“Atı Evcilleştirirsen, Senden Bir Çocuk Doğurayım” Diye Alay Etti — Kovboyun Hamlesi Şok Etti

1. Bölüm — Dilin Ateşi
Bazen bir insanın kaderi, kılıç gibi bileyleyip sakladığı planlardan değil de bir anlık öfkeden doğar. Sözcüklerin bedeli, onları söyleyenin sandığından ağırdır; çünkü söz, havaya karışıp kaybolmaz. Birinin yüzünde donup kalır, bir başka kalbin içine saplanır, en sonunda da dönüp sahibinin göğsüne dayanır.
Kızıl Kayalıklar’ın eteklerinde, rüzgârın taşları aşındırıp sabrı öğrettiği yerde insanlar bunu bilirlerdi. Orada güneş doğarken dünya sanki bir an durur, ardından her şey yeniden başlardı: keçi çanları, dere sesleri, uzaktan bir atın kişnemesi, ve çölün kendine özgü, tuzlu-bitter kokusu.
Lina, o sabah da her sabahki gibi erkenden uyanmıştı. Saçlarını iki örgü yapmış, bileğine annesinden kalan gümüş bir bilezik takmış, sonra da köyün yukarısındaki düzlüğe yürümüştü. Düzlük, iki farklı dünyanın sınırı gibiydi: bir yanda Kızıl Kayalıklar halkının taş evleri ve tören alanı; diğer yanda dışarıdan gelenlerin kurduğu küçük kasaba—tahta binalar, tabelalar, banka önünde gölgelenen adamlar.
Lina’nın babası Toma, halkın sözü geçen yaşlılarından biriydi. Lina da onun kızı olarak küçük yaştan beri “duruş” denen şeyi öğrenmişti: İnsanların sana bakışlarını yöneten şey, çoğu zaman söylediklerin değil, söylemediklerin olurdu. Lina bunu iyi yapardı; gözleri sert, sesi net, adımları kararlıydı. Bu yüzden onu “dokunulmaz” sananlar vardı. Lina buna gülmezdi bile. Dokunulmaz değil, sadece yaralıydı.
Kasaba tarafında bir süredir bir adam ortalıkta dolaşıyordu: Vance Harlow. Kendini çok önemli sanan, babasının parasını bir üniforma gibi giyen, konuşurken bile insanlara lütuf dağıttığını düşünen biriydi. Her gülüşü, bir aşağılamanın başlangıcıydı. Lina’ya da göz koymuştu—ama sevgiyle değil; daha çok “kazanılacak bir şey” gibi.
O gün, kasabanın küçük meydanında kalabalık toplanmıştı. Bir yarış düzenleyeceklerdi: genç biniciler, kasaba kovboyları, biraz da eğlence. Lina, babasının yanında durmuş, sessizce izliyordu.
Vance, kalabalığın önüne çıktı. Güzel cilalanmış çizmeleri ve fazla beyaz gömleğiyle, tozun içinde bile kirlenmemeyi başarır gibiydi. Lina’nın önünde durdu, sesini herkesin duyacağı kadar yükseltti:
“Bu kanyonun kızları gururla büyür,” dedi. “Ama gurur, karnı doyurmuyor. Kasabamızla anlaşmak istiyorsanız… biraz yumuşamanız gerek.”
Lina’nın içinde bir şey koptu. Bu adamın “anlaşma” dediği şey, topraklarını ucuza almak, su kaynaklarına el uzatmak ve sonra da bunu bir iyilik gibi satmaktı. Babası Toma bu konuda haftalardır direnirken, Vance şimdi Lina’yı bir koz gibi kullanıyordu.
Lina, kendini tutamadı. O an söylediği söz, aklından geçirmediği kadar sivri çıktı:
“Senin teklifin bir anlaşma değil,” dedi. “Bir tasma.”
Kalabalıkta mırıldanmalar oldu. Vance’in yüzü gerildi. Gözleri daraldı, sesi sertleşti.
“Beni aşağılayamazsın,” dedi. “Herkesin önünde—”
Lina’nın öfkesi, sözlerini daha da hızlandırdı. Ve bir cümle, bir kıvılcım gibi ağzından fırladı:
“Eğer şu ‘Kara Fırtına’ denilen atı ehlileştirebilirsen…” Lina bir an durdu; sanki kendi cümlesinin uçurumunu görmüştü ama geri dönemedi. “O zaman—o zaman sana hiç kimsenin veremeyeceği şeyi veririm.”
Kalabalık bir an sessiz kaldı. Sonra kahkahalar patladı. Kanyon bile alay ediyordu sanki; rüzgâr taşların arasından geçip ince bir ıslık çıkardı.
Vance, zafer kazanmış gibi gülümsedi. Çünkü Lina’nın ağzından dökülen söz, onun gözünde bir davetti: hem gururunu kırmak hem de halkın gözünde onu “yener” gibi olmak.
O sırada, kalabalığın arkasında sessiz bir adam duruyordu: Jory Kellan. Üzerinde gösterişli bir şey yoktu. Çizmesi tozluydu, gömleği yıpranmış, şapkası güneşten solmuştu. Ama bakışı—bakışı, taş gibi sakindi. O, kalabalığın gürültüsüne değil, rüzgârın yönüne bakıyordu.
Vance gülerek bağırdı: “Hah! Madem söz verdin, bunu herkesin önünde yapacağız!”
Lina’nın midesi düğümlendi. Çünkü “Kara Fırtına”, sadece bir at değildi. Bir efsaneydi. Birkaç ay önce sınırda yakalanmış, getirildiği her ağılı parçalamış, iki adamı neredeyse öldürmüştü. Kimse yaklaşamıyordu.
Ve şimdi Lina, öfkeyle söylediği tek bir cümleyle, hem kendi onurunu hem halkının saygısını bir ipin ucuna bağlamıştı.
2. Bölüm — Kırık Bir Efsane
Kara Fırtına’nın tutulduğu yer, kasabanın biraz dışında, kayalıklara yaslanan eski bir taş ağıldı. “Güvenli” denirdi ama aslında sadece kalındı: kalın kapılar, kalın zincirler, kalın korkular.
Lina, babası Toma’yla birlikte oraya gittiğinde kalabalık onları takip etti. Vance önde yürüyordu, sanki kendi düğününe gidiyormuş gibi. Lina’nın arkasında ise Jory vardı—kalabalığın içinde eriyen, sessiz bir gölge gibi.
Ağıl kapısı açıldığında içeriden bir gürültü yükseldi: toynakların toprağı dövmesi, zincirlerin gıcırdaması, bir canlının “yaklaşma” diye haykıran nefesi.
Atı ilk görenler istemsizce geri çekildi. Kara Fırtına, siyaha yakın koyu bir renkti; ama sadece siyah değil—gecenin içindeki gri çizgiler gibi, sanki fırtınanın içinden geçip gelmişti. Boynunda ve göğsünde izler vardı. Bazıları eski yanık izleri, bazıları ip yaralarıydı. Bu atın geçmişi, insanın kötülüğünü yazmıştı üzerine.
Vance, bir kamçı aldı. “Bunu böyle yaparsın,” dedi. Kendini göstermek istiyordu.
Toma, sakin ama sert bir sesle konuştu: “Kutsal olanı kırarak sahip olamazsın.”
Vance aldırmadı. Ağıla girdiği an Kara Fırtına şahlandı. Bir saniye sonra Vance’in ayakları yerden kesildi; adam kendini dışarı zor attı. Kamçı elinden fırladı, kalabalık geriye sıçradı.
Kahkahalar kesildi. Alay, yerini tedirginliğe bıraktı.
Vance kızardı. “Bu… bu sadece şans!” diye bağırdı.
O anda Jory öne çıktı. Kimse onun geldiğini fark etmemişti bile.
“İzin var mı?” dedi.
Sesindeki sakinlik, kalabalığın gürültüsünü keser gibi oldu. Toma, Jory’ye baktı. Lina da baktı—ilk kez dikkatle.
Jory’nin gözlerinde, “benim hakkım” diyen bir kibir yoktu. Daha çok “ben dinleyeceğim” diyen bir sabır vardı.
Toma başını hafifçe salladı. “Deneyebilirsin.”
Vance itiraz edecekti ama kalabalığın bakışı onu susturdu. Çünkü az önce “imkânsız” olanın ne kadar tehlikeli olduğunu göstermişti.
Jory, ağıla girmedi. Kapının eşiğinde durdu. Sonra yavaşça yere oturdu; ellerini dizlerinin üstüne koydu.
Kalabalık şaşırdı.
“Bu mu yani?” diye fısıldadı biri.
Jory, Kara Fırtına’ya bakmadı bile. Bakışını yere indirdi, nefesini yavaşlattı. Sanki atın öfkesini değil, korkusunu dinliyordu.
Kara Fırtına önce daha çok kudurdu. Sonra… durdu. Kulakları Jory’ye döndü. At, ilk kez bir insanın yanında “saldırma” zorunluluğu hissetmiyor gibiydi.
Lina’nın kalbi hızlandı. Çünkü bu, masal gibi bir şeydi. Ama masallar bile bir yerden başlardı.
3. Bölüm — Sessizliğin Terbiyesi
İlk gün Jory sadece oturdu. İkinci gün yine oturdu. Üçüncü gün de. Ne ip, ne kamçı, ne bağırış… Sadece aynı saatlerde aynı yerde duran bir adam.
Kasabalılar bu işe önce güldü. Sonra sıkıldılar. Sonra da merak etmeye başladılar. Çünkü Kara Fırtına, her gün biraz daha az çılgınlaşıyordu.
Jory’nin yöntemi bir hile değildi; bir güç gösterisi hiç değildi. Daha çok bir “söz verme” biçimiydi: Sana saldırmayacağım. Seni zorlamayacağım. Ben burada olacağım.
Bu, kırılmış bir ruh için beklenmedik bir dildi.
Lina, ilk günlerde sadece uzaktan izledi. Jory’ye güvenmek istemiyordu. Çünkü hayatı boyunca erkeklerin çoğunun “yaklaşmak” dediği şeyin sonunda “sahip olmak” çıktığını görmüştü.
Ama günler geçtikçe, Lina kendini ağıla daha yakın buldu. Jory’nin sesini duydu; alçak, sakin, bazen sadece anlamsız bir mırıltı. Atın nefesi değişiyordu: sert ve kısa olmaktan, daha derin ve düzenli olmaya.
Bir akşamüstü, güneş kayalıklara kızıl bir çizgi çektiğinde Lina dayanamayıp Jory’nin yanına yürüdü. Jory, ona dönmedi bile; sadece konuştu:
“Geliyorsun,” dedi.
“Beni duydun,” dedi Lina, sertçe.
“Evet,” dedi Jory. “Yürüyüşün öfkeli değil.”
Lina, bu cümleye sinirlendi. “Öfkeli olsam ne olur?”
Jory başını hafifçe çevirdi. “O zaman burada durmazdın. Öfke, kaçmayı sever.”
Lina sustu. Çünkü doğruydu. Öfkesi onu yıllarca koşturmuştu: insanlardan, yakınlıktan, zayıflık ihtimalinden.
“Kara Fırtına,” dedi Lina. “Onu iyileştirebileceğini mi sanıyorsun?”
Jory’nin bakışı atın yaralarına kaydı. “İyileştirmek kelimesi… büyük,” dedi. “Ben sadece ona şu fikri geri vermeye çalışıyorum: İnsan demek acı demek değildir.”
Lina’nın boğazı düğümlendi. Çünkü bu cümle, onun kendi hayatına da dokunuyordu.
“Kendini önemli sanmıyorsun,” dedi Lina, alay etmek ister gibi. “Hiçbir şey istemeden oturuyorsun.”
Jory gülümsedi; çok küçük bir gülümseme. “İstiyorum,” dedi. “Ama istemek, almak demek değil.”
Lina, istemsizce “Peki ne istiyorsun?” diye sordu.
Jory cevap vermedi. Sadece ağıla doğru baktı. Kara Fırtına da o anda başını kaldırıp ikisine baktı.
Sanki üçü arasında, kelimelerin dışındaki bir anlaşma kuruluyordu.
4. Bölüm — Sözün Gölgesi
Lina’nın meydanda söylediği cümle, günler geçtikçe daha ağırlaşmaya başladı. Köyde fısıltılar dolaşıyordu: “Lina kendini ateşe attı.” “Bu sözün bedeli olur.” “Ruhlar duydu.”
Toma kızına kızmadı. Ama bakışları, onun içindeki fırtınayı görüyordu.
Bir gece Lina, tören alanının kenarında babasının yanına oturdu. Ateşin başında yaşlılar konuşurken, Lina’nın sesi kısık çıktı:
“Öyle dememeliydim.”
Toma, ateşe baktı. “Söz, ok gibidir,” dedi. “Fırlattığında geri dönmez.”
“Ben sadece Vance’i susturmak istedim,” dedi Lina.
“Bazen susturmak istediğin şey,” dedi Toma, “seni bağlayan ipin kendisi olur.”
Lina’nın gözleri doldu ama ağlamadı. O, ağlamayı da bir tür yenilgi sanacak şekilde büyütülmüştü.
Ertesi gün Vance geldi. Yanında kasabadan adamlar vardı. “Bu şakayı bitirelim,” dedi. “Jory başarırsa—söz söz.”
Lina’nın içi buz kesti. Çünkü o söz, artık bir meydan okuma değil, bir tuzaktı.
Jory, Vance’e baktı. “O söz, öfkeyle söylendi,” dedi. “Öfkeyle alınan şeyin adı ödül değil.”
Vance alaycı güldü. “Sen bana ahlak dersi mi veriyorsun? Sen kimsin?”
Jory’nin gözleri, o an bir anlığına sertleşti. “Kim olduğum önemli değil,” dedi. “Ben kimseyi satın almıyorum.”
Vance yaklaşarak fısıldadı: “O zaman çekil. Bu oyun bana ait.”
Jory, geri çekilmedi. “Hayır,” dedi sadece.
Lina, Jory’nin bu “hayır” deyişinde bir şey duydu: bir meydan okuma değil; bir sınır.
Ve Lina, hayatında ilk kez bir erkeğin sınırının kendisini korumaya da yarayabileceğini düşündü.
5. Bölüm — Yakınlık ve Korku
Kara Fırtına, iki hafta sonra Jory’ye yaklaşmaya başladı. Önce birkaç adım. Sonra biraz daha. Atın burnu, Jory’nin eline değdiğinde kalabalıktan bir “ah” sesi yükseldi.
Lina, nefes almayı unutmuştu.
Jory elini çekmedi. Ama da uzatmadı. Sadece orada durdu, atın “ben seçtim” dediği anı bozmadan.
Sonra Jory, çok yavaş bir hareketle avucunu atın alnına koydu. Kara Fırtına titredi ama kaçmadı.
Lina o an, atın geçmişini gördü: bağıran adamlar, sıkılan ipler, acı. Ve şimdi bu sessiz dokunuş, o geçmişe “başka bir yol var” diyordu.
O gece Lina uyuyamadı. Dışarı çıktı. Rüzgâr saçlarını savurdu. Kanyon sessizdi ama içi gürültülüydü.
“Eğer Jory başarırsa,” diye düşündü, “ben ne olacağım?”
Çünkü söz vermişti. Ve söz, sadece bir cümle değildi; bir kimlikti. Lina’nın kimliği ise yıllardır “bana dokunamazsınız” üzerine kuruluydu.
Ertesi gece Lina, Jory’yi ağıla yakın bir yerde, ters çevrilmiş bir sandığın üzerinde otururken buldu. Kara Fırtına, artık zincirsiz duruyordu—sadece ince bir yular. Ama kaçmıyordu.
Lina geldiğinde Jory başını kaldırmadan konuştu:
“Bugün nefesin hızlı.”
“Bırak bu…” dedi Lina, sertçe. Sonra sesi kırıldı: “Korkuyorum.”
Jory sessiz kaldı. Bu sessizlik, Lina’nın sözlerini büyütmedi; onlara yer açtı.
“Neyden?” diye sordu Jory.
“Her şeyden,” dedi Lina. “Başarırsan… insanlar bana bakacak. Başaramazsan… insanlar bana bakacak. O söz… beni bağladı.”
Jory yavaşça başını çevirdi. “Seni bağlayan söz değil,” dedi. “Seni bağlayan… herkesin senin hayatına hak iddia etmesi.”
Lina gözlerini kısarak baktı. “Sen de mi hak iddia edeceksin?”
Jory’nin cevabı gecenin içine net düştü: “Hayır.”
Lina’nın boğazı düğümlendi. “Ama meydanda ‘tamam’ dedin.”
Jory, “At için,” dedi. “İnsan için değil.”
Lina, bu ayrımı duyunca sarsıldı. Çünkü herkes ona bugüne kadar ya “alınacak” ya da “kazanılacak” bir şey gibi yaklaşmıştı. Jory ise onu ilk kez seçim sahibi bir insan gibi konuşuyordu.
“Ben o sözü geri alamam,” dedi Lina, öfkeyle. “Halkımın önünde…”
“Geri almak zorunda değilsin,” dedi Jory. “Ama yeniden söyleyebilirsin. Bu sefer kendi kalbinle.”
Lina’nın gözlerinden bir yaş aktı. Hızla sildi, sinirle.
“Sen…” dedi. “Sen insanı daha çok korkutuyorsun.”
“Niye?” diye sordu Jory.
“Çünkü zorlamıyorsun,” dedi Lina. “Zorlarsan düşman olursun. Düşmanla baş ederim. Ama böyle… böyle durursan… ben kendimle baş edemem.”
Jory’nin yüzünde yumuşak bir ifade belirdi. “O zaman yavaş,” dedi. “Her şey yavaş.”
Kara Fırtına, sanki konuşmayı dinliyormuş gibi başını eğdi. Ve Lina ilk kez bir atın bile bu kadar “anladığı” bir dünyada, kendi kalbinin neden bu kadar yalnız kaldığını düşündü.
6. Bölüm — Binmek Değil, Birlikte Yürümek
Üçüncü haftada Jory eyer getirdi. Ama kimsenin beklediği gibi “Hadi artık!” diye davranmadı. Eyeri ağıla astı; at görsün diye. Kara Fırtına önce gerildi, sonra sakinleşti. Jory, her geri çekilmeye izin verdi. Her yaklaşımı ödüllendirdi—“aferin” diye değil, “tehlike yok” diye.
Lina bunu izlerken şunu fark etti: Jory, atı “kırmıyordu”. Atın kendini geri kazanmasına yardım ediyordu.
Vance ise her gün daha da öfkeleniyordu. “Bu bir gösteri!” diye bağırıyordu. “Bu adam büyü yapıyor!” Kasaba adamları da ona eşlik ediyordu. Çünkü bir şeyin sabırla yapılabileceğini kabul etmek, onların hızlı ve kaba yöntemlerine ağır geliyordu.
Sonunda “son gün” ilan edildi. Hem köyden hem kasabadan insanlar toplandı. Toma, tören alanında durdu. Yaşlılar, taş çemberin etrafına dizildi. Rüzgâr, sanki bu gün için biraz daha sert esiyordu.
Kara Fırtına, hazır bekliyordu. Eyer üstündeydi ama sıkı bağlanmamıştı. Jory yanına geldi, atın boynuna elini koydu.
“Bugün,” dedi fısıltıyla, “senin günün.”
Sonra Jory, üzengiye adım atıp atın sırtına çıktı.
Kalabalık nefesini tuttu.
At önce kasıldı. Eski anılar vücuduna doldu: acı, çekiş, kırbaç. Jory bacaklarını sıkmadı. Dizgini çekmedi. Sadece nefes verdi. Uzun, ağır bir nefes.
Kara Fırtına bir adım attı. Sonra bir adım daha. Sonra yürüyüşe geçti.
Kalabalıktan bir uğultu yükseldi. Vance’in yüzü bembeyaz oldu. Lina’nın elleri titredi; kollarını kendine doladı.
Jory atı yürüttü. Sonra tırısa geçirdi. Sonra kısa bir koşu. Her dönüş, sanki bir dans gibiydi. Jory’nin elleri yumuşaktı; atın boynu, eskisi gibi sert değil, akışkan bir güçle hareket ediyordu.
En sonunda Jory atı taş çemberin ortasına getirdi. Durdu. Toz havada altın gibi parladı.
Ve Kara Fırtına… diz çöktü.
Devasa bir atın diz çökmesi, bir kralın tacını yere bırakması gibiydi. Bu itaat değildi; bu güvendiğini ilan etmekti.
Lina’nın gözleri doldu. Toma başını eğdi. Yaşlılar sessizce bir dua mırıldandı. Kasabadan gelenler bile konuşamadı.
7. Bölüm — Öfkeyle Söylenen Söz, Sevgiyle Yeniden Kurulur
Jory attan indiğinde, kalabalık otomatik olarak Lina’ya döndü. Çünkü herkes aynı şeyi düşünüyordu: “Söz.”
Vance, hemen öne atıldı. “Hah!” dedi. “Herkes duydu! Şimdi…”
Lina’nın içi öfkeyle kabardı. Bu adam hâlâ onu bir pazarlık malı sanıyordu. Lina bir an eski Lina olmak istedi: sert, keskin, kırıcı.
Ama sonra Kara Fırtına’ya baktı. Atın gözlerinde hâlâ yara vardı; ama yanında duran Jory’ye karşı bir açıklık da vardı. Lina, o açıklığın nasıl kazanıldığını görmüştü: zorla değil. sabırla.
Lina bir adım öne çıktı. Kalabalık açıldı. Sesi titremedi; ama içinde titreyen şey, korku değildi artık—gerçekti.
“Ben o sözü,” dedi Lina, “seni susturmak için söyledim, Vance.”
Vance sırıttı. “Ama söz söz!”
Lina başını kaldırdı. “Söz, birini satın almak için değil,” dedi. “Söz, kalbi bağlamak içindir.”
Jory’ye döndü. Jory’nin gözleri sakindi; ondan hiçbir şey istemiyordu. Bu, Lina’nın kalbini daha çok sıkıştırdı.
“Ben… o sözün arkasında saklandım,” dedi Lina. “Çünkü korktum. Yakınlıktan korktum. Sevilmekten bile korktum.”
Kalabalık sessizleşti. Rüzgâr bile sanki biraz yavaşladı.
Lina devam etti: “Ama Kara Fırtına’nın bugün yaptığı şey, bana bir şeyi gösterdi: Güven, bir tuzak değil. Bazen bir kapıdır.”
Jory’ye bir adım yaklaştı. “Ben sana borçlu değilim,” dedi Lina. “Sen de bana borçlu değilsin. Bu yüzden, o sözü yeniden söylemeyeceğim—aynı şekilde.”
Vance bağıracak oldu ama Toma bastonunu yere vurdu. “Sus.”
Lina, gözlerini Jory’ye dikti. “Benimle yürümek ister misin?” dedi. “Bir meydan okumanın ödülü gibi değil. Bir anlaşmanın parçası gibi değil. Seçim olarak.”
Jory’nin nefesi bir an durdu. Sonra çok yavaş bir gülümseme geldi yüzüne.
“Evet,” dedi. “Ama yavaş.”
Lina’nın gözlerinden yaşlar aktı. Bu kez silmedi.
Vance, öfkeyle geri çekildi. “Hepiniz delisiniz!” diye bağırdı. Ama kimse onu dinlemedi. Çünkü bazı yenilgiler, bağırarak gizlenemez.
Kara Fırtına, Lina’ya yaklaşıp burnunu onun eline değdirdi. Lina irkilmedi. Sadece nefes aldı.
Ve o an, öfkeyle söylenen bir sözün kaderi tetikleyebileceğini herkes gördü—ama kaderi asıl şekillendirenin, o sözün ardından yapılan seçimler olduğunu da.
8. Bölüm — “Asla Önemli Olmak İstememiştik”
Aylar sonra, kanyonun eteklerinde yeni bir düzen kurulmaya başladı. Kasaba ile köy arasındaki sınır hâlâ vardı ama artık iki taraf da birbiriyle konuşuyordu. Su kaynaklarıyla ilgili anlaşma, Vance’in hayal ettiği gibi bir “satın alma” değil, ortak bir koruma planına dönüştü. Çünkü Lina, babasıyla birlikte masaya oturdu; Jory de oradaydı—ama “söz sahibi” olmak için değil, dinlemek için.
İnsanlar Jory’yi kahraman gibi anlatmak istiyordu. Ama Jory, her seferinde aynı şeyi söylüyordu:
“Asla önemli olmak istemedim.”
Bir gün Lina ona sordu. “Bunu niye diyorsun?”
Jory, Kara Fırtına’nın yelesini okşadı. “Çünkü önemli olmak,” dedi, “çoğu insan için bir tür açlık. İnsanları ezer. Ben tok olmak istiyorum.”
Lina gülümsedi. “Peki ya sen önemli oldun mu?”
Jory omuz silkti. “Belki,” dedi. “Ama ben bunu istemedim.”
Lina, bir süre sustu. Sonra kendi kendine konuşur gibi dedi: “Ben de önemli olmak istemedim. Ben sadece… rahat bırakılmak istedim.”
Jory ona baktı. “Şimdi?”
Lina nefes aldı. “Şimdi… görülmek istiyorum,” dedi. “Ama kendi şartlarımla.”
Kanyonun rüzgârı, ardıç dallarının arasından geçip yumuşak bir ses çıkardı. Kara Fırtına, sanki bu konuşmayı onaylar gibi başını eğdi.
Ve böylece, bir meydanın ortasında öfkeyle fırlatılan düşüncesiz bir cümle, kimsenin beklemediği bir mucizenin kıvılcımı oldu. Kıvılcım büyüyüp bir ateşe dönüştü—yakıp yıkan bir ateşe değil; ısıtan, aydınlatan bir ateşe.