Çocukları ‘Kimse Almaz Seni’ Deyip Bir Yörüğ’e Verdiler – 6 Ay Sonra Kadın Ayrılmak İstemedi!

KAR KURTDAĞI GEÇİDİ: İP, ATEŞ VE NAMUSUN GÖLGESİ
I. Bölüm — Cam Kırıkları Gibi Yağan Kar
Kar Kurtdağı geçidinin üzerine cam kırıkları gibi yağıyordu. Öyle bir fırtına vardı ki, rüzgâr sadece üşütmüyor; insanın içindeki kelimeleri bile çatlatıp döküyordu. Şafak griydi, ışık bile yorgundu. Dağ, her zamanki gibi sessiz değildi; bu sefer sessizlik saldırgandı.
Ahşap karakol binası geçidin eteğine tutunmuş küçük bir yaraydı. Çatısı karla eğilmiş, pencereleri buz tutmuştu. Kapının önünde bir at soluyordu; burun deliklerinden çıkan buhar, havada bıçak gibi kesilip dağılıyordu.
Atın sırtındaki adam, jandarma komutanı Haydar Çavuş’tu. Üzerinde kalın bir palto vardı ama yüzündeki sertlik, kumaştan daha kalındı. Atından indi, dizginleri bir askere uzattı ve doğruca içeri girdi.
İçerideki hava dardı. Odun sobası yanıyor gibiydi ama sıcaklık, sadece sobanın yakınında bir söylentiydi. Duvara çakılı bir direğe zincirlenmiş bir adam oturuyordu: Hamza.
Hamza’nın paltosu yırtık, sakalı buz tutmuş, gözlerinin altı mor halkalarla çökmüştü. Yüzünde, yıllarca rüzgâr yemiş taşların çizgisi vardı. Kolları kaslıydı ama o kasların üstünde başka bir şey daha duruyordu: yorgunluk. İnsanın kemiklerine kadar işleyen, “yaşamak için sebep biriktirememe” yorgunluğu.
Haydar Çavuş içeri girince Hamza başını kaldırdı.
“Ölmedin demek,” dedi Çavuş.
Hamza’nın dudakları kıpırdadı. “Çoğunlukla.”
Çavuş, masanın üzerine katlanmış kalınca bir ip bıraktı. İp, sobanın cılız ışığında sanki canlıymış gibi kıvrıldı.
Hamza ipe baktı, sonra Çavuş’a. “Beni boğmaya mı geldin, yoksa boğulmamı izlemeye mi?”
“Beni iyi dinle,” dedi Haydar Çavuş. Sesi sakin değildi; sakinliği, fırtınaya karşı bile kendini tutmayı öğrenmiş bir adamın disiplininden geliyordu. “Kayıp bir gelin var.”
Hamza’nın bakışında bir kıpırtı oldu. İnsan bazen adı geçen kelimeleri umursamaz gibi yapar ama gözleri yalan söyleyemez.
“Kim?” dedi.
“Necla.”
Bu isim, odadaki hava kadar soğuk bir şey bıraktı. Haydar Çavuş devam etti:
“Aziz Ağa’nın nişanlısı. İki gün önce Gümüşdere’ye doğru yola çıkmış. Düğün olacakmış. Varmamış.”
Hamza, zincirinin çıkardığı metal sesle hafifçe doğruldu. “E senin adamların…?”
Çavuş’un çenesi gerildi. “Benim adamlarım, o kayalıklardan dönmeyi bilmiyor. Geçit bu havada mezar gibi. Sen bilirsin.”
Hamza kahkaha atmadı; sadece ağzının bir köşesi yukarı kıvrıldı. “Demek mesele şu: Beni asmak yerine dağa yollayacaksın. Dağ isterse asar. İstersen sen.”
Haydar Çavuş masaya eğildi. “Gün doğumuna kadar.”
Hamza gözlerini kısarak baktı. “Gün doğumuna kadar ne?”
“Necla’yı eve getir. Ya da seni olduğun yerde asarım.”
Sözler, sobadan yükselen duman gibi odaya yayıldı, sonra duvarlara çarpıp geri döndü. Dışarıdaki rüzgâr bir an kapıyı yokladı; kapının tahta pervazı sızlandı.
Hamza kapıya baktı. İncecik bir ışık çizgisi, karanlığa yarık açmıştı. “Beni salacaksın yani?”
Haydar Çavuş, kemerinden anahtarı çıkardı ve masanın üzerine fırlattı. “Fener, ip, yiyecek… ne bulursan al. Dua etmeyi de unutma.”
Hamza anahtara uzandı ama alırken gözlerini Çavuş’tan ayırmadı. “Sen dua eder misin, Çavuş?”
Haydar’ın bakışı bir an boşaldı; sanki bir şey hatırladı da hatırladığını hemen gömmek istedi. “O alışkanlığı bıraktım,” dedi. “Sen belki başlamalısın.”
Hamza ayağa kalktı. Zincir çözülürken çıkan ses, bir hükmün geri alınması gibi şangırdadı. Omuzlarını geriye çekti—özgürlüğü hatırlamaya çalışan bir adamın hareketi.
“Ölü bulursam?” dedi Hamza.
Haydar Çavuş hiç tereddüt etmedi. “O zaman onun mezarını kazarsın. Sonra kendi mezarını yanına.”
Hamza, sahip olduğu az şeyi topladı: eski bir tüfek, bir matara, bir şerit kurutulmuş et, birkaç kibrit ve yıpranmış bir bıçak. Sonra kapıyı açtı.
Rüzgâr onu yumruk gibi karşıladı.
Verandada Haydar Çavuş kollarını kavuşturmuş izliyordu. “Eli boş dönersen,” diye seslendi, “yemin ederim Hamza, dağı cennet gibi gösteririm.”
Hamza cevap vermedi. Yakasını kaldırdı ve sırtın beyazına doğru yürümeye başladı. Her adım, karın içinde kayboluyordu. Geçit, yargının kendisi gibi yükseliyordu: dar, sessiz, sonsuz.
II. Bölüm — Geçidin Sahte Yolları
Tırmanış güneş sırtı aşmadan başladı. Soğuk öyle derindi ki, deriyle nefes arasındaki çizgiyi bile bulandırıyordu. Hamza, beyaz sessizliğin içinde yatmayı reddeden bir hayalet gibi ilerledi.
Bu geçitte yüz kez yürümüştü. Kimi zaman kaçarken, kimi zaman kovalanırken, kimi zaman da bir şeyleri—insanları, hayvanları, cesetleri—taşırken. Dağ ona her seferinde aynı şeyi öğretmişti: Burada doğru yol diye bir şey yoktur; sadece hayatta kalmayı seçenlerin izi vardır.
Derenin donmuş yatağına ulaştığında, karın altından belirsiz bir iz yakaladı: tekerlek izi. Bir araba buraya kadar gelmişti. “Aptallık,” diye mırıldandı. “Bu havada araba… Bu geçitte.”
İzler bir noktada kesildi. Hamza eğildi. Karın içinde tek bir ayak izi vardı: küçük, ince. Kadın botu.
İz, kayalıkların gölgesine doğru gidiyordu.
“Gelin ya da hayalet,” dedi kendi kendine. “Kaybolmak için yanlış yeri seçmişsin.”
Gökyüzü tekrar karardı. Bulutlar, kalan ışığı yuttu. Dünya birkaç metrelik beyaza küçüldü. Hamza, seslere kulak verdi. Dağda ses, bazen hayat demektir. Bazen ölüm.
Ve sonra duydu: zayıf, kırık, çaresiz bir kadın sesi. Çığlık gibi değil; daha çok, boğazında buz çözülmeye çalışan birinin nefesi gibi.
Hamza yönünü buldu. Bir devrilmiş çamın yanında, kar yığınına karışmış soluk mavi bir kumaş parçası vardı—duvak ya da gelinliğin bir parçası.
Koştu. Botları kayıyor, ciğerleri yanıyor, kalbi göğsünü yumrukluyordu.
Yığına ulaştığında kadın hareketsizdi. Duvağı yanağına donmuş, saçları kırağıyla sertleşmişti. Hamza, eldivenli parmaklarıyla yüzündeki karı sildi.
“Hey,” dedi sertçe. “Hâlâ nefes alıyor musun?”
Cevap yoktu.
Hamza iki parmağını kadının boynuna bastırdı. Nabız… zayıf, kırılgan ama oradaydı.
“Şimdi bırakma beni,” diye mırıldandı, bunu kadına mı kendine mi söylediği belli değildi.
Paltosunu açtı, kadını sardı. Hiç ağırlığı yok gibiydi; sanki dağ, onu çoktan kendi tarafına çekmişti de Hamza yalnızca ipi geri çekiyordu.
“Demek seni buldum,” dedi dişlerinin arasından. “Şimdi bakalım ikimizi de hayatta tutabilecek miyim?”
III. Bölüm — Mağarada Ateş ve İsimler
Hamza, bu sırtlarda bir mağara bilirdi. Dağın içine oyulmuş bir sır gibi; donmuş yosunların, kırık çamların arkasına saklanan dar bir ağız. Oraya doğru yürüdü. Kadını taşıdıkça rüzgâr daha çok saldırdı. Kar, ikisini de gömmek ister gibi dönüyordu.
Mağaraya vardığında içeri eğildi. Fırtınanın çığlığı, arkasında kaldı ama tamamen susmadı; dağ susmayı sevmez, sadece bekler.
Kadını nazikçe kayaya yasladı. Dudakları dere buzu gibi maviydi. Hamza, çakmak taşını çeliğe vurdu. Bir… iki… üç… Kıvılcım önce kumaşı yaladı, sonra alev aldı.
Ateşin ışığı taşlara yayıldı. Mağara, bir anlığına dünya gibi görünmeye başladı.
Hamza kadının ayakkabılarını çıkardı, ayaklarını ovuşturdu. Sert ve dikkatliydi; çünkü panik, bu dağda ölmek demekti. Kendi paltosunu kadına sardı, mağaranın ağzına da çam dalları yığdı ki rüzgâr içeri tırmalamasın.
Uzun süre hiçbir şey olmadı.
Sonra kadının parmakları seyirdi. Dudaklarından minicik bir ses kaçtı—bir çocuğun uykudaki sayıklaması gibi.
Hamza eğildi. “Yavaş,” dedi fısıltıyla. “Hâlâ buradasın.”
Kadın gözlerini araladı. Odaklanamadı. Kirpiklerinde buz vardı. Hamza, mataradan birkaç damla erimiş karı dudaklarına döktü. Kadın zayıfça yutkundu.
Gözleri bir an Hamza’ya takıldı. Korku vardı, evet. Ama bir şey daha: “Birinin geldiğine inanmak” gibi bir şaşkınlık.
“Adın Necla,” dedi Hamza. Sesini yumuşattı; dağda yumuşaklık bile bir tür stratejiydi. “Ben Hamza’yım.”
Necla’nın dudakları kıpırdadı. “Hamza…” dedi, sanki adını daha önce duymuş gibi. “Sen…”
“Kaçak,” diye tamamladı Hamza, acı bir gülümsemeyle. “Öyle derler.”
Necla, ateşe baktı. “Neden beni kurtardın?”
Hamza, bu soruyu beklemiyordu. Çünkü kendisi bile cevabı tam bilmiyordu. Bir an sustu, ateşin çıtırtısını dinledi.
“Çünkü ölmeni istemedim,” dedi sonunda. “Hepsi bu.”
Necla’nın gözleri doldu ama ağlamadı. Ağlamak, boşa ısı kaybetmekti. Dağ bunu affetmezdi.
Bir süre sonra Necla daha net konuşabildi. “Ben… düğün için yola çıktım. Aziz Ağa’nın adamları… arabayı geçide sürdürdü. Sonra—” Cümlesi kesildi; hatırlamak bile üşütüyordu.
Hamza’nın gözleri karardı. “Aziz Ağa.”
Necla başını zorla salladı. “Evet.”
Hamza’nın adıyla Aziz’in adı, bu topraklarda eski bir yarayı temsil ederdi. Hamza, bir zamanlar Aziz’in kereste işlerinde çalışmıştı. Sonra bir gece, kamp basılmış, bir adam ölmüş, suç Hamza’nın sırtına yüklenmişti. Hamza kaçmış, dağlara sığınmıştı. Ve şimdi dağ, Aziz’in gelinini Hamza’ya emanet ediyordu.
Necla tekrar sordu: “Beni geri götürecek misin?”
Hamza, mağaranın ağzındaki rüzgârı dinledi. Aşağıda ip bekliyordu. Haydar Çavuş’un sabrı değil; köyün açlığı, dedikodusu, adalet diye bildiği şey.
“Götüreceğim,” dedi. “Ama önce seni yürüyebilecek hâle getirmem lazım.”
Necla, Hamza’nın yüzüne baktı. “Ya Aziz…?”
Hamza’nın sesi, taş gibi ağır çıktı. “Önce hayatta kal. Sonra gerisi.”
IV. Bölüm — Ateşin Uyarı Kırmızısı
Ertesi gün yola çıktıklarında dünya hâlâ beyazdı ama fırtına biraz çekilmişti. Hamza önde yürüyordu. Necla’nın bileğine ince bir ip bağlamıştı; öbür ucu kendi belindeydi. Sis bastırınca birbirlerini kaybetmesinler diye.
Necla zar zor konuşuyor, adımları sendeleyip duruyordu. Hamza, onun yanaklarında beliren kızıllığı görünce içi sıkıştı. Bu, sağlığın rengi değildi. Ateşin uyarı kırmızısıydı.
“Durma,” dedi Hamza sertçe. “Uyursan, bir daha uyanmayabilirsin.”
Necla bir şey söylemeye çalıştı ama sesi boğuk çıktı. Birkaç adım sonra dizleri çözüldü.
Hamza küfretti. Çantasını yere attı, Necla’nın koluna girdi. Kadın hafifti; bu, iyiye işaret değildi.
Onu sırtına aldı. Bir adım… bir adım daha… Her kası yanıyor, omuzları sızlıyor, nefesi ciğerlerini kesiyordu.
İşte o an Hamza, yıllar önce kardeşini aynı sırttan aşağı taşıdığı geceyi hatırladı. Kardeşi de hafifti. Kardeşi de konuşmamıştı. Kardeşinin de gözleri, sanki başka bir yere bakıyormuş gibi boşalmıştı.
Dağ, insanları öldürmezdi belki. Sadece saklardı. Ve sakladığını geri vermezdi.
Bir kaya çıkıntısının altında rüzgârdan korunaklı bir oyuk buldu. Necla’yı oraya yatırdı. Alnına dokundu; ateş.
“Hadi,” dedi kendi kendine, sanki bir emirle hastalık korkutulabilirdi. “Hadi.”
Hızla ateş yaktı. Kar eritip su yaptı. Bir bez parçasını ıslatıp Necla’nın alnına koydu.
Necla sayıklamaya başladı. Parçalanmış kelimeler: “Aziz… anne… merhamet…”
Hamza, bu isimleri duymak istemedi. Necla’nın yüzünü nazikçe sildi.
“Onu unut,” dedi alçak sesle. “Şu an sadece nefes var. Sadece ateş var. Sadece burası var.”
Saatler geçti. Ateş sönmesin diye Hamza sürekli odun ekledi. Kendi gözleri kapanıyordu ama kendini bırakamadı. Çünkü bırakırsa… dağ alırdı.
Gece yarısına doğru Necla’nın titremesi azaldı. Nefesi düzeldi. Hamza, başını kayaya yasladı. İçinden bir cümle kaçtı:
“İnatçı şey.”
Sonra, yıllardır hiç yapmadığı bir şeyi yaptı: Gözlerini kapatıp bir an dinlendi. Dualarla değil; sadece ateşin çıtırtısıyla.
V. Bölüm — İzler: Jandarma mı, Ağa mı?
Sabah sert geldi. Soğuk, sesleri bile incelten bir soğuktu. Hamza, güneş sırtı aydınlatmadan uyandı. Necla hâlâ uyuyordu ama nefesi düzenliydi.
Hamza dışarı çıktı. Karın üzerinde izler vardı. Kendi izleri değildi. Daha ağır, daha geniş izler… at izleri.
Üç, belki dört at.
Hamza çömeldi, parmaklarını taze çukurlara dokundurdu. İzler yeni sayılırdı.
“Haydar’ın adamları mı?” diye düşündü. “Yoksa Aziz’in adamları mı?”
Bu ikisi arasındaki fark, ölümün şekliydi sadece.
Uzakta bir şahin çığlık attı. Hamza’nın içi huzursuzlandı. Bu, “yanlış bir şey geliyor” hissiydi.
Mağaranın ağzında Necla belirdi. Hamza’nın paltosu omuzlarındaydı. Saçları dağınıktı ama gözlerinde dün olmayan bir sertlik vardı. Sanki ateş sadece bedenini değil, iradesini de geri getirmişti.
“Birileri geliyor,” dedi Hamza.
Necla izlere baktı. “Çavuş olabilir.”
“Ya değilse?”
Necla bir an durdu. Sonra, “O zaman başka bir yoldan ineriz,” dedi.
Hamza, bu cümleyi duyunca şaşırdı. Necla’nın sesindeki kararlılık, bir gelinden beklenen türden değildi; ama dağ, insanları hızla değiştirirdi.
Yola koyuldular. Rüzgâr hafifti ama sessizlik ağırdı. Bir süre sonra aşağıdan sesler geldi: at homurtuları, metal şıngırtısı, bir bağrış.
Hamza hemen Necla’yı bir kaya çıkıntısının arkasına çekti. Sis içinde üç atlı belirdi. Üzerlerinde jandarma gibi duran kıyafetler vardı ama duruşlarında bir gariplik… disiplin değil, acele ve açgözlülük.
Hamza dişlerini sıktı. “Bunlar Haydar’ın adamları değil,” diye fısıldadı.
Necla’nın yüzü gerildi. “Aziz’in.”
Atlılar geçip gitti. Hamza derin bir nefes aldı. “Vadiye inmeden önce bizi bulurlarsa…”
Necla, Hamza’ya baktı. “O zaman daha hızlı yürürüz,” dedi.
Hamza, bir an onun eline uzandı. Necla tereddüt etmeden tuttu. Tutuşu soğuktu ama sağlamdı.
İkisi birlikte, beyazı kesen iki karanlık çizgi gibi aşağı indiler.
VI. Bölüm — Gümüşdere Meydanı ve Darağacı
Vadiye ulaştıklarında kar gri çamura dönmüştü. Bacalardan duman yükseliyordu. Köy, sanki her şeyin üstüne sinmiş eski bir suç kokuyordu: “Kimse görmesin” diye saklanmış günahların kokusu.
Ve meydanın ortasında, Hamza’nın anlamak için iki kez bakmasına gerek olmayan bir şey duruyordu: ahşap bir platform. Darağacı.
İp, rüzgârda usulca sallanıyordu. Sanki işini çoktan biliyordu.
Haydar Çavuş platformun yanında bekliyordu. Palto rüzgârla dalgalanıyor, yüzü taş gibi duruyordu.
Hamza ve Necla meydanın kenarından görününce kalabalık kıpırdadı. Fısıltılar yayıldı:
“Kaçak…”
“Gelin…”
“Dağdan sağ çıktı mı?”
Haydar Çavuş bir adım attı. “Başardın,” dedi Hamza’ya. Sesinde öfke yoktu; şaşkınlıkla karışık bir hayal kırıklığı vardı, sanki Hamza’nın başarısı kendi hükmünü zayıflatmıştı.
Hamza Necla’yı öne aldı. “Gün doğumuna kadar dedin,” dedi. “Güneş hâlâ yukarıda bir yerlerde.”
Haydar’ın çenesi kasıldı. “Onu canlı buldun. Bunu veririm. Ama…” Gözleri daraldı. “Sırtta iki jandarma vurulmuş diyorlar.”
Hamza’nın sesi yükselmedi. “Tek bir el ateş etmedim.”
“Kim etti o zaman?”
Hamza başını Necla’ya çevirdi. “Sor ona.”
Necla, meydandaki insanlara baktı. Sonra Haydar Çavuş’un gözlerinin içine.
“Adamlar vardı,” dedi. “Senin jandarmaların değildi. Aziz Ağa’nın adamlarıydı. Beni geri getirmezsem… beni ‘kaybolmuş’ sayacaklardı. Mektupla emretmiş.”
Kalabalık bir an sustu. Sonra mırıltı, öfke gibi yükseldi.
Haydar Çavuş’un eli tabancasına kaydı. “Dikkat et konuştuğuna.”
Necla’nın sesi, titremeden çıktı. “Sen dikkat et yaptıklarına.”
Hamza araya girdi. “Cehennemden geçti. Ben onu oradan sürükledim. Ona yalancı deme.”
Kalabalıkta bir madenci bağırdı: “Aziz Ağa mı yaptı bunu?”
Bir kadın, şalını ağzına bastırdı: “Olur mu öyle şey…”
Haydar Çavuş, meydanın kontrolünü kaybettiğini hissetti. Sesini sertleştirdi: “Bu gece ikiniz de köyde kalacaksınız. Yarın halkın önünde karar verilecek.”
Hamza acı acı güldü. “Halk mı? İdamı bayram gibi izleyen halk mı?”
Haydar Çavuş gözlerini kaçırmadı. “Yarın, ne olduğun için orada ol.”
Hamza, Necla’ya baktı. Necla’nın yüzünde korku vardı ama korkunun yanında başka bir şey de duruyordu: “Artık susmam” kararı.
Hamza, kendi kendine mırıldandı: “Ne olduğum… yarına kadar değişebilir.”
VII. Bölüm — Mektup ve Köyün Vicdanı
Ertesi sabah ince ve gri bir ışıkla geldi. Cami minaresinden ezan yükselirken meydan doluydu. Darağacı yine ortadaydı; ip, sabırsız bir yılan gibi.
Hamza platformun altında duruyordu. Ellerine ip bağlanmıştı. Palto yoktu. Soğuk, doğrudan tenine işliyordu ama o, soğuğu çoktan tanıyordu.
Necla birkaç adım ötede duruyordu. Yırtık duvağı omuzlarındaydı. Morluklarını saklamamıştı; çünkü saklamak, Aziz’in istediği şeydi.
Haydar Çavuş platforma çıktı. Kalabalık susunca konuştu:
“Bu köy kanunla yaşar. Kanun der ki, kan döken hiçbir adam cezasız yürüyemez.”
Hamza bir şey demedi. Bakışlarını kalabalıkta gezdirdi. Bir yüz aradı: “Gerçeğe inanacak bir yüz.” Çoğu yüz, merakla doluydu. Bazısı öfkeyle. Bazısı korkuyla. Bazısı da suçlulukla—en zor yüz ifadesi.
Tam o an Necla hareket etti. Platforma çıktı. Tahtalar ayağının altında gıcırdadı.
Haydar Çavuş dişlerinin arasından söyledi: “Aşağı in.”
Necla durmadı. Meydana döndü. Sesi, bir bıçak gibi temiz çıktı:
“Bu adalet mi sanıyorsunuz?”
Kalabalık kıpırdadı.
“Bir adamı asmak,” dedi Necla, “nesi yanlış olan her şeyi düzeltir mi?”
Haydar Çavuş öfkeyle: “İn aşağı!”
Necla başını kaldırdı. “İnmeyeceğim.”
Sonra elbisesinin içinden katlanmış bir kâğıt çıkardı. Kenarları yanık, köşeleri buruşturulmuştu.
“Bunu,” dedi, “beni geçitte bırakmadan önce arabadan aldım.”
Kâğıdı Haydar Çavuş’a uzattı.
Çavuş bir an tereddüt etti. Sonra aldı, açtı. Okudukça yüzü değişti. Sertlik yerinde duruyordu ama gözlerinin içinde bir çatlak belirdi.
Necla, mektubun içeriğini yüksek sesle okumadı; buna gerek de yoktu. Çünkü Haydar’ın dudaklarından kaçan tek bir cümle, meydanı taş gibi ağırlaştırdı:
“Cesetler bulununca… yarı ödeme…”
Kalabalıkta bir uğultu yükseldi. İnsanların yüzleri bir anda birbirine bakmaya başladı. Dedikodunun yerini, gerçeğin sertliği aldı.
Bir madenci bağırdı: “Demek gelini öldürtmek istedi!”
Bir başkası: “Yanlış adamı mı asıyorsun, Haydar Çavuş?”
Haydar Çavuş’un eli tabancasına gitti ama çekmedi. Çünkü bu kez karşısında tek bir kaçak yoktu; karşısında bir köyün uyanan vicdanı vardı.
Necla Hamza’nın yanına geldi. “Bu adam,” dedi Hamza’yı göstererek, “senin kanunun beni ölüme bırakırken hayatımı kurtardı. Onu asarsan, bu köyün kalan namusunu da asarsın.”
Sessizlik çöktü. İpin gıcırtısı duyuldu. Rüzgâr bile bir an susmuş gibiydi.
Haydar Çavuş mektubu elinde tuttu, sonra yere fırlattı. Çenesi kasılmıştı. Sanki yıllardır sırtında taşıdığı bir şeyi—utanmayı—ilk kez hissetmişti.
“Çözün onu,” dedi.
Kimse hemen hareket etmedi. Sonra demirci öne çıktı. Elinde bıçak vardı. Hamza’nın bileklerindeki ipi kesti. Lifler, bozulmuş bir hüküm gibi yere düştü.
Hamza bileklerini ovuşturdu. Necla’nın eli, bileğindeki izlere hafifçe dokundu.
“Artık özgürsün,” dedi Necla.
Hamza, özgürlük kelimesinin ağırlığını tarttı. “Özgür,” dedi yavaşça, “insanların birine bir şey borçlu olmadığında kullandığı bir kelime.”
Necla gözlerini kaçırmadı. “O zaman bu sefer kendine göre olsun.”
Haydar Çavuş, platformda bir süre daha durdu. Sonra rozetini söktü. Metal, elinde donuk bir parıltıyla titredi.
“İstediğin kötü adam değilim,” dedi. “Ama belki… yanlış adamın asılmasına çok fazla izin verdim.”
Rozeti karın üstüne bıraktı. Meydandan yürüyüp gitti. Kimse onu durdurmadı. Botlarının sesi, kötü bir hikâyenin sonu gibi uzaklaştı.
VIII. Bölüm — İpin Yakıldığı Yer
Kalabalık yavaş yavaş dağıldı. İnsanlar konuşmadı; mırıldandı. Çünkü bazı gerçekler yüksek sesle söylenince insanın ağzını yakar.
Hamza ile Necla meydanda yalnız kalınca, darağacının ipi hâlâ oradaydı. Sanki “yeniden denemek” için bekliyordu.
Hamza yürüdü, ipi aldı. Parmaklarının arasında sertti. Kaba bir lif yığını… ama içine bir köyün korkusu sinmişti.
Necla, Hamza’yı izledi. “Ne yapacaksın?” dedi.
Hamza, ipi soba yakılan bir varilin yanına götürdü. İçinde köz vardı. İpi içine bıraktı.
Alevler, ipi yutarken Hamza’nın yüzü değişmedi. Sadece gözleri, dumanın kıvrılışını takip etti.
Duman, kelimeye ihtiyaç duymayan bir dua gibi yükseldi.
Hamza, Necla’ya baktı. “Ben dağa döneceğim,” dedi. “Bu köy beni bir gün kahraman diye anar, ertesi gün kaçak diye taşlar. Ben bu döngüyü bilirim.”
Necla başını salladı. “Ben de biliyorum,” dedi. “O yüzden susmayacağım.”
Hamza kısa bir gülüş çıkardı. “Susmamak… zor iştir.”
Necla’nın gözleri kararlıydı. “Sustum çünkü korktum. Şimdi korksam da susmayacağım.”
Hamza, bu cümleyi bir yere yazmak ister gibi içinde taşıdı. Çünkü bazı cümleler insanı hayatta tutar.
IX. Bölüm — Aylar Sonra: Geçide Yakın Bir Kulübe
Bahar o yıl dağlara geç geldi. Utangaç ve kararsız… ama geldiğinde affediş gibi geldi. Kar, sırtlardan uzun gümüş damarlar hâlinde eridi. Nehirler beslendi. Vadi, biraz daha yeşil oldu.
Hamza, kulübesini geçide yakın bir yere yaptı. Dünyanın aşağıda küçük göründüğü kadar yükseğe. Duvarlar kaba kesilmişti, çatı katranla yamalıydı. Güzel olmaya ihtiyacı yoktu; sadece gerçek olmaya.
Her sabah odun kesti. Katırı besledi. Rüzgârın çamlardan geçişini dinledi. Bazı günler “kaçak” kelimesini unutacak gibi oluyordu. Bazı günler ise o kelimeyi, artık saklamayı bırakabileceği bir yara izi gibi taşıyordu.
Köy onu pek görmedi. Avcılar bazen nehir kıyısında bir figür gördüklerini söylerdi: tuzak tamir eden, balık ayıklayan, sessiz bir adam. “Silah taşımıyor,” derlerdi. “İhtiyacı yok herhâlde.”
Bir akşam, gökyüzü altından ateşe dönerken açıklığın kenarında bir atlı belirdi. Kısrak solgundu, eğer temizdi. Atlı, mavi bir şala sarılıydı.
Necla, attan indi. Yüzü daha yumuşak görünüyordu ama gözlerindeki güç aynıydı—darağacını yıkan o sessiz güç.
Hamza kapının önünde durdu. “Buraya tekrar çıkacağını sanmıyordum,” dedi.
Necla omuz silkti. “Ben de gelmem için sebebim olacağını sanmıyordum.”
Bir süre sustular. Dağ, suskun konuşmaları sever.
Necla devam etti: “Çavuş doğuya gitti. Köy… değişmeye çalışıyor. Aziz Ağa’nın adamları dağıldı. Aziz’in kendisi… artık eskisi gibi yürüyemiyor. İnsanlar ona eskisi gibi bakmıyor.”
Hamza, uzaklara baktı. “İnsanların bakışı… en geç değişen şeydir,” dedi. “Ama değişirse de en sert değişir.”
Necla küçük bir torba çıkardı. İçinde ekmek ve bir kavanoz bal vardı. “Bunu getirdim,” dedi. Sanki çok basit bir şeymiş gibi. Ama bu dağda ekmek, “ben seni unutmadım” demenin başka bir yoluydu.
Hamza bal kavanozuna baktı. Sonra Necla’ya. “İyi görünüyorsun,” dedi. Bu, övgü değil; bir gözlemdi. “Yaşamak yüzüne geri gelmiş.”
Necla gülümsedi. “Sen de… daha az ölü gibisin.”
Hamza istemsizce güldü. Kısa, sessiz bir kahkaha. “Bunu iltifat saymalı mıyım?”
“Say,” dedi Necla. “Çünkü bu dağda iltifat bulmak bile zor.”
Ateş yaktılar. Ekmekten koparıp bala batırdılar. Konuşmadılar çok. Çünkü bazı şeyler konuşulunca küçülür; susulunca büyür.
Gece çökerken Necla ayağa kalktı. “Dönmem gerek,” dedi. “Karanlıkta geçit acımasız olur.”
Hamza başını salladı. “Doğru.”
Necla, atına yönelmeden önce durdu. Hamza’ya son bir kez baktı. “O gün meydanda,” dedi, “ip kesilmeseydi bile… ben yine konuşacaktım.”
Hamza’nın gözleri karardı ama sesi yumuşak çıktı. “Biliyorum.”
Necla atına bindi. Şalı rüzgârda dalgalandı; merhamet için bırakılmış bir bayrak gibi. Yavaşça patikadan indi.
Hamza, Necla ağaçların arasında kaybolana kadar izledi. Sonra kulübesine döndü. İçeride ateş sıcak parlıyordu.
Kapıyı kapattı ama sürgülemedi.
Dağda sürgü, bazen korkunun işaretidir. Bazen de umut bırakmamanın.
Hamza bu gece umut bıraktı: Biri kapıyı çalarsa diye. Çünkü bazı hikâyeler, ip yakılınca bitmez. Bazıları, ancak o zaman başlar.