim evim büyük,” dedi Alejandro. “Çok büyük. Koca bir ev bir kişiye fazla. Misafir odası var. Boş. Hem… bu yardım değil. Bu sadece doğru olan.”
Julia’nın gururu direnmeye çalıştı. Ama Mateo titriyordu. Çocuğun burnu kızarmış, nefesi kısa kısa çıkıyordu. Julia çocuğa baktı ve o an gururu bir adım geri çekildi.
“Bir gece,” dedi kısık sesle. “Sadece… bir gece.”
Alejandro ayağa kalktı. “Şimdi,” dedi. “Hemen.”
2. Bölüm — Dergi Evi ve Gerçek Ev
Alejandro’nun çatı katı, Julia’nın hayal ettiği gibiydi: büyük, pahalı, kusursuz. Ama Julia kapıdan girer girmez başka bir şey hissetti: soğuk bir düzen. Sanki ev değil, bir vitrindi.
Duvarlarda tablolar vardı; ama aile fotoğrafları yoktu. Raflarda kitaplar vardı; ama sırtları hiç kırışmamıştı. Kanepede yastıklar vardı; ama kimsenin üzerine oturup “günün nasıl geçti?” dediği bir iz yoktu.
Mateo ise tam tersine, büyülenmişti.
“Anne bak!” diye bağırdı, pencereye koşarak. “Kocaman! Şehir… ışıklar!”
Julia, çantasını yere bıraktı. Utancı, duvarların arasına sinmiş gibi hissediyordu. Bu evde kendisi bir leke gibi duruyordu. Alejandro ise bunu fark etmemiş gibi davranarak misafir odasını gösterdi.
“Oda burada,” dedi. “Banyo içeride. Havlular… temiz.”
Her şey gerçekten “temiz”di. Belki de fazla temiz.
Julia, “Teşekkür ederim,” dedi. Sesi neredeyse duyulmuyordu.
Mateo yatağa zıpladı, sonra hemen ciddi bir yüz ifadesiyle Alejandro’ya döndü.
“Burada ağaç yok,” dedi. “Kurabiye yok. Noel Baba kızar mı?”
Alejandro dizlerinin üstüne çöktü. “Noel Baba,” dedi, “bazen kurabiye değil… iyi niyet arar. Burada iyi niyet var.”
Mateo başını salladı. Bu ona yeterdi. Çocukların mucize ölçüsü düşüktür; yeter ki bir yetişkin güvenle konuşsun.
Julia o sırada yutkundu. O çantada Noel hediyesi yoktu. Son parasını yiyeceğe vermişti. “Noel sabahı” fikri bile ona acı veriyordu; çünkü Mateo’nun gözleri umutla açılacak, ama karşısında hiçbir şey bulamayacaktı.
Alejandro, Julia’nın yüzündeki gölgeyi gördü. Bir yetişkin gölgesi; adı “yetersizlik”ti.
Hiçbir şey söylemedi.
Sadece ceketini aldı.
“Birazdan dönerim,” dedi.
Julia, “Hayır, gerek yok,” demek istedi; ama Alejandro çoktan kapıdan çıkmıştı.
Bir saat sonra, Alejandro kollarında poşetlerle döndü. Poşetler oyuncak doluydu. Çocuk kıyafetleri, küçük paketler, hatta çikolatalar…
Julia kapıda kala kaldı.
“Bunu… bunu kabul edemem,” dedi. Gözleri doldu. “Bu çok fazla.”
Alejandro poşetleri masaya bıraktı. “Julia,” dedi. “Bunlar senin için değil. Mateo için. Her çocuk… iyi bir Noel’i hak eder.”
Julia, “Ben öderim,” dedi, çaresizce. “Ben… bir şekilde—”
“Hayır,” dedi Alejandro. “Bazen borç ödemek gerekmez. Bazen birinin elini tutmak yeter.”
O gece Mateo uyuduğunda, salon sessizleşti. Madrid’in ışıkları camın arkasında parlıyordu. Julia ile Alejandro, birbirlerine yabancı iki insan gibi oturdular önce: patron ve çalışan.
Ama Noel geceleri, bazen unvanları eritir.
Julia, yavaşça anlatmaya başladı. Annesi ve babası… bir kazada. Yirmi yaşında tek başına kalışı. Kardeşiyle kopuşu. Marcos’un gidişi. “Hazır değilim” deyip bir hafta içinde kayboluşu. Ve her gün işe gidip gülümsemesi—çünkü başka seçeneği olmaması.
Alejandro, Julia’yı dinlerken kendini hiç beklemediği bir yerde buldu: suçlulukta. Beş yıldır her gün gördüğü kadının “hayatta kalma” mücadelesini hiç merak etmemişti.
Sonra Alejandro da anlattı. Babasından kalan şirketi, başarıyı, büyümeyi… ama evlilikteki eksilmeyi. Elena’nın “mutlu değilim” deyip gidişini. Paranın evin içindeki boşluğu dolduramayışını. Her gece, ışıkları kapatıp tek bir yemeği tek başına yemesini.
“Bu ev,” dedi Alejandro, bardaktaki şaraba bakarak, “altın bir kafes gibi. Dışarıdan güzel, içeriden… sessiz.”
Julia, ilk kez Alejandro’ya “patron” gibi değil, insan gibi baktı. İki yalnızlık birbirini tanıdı. Bu, romantik bir an değildi; daha derin bir şeydi: “Ben de buradayım” anı.
Saat ilerledi. Konuştukları şeyler, aslında uzun zamandır içlerinde biriktirdikleri şeylerdi. Ve garip bir şekilde, ikisi de yargılanmadı.
Noel gecesi böyleydi: yargılamayı kapının dışında bırakırdı.
3. Bölüm — Noel Sabahı ve Bir Ağaç Mucizesi
Mateo sabah altıda uyandı. Çocuklar Noel sabahı alarm kurmaz; kalpleri alarmdır.
Sessizce yataktan indi. Parmağını dudaklarına götürüp “şşş” dedi kendi kendine, çünkü annesi uyuyordu. Sonra salonun kapısını araladı.
Bir anda nefesi kesildi.
Salonun köşesinde kocaman bir Noel ağacı duruyordu. Gerçek bir ağaç. Işıklarla dolu. Renkli süslerle… tepesinde parlayan bir yıldız. Ağacın altı paketlerle kaplıydı.
Mateo çığlık attı.
“NOEL BABA GELDİİİ!”
O çığlık hem Julia’yı hem Alejandro’yu uyandırdı. Julia, saçları dağınık, yüzünde şaşkınlıkla salona koştu. Gördüğü şey karşısında ellerini ağzına götürdü.
Alejandro kanepede oturuyordu; elinde kahve, gözlerinde uykusuzluk. Belli ki gece uyumamıştı. Belli ki bir ağacı kurmak için uğraşmış, süsleri tek tek takmış, paketleri düzenlemişti.
Julia’nın gözlerinden yaşlar aktı. Bu kez utançtan değil.
“Bunu… nasıl?” diye fısıldadı.
Alejandro omuz silkti. “YouTube diye bir şey var,” dedi hafif bir mizahla. “Ağaç kurmayı öğretiyor.”
Julia, istemeden güldü. Sonra ağladı. İkisi aynı anda oldu; çünkü bazı duygular birbirine karışır.
Mateo paketleri açmaya başladı. Tren seti, oyuncak arabalar, kitaplar… Her seferinde bir “Vaaay!” daha.
Bir ara Mateo, tren setini kucaklayıp Alejandro’ya koştu.
“Sen de oyna!” dedi.
Alejandro, Ruiz Construcciones’ın “soğuk CEO’su”, takım elbiseleriyle toplantı salonlarını titreten adam… yerde dizlerinin üstünde tren sürmeye başladı. “Çuf çuf,” diye ses çıkardı. Kendi sesine güldü. Julia, o an Alejandro’da yıllardır kaybolmuş bir tarafın geri geldiğini gördü.
Ve o taraf, tehlikeli derecede güzeldi.
4. Bölüm — Üç Kişilik Bir Gün
Öğleden sonra Alejandro dışarı çıkmayı teklif etti.
“Noel yemeği,” dedi. “Bir yer biliyorum. Tatlısı… Mateo’yu uçurur.”
Julia tereddüt etti. “Ben… uygun değilim,” demek istedi. Kafasında bin tane “olmaz” vardı: Patronuyla dışarı çıkmak, insanlar ne der, bu bir yanlış anlaşılma, ben borçluyum, ben küçük hissediyorum…
Ama Mateo ceketini çoktan giymişti.
“Gidiyoruz!” dedi.
Ve Julia, çocuğunun sevincini kıracak gücü bulamadı. Belki de bulmak istemedi.
Restoranda insanlar onları aile sandı. Garson masaya “Aile menüsü” önerdi. Kimse düzeltmedi. Alejandro da Julia da susarak kabul etti. Çünkü bazen bir kelimeyi düzeltmek, bir hayali kırmak demektir.
Mateo konuştu. Sürekli konuştu. Treni anlattı, ayısını anlattı, Noel Baba’yı anlattı. Alejandro onu dinledi; “dinlemek” iş dünyasında öğrendiği bir beceriydi ama bu kez dinlediği şey bir anlaşma değildi—bir çocuğun kalbiydi.
Julia, o gün boyunca ilk kez rahatladı. Omuzları biraz indi. Kahkahası çıktı. Kahkaha, uzun süre kullanılmayınca insanın boğazını acıtır; ama yine de güzeldir.
Eve döndüklerinde Mateo yorgunluktan kanepede uyuyakaldı. Başını Alejandro’nun dizine koydu, ayaklarını Julia’nın yanına uzattı. Çocuklar, güven duydukları yerde böyle uyur.
Julia ile Alejandro, bu küçük ağırlığın üstünden birbirlerine baktılar. O bakışta bir cümle vardı:
Bu doğru mu?
Ve bir başka cümle daha:
Evet.
5. Bölüm — Pazartesi Maskesi, Akşam Gerçeği
Tatiller bitti. Madrid eski hızına döndü. Ofis tekrar doldu, telefonlar tekrar çaldı, e-postalar tekrar yağdı.
Julia pazartesi sabahı her zamanki gibi geldi. Sekizden önce. Saçı düzgün, kıyafeti sade ama temiz. “Günaydın” dedi, kahveyi hazırladı. Masasına oturdu.
Alejandro da her zamanki gibi CEO’luk maskesini taktı. Toplantılar, imzalar, telefonlar.
Kimse onların aynı evde uyandığını bilmiyordu. Kimse Noel ağacının hâlâ salonda durduğunu, Mateo’nun sabahları “Alejandro, ayımı gördün mü?” diye seslendiğini bilmiyordu.
Bilmeleri de gerekmiyordu.
İlk haftalar zordu. Julia evde misafir gibiydi. Yavaş yürüyordu. Dolabı açarken bile izin ister gibi bakıyordu. Bir tabak kırsa dünyanın sonu olacak sanıyordu.
Alejandro ise “Burası senin evin gibi,” demeyi öğrendi. Bunu ilk günler günde on kez tekrarladı. Sonra yavaş yavaş Julia’nın omuzları gevşedi.
Julia akşamları yemek yapmaya başladı. Basit yemekler: mercimek çorbası, makarna, omlet… Alejandro yıllardır ev yemeği yememişti. Lüks restoranlar vardı, ama o restoranlarda kimse “Biraz daha ister misin?” demezdi.
Alejandro işten daha erken dönmeye başladı. Mateo’yla oyun oynamak için. Bir çocuğun “bak bak!” dediği anı kaçırmak, toplantı kaçırmaktan daha acı gelmeye başlamıştı.
Mateo önce “Señor Alejandro” dedi. Sonra “Alejandro” dedi. Sonra bir gün, farkında olmadan “Ale…” deyip güldü. Bu küçük kısaltma, evin içine yerleşen bir aidiyet gibiydi.
Ofiste yaşlı bir çalışan vardı: Carmen. Yirmi yıldır şirketteydi. Her şeyi görür, her şeyi bilir, ama konuşmazdı. Julia’nın yüzünde bir ışık, Alejandro’nun gözlerinde bir yumuşama gördü.
Carmen sadece gülümsedi.
Bazı insanlar gizli mutlulukları korumayı bilir.
6. Bölüm — Yaz Akşamında Söylenen Cümle
Altı ay geçti. Kış yerini bahara, bahar yerini yazın sıcak akşamlarına bıraktı. Madrid’in terası olan her yer, bir hikâye anlatırdı.
Bir haziran gecesi, balkon kapısı açıktı. Şehir uzakta uğulduyordu. Mateo uyumuştu. Ev, ilk kez gerçek bir ev gibi sessizdi: boş değil, huzurlu.
Alejandro, Julia’nın yanında oturdu. Elinde bir bardak su vardı; bu kez şarap değil. Sanki net olmak istiyordu.
“Julia,” dedi. “Bir şey söylemem gerekiyor.”
Julia’nın kalbi hızlandı. Bu cümle, iki türlü başlayabilirdi: ya bir sınır çizilecek ya da bir kapı açılacaktı.
Alejandro devam etti: “Senin gitmeni istemiyorum.”
Julia’nın nefesi kesildi.
Alejandro, kelimeleri seçerek konuştu: “Bu ev… yıllardır benim için bir yer değildi. Bir… gösteri gibiydi. Ama siz geldiğinizden beri… eve dönmek istiyorum. Mateo… benim için önemli oldu. Ve sen… sen de.”
Julia, gözlerini kaçırmadı bu kez. Çünkü kaçarsa, gerçeği kaçıracaktı.
Aylarca kendine “Bu minnet,” demişti. “Bu rahatlık,” demişti. “Bu geçici.”
Ama Alejandro’nun Mateo’yla yerde oturup tren sürüşünü gördüğü her an, içinde bir şeyin “minnetten” daha büyük olduğunu biliyordu.
Julia cevap vermedi.
Sadece Alejandro’ya doğru eğildi ve onu öptü.
O öpücükte utanç yoktu. Korku yoktu. Sadece “artık saklanmayacağım” vardı.
Alejandro’nun elleri titredi; ama bu titreme zayıflık değildi, hayatın geri geldiğinin işaretiydi.
7. Bölüm — Aile Olmanın İnşası
Onlar “hızlı” bir aşk yaşamadı. Kimseyi kandırmadılar. Bir anda her şey düzelmedi. Julia’nın geçmişi bir gecede silinmedi. Alejandro’nun yalnızlığı bir öpücükle buharlaşmadı.
Ama her gün, küçük bir çivi çaktılar.
Mateo’nun okul toplantısına birlikte gittiler. Mateo’nun ateşi çıktığında gece nöbetini paylaştılar. Julia iş bulma korkusunu yavaş yavaş bıraktı, çünkü Alejandro ona ilk defa “sen güvendesin” dedi ve bu söz boş değildi.
Bir gün Julia, yıllardır konuşmadığı ablasını aradı. Aramak zorunda değildi; ama artık yalnız hissetmediği için cesur hissediyordu.
Telefon çaldı. Uzun sürdü. Sonunda bir ses: “Julia?”
Julia ağladı. “Benim,” dedi. “Konuşabilir miyiz?”
O konuşma, yılların pasını söktü. Bazı kırgınlıklar büyük değildir; sadece büyüyüp büyüyüp duvar olur. Julia o duvarı ilk kez çatlatmıştı.
Alejandro da kendi değişimini fark etti: İşte daha çok delege ediyor, daha az kontrol ediyordu. Çünkü ilk defa bir şeyin şirketten daha önemli olduğunu kabul etmişti: evde onu bekleyen iki insan.
8. Bölüm — Bir Yıl Sonra Aynı Tarih
Tam bir yıl sonra, yine 24 Aralık.
Madrid’de yine soğuk vardı ama Julia artık bankların önünden geçerken titremiyordu. Çünkü banklar onun için “geçmiş” olmuştu.
O gün, küçük bir nikâh yaptılar. Büyük bir tören değil. Az kişi. Ama çok gerçek.
Julia sade bir elbise giydi; fildişi tonlarında. Alejandro onu gördüğünde gözleri doldu. Mateo küçük bir takım elbise giymişti ve kendini çok ciddi sanıyordu.
Yüzükleri taşıyan da Mateo’ydu. Küçük bir yastığın üzerinde yürüdü, düşürmemek için iki eliyle tuttu.
Nikâh memuru “Eş olarak kabul ediyor musunuz?” dediğinde ikisi de aynı anda “Evet” dedi. Sanki yıllardır bekledikleri bir kelimeydi.
Sonra memur “Artık karı kocasınız” dedi.
Mateo bir anda bağırdı: “O zaman Alejandro artık benim gerçek babam!”
Oradaki herkes hem güldü hem ağladı. Çünkü çocukların doğrusu, yetişkinlerin bütün törensel cümlelerinden daha güçlüydü.
Alejandro Mateo’yu kucağına aldı. “Ben,” dedi, “senin babandım zaten. O bankta bana Noel Baba’ya adres sormuştun ya… işte o an.”
Mateo ciddiyetle başını salladı. “Ben biliyordum,” dedi.
Julia, o an geçmişini düşündü: Marcos’un terk edişi, yalnız geceler, iki otobüsle işe gidiş, ev arayışları… Ve bir bank.
Bir bankın üstünde donarken, birinin durup durmayacağına bağlı kalan bir hayat.
Biri durmuştu.
9. Bölüm — Aurora ve Gerçek Ev
İki yıl sonra, bir bebek daha geldi. Adı Aurora oldu. Julia “Şafak demek,” dedi. “Yeni başlangıç.”
Alejandro artık çatı katını satmıştı. Onlar şehir dışına, daha sakin bir yere taşındı. Bahçeli bir ev… Çocukların koşabileceği bir yer.
Bu ev, dergi evi değildi. Duvarlarda parmak izleri vardı. Halıda oyuncaklar vardı. Kapının yanında küçük ayakkabılar diziliydi. Mutfakta kurabiye kokusu olurdu. Salonun bir köşesinde tren rayları kalırdı.
Alejandro ilk başta “dağınıklık”tan rahatsız olacağını sandı. Ama o dağınıklık, hayatın kanıtıydı. Ve Alejandro, yıllarca eksikliğini çektiği şeyin “düzen” değil, “yaşam” olduğunu anlamıştı.
Julia artık şirkette çalışmıyordu. Zorunda olduğu için değil; istediği için evdeydi. Ama bu, kendini kaybetmek değildi. Tam tersine, ilk kez kendini bulduğu bir dönemdi. İsterse geri dönebileceğini biliyordu. Bu bilgi bile yeterince özgürleştiriciydi.
10. Bölüm — Noel Baba’nın Gerçek Kıyafeti
Yıllar geçti. Her Noel arifesinde, Mateo aynı hikâyeyi dinlemek isterdi.
“Anne,” derdi. “O bankı anlat.”
Julia anlatırdı. Alejandro da anlatırdı. Her seferinde biraz daha farklı bir ayrıntı eklenirdi ama ana şey değişmezdi: Bir çocuk, bir peluş ayı, bir soru.
Bir Noel arifesinde Mateo küçük kardeşini kucağına alıp fısıldadı: “Noel Baba var mı?”
Julia gülümsedi. “Sence?” dedi.
Mateo ciddi ciddi başını salladı. “Var,” dedi. “Ama bazen kırmızı kıyafet giymez.”
Alejandro kahkahasını tutamadı. “Bazen,” dedi Mateo, “takım elbise giyer. Yürüyerek gelir. Ve doğru zamanda durur.”
Julia o an Alejandro’ya baktı. O ilk gecedeki utanç, artık yoktu. Korku, yoktu. Yerine başka bir şey vardı: minnetin ötesinde bir güven.
Bazen hayat, insandan her şeyi alır. Sanki “bak bakalım hâlâ ayakta mısın?” der gibi. Sonra bir gün, bir bankın yanında, karın altında, hiç beklemediğin bir yerde bir kapı açar.
Ve o kapının adı “ev” olur.
Çünkü ev, bir adres değildir.
Ev, biri seni gördüğünde yüzünü çevirmeyip durduğu yerdir.