“Babam annem şişman diye gitti,” dedi küçük kız. Kovboy asla terk etmeyeceğine söz verdi.

“Babam annem şişman diye gitti,” dedi küçük kız. Kovboy asla terk etmeyeceğine söz verdi.

Tozun Altındaki Altın: Bir Kovboyun Şeref Sözü

1. Bölüm: Sessizliğin İmparatorluğu

Vahşi Batı denilince akla gelen ilk şeyler barut kokusu, hızla çekilen tabancalar ve uçsuz bucaksız bozkırlarda sürülen sığırlardır. Ancak bu toprakların gerçek hikayesi, bu gürültülü anların arasındaki o derin ve sağır edici sessizlikte gizlidir. Burası sessizliğin imparatorluğudur. Ve bazen bu sessizlik, herhangi bir çığlıktan daha gürültülü olabilir; özellikle de umudun ellerinizden kayıp gittiği, terkedilmiş bir evin duvarlarında yankılandığında.

Güneş, toprağa sanki bir düşmanmış gibi kızgınlıkla vuruyordu. Hava sıcaktan titriyor, ufuk çizgisi bir serap gibi dalgalanıyordu. Bu ıssızlığın ortasındaki küçük çiftlikte, 13 yaşındaki Lois verandada durmuş, uzaklaşan bir toz bulutuna bakıyordu. Lois üşüyordu. Bu soğuk, çöl sıcağının etkisiyle değil, babasının geride bıraktığı o devasa boşluktan geliyordu.

Babası Kyle, her şeyi bir arabaya yüklemiş ve gitmişti. Kyle, birini öldürecek kadar kötü bir adam değildi; onun günahı çok daha sinsiydi: Kayıtsızlık ve kibir. Lois, babasının gitmeden önceki son sözlerini bir hançer gibi zihninde taşıyordu. Kyle, karısı Marta’yı işaret ederek şöyle demişti:

“Artık dayanamıyorum Marta. Seninle şehre girmekten utanıyorum. İnsanlar arkamdan fısıldaşıyor; ‘Kyle’ın karısı bir domuz kadar büyük’ diyorlar. Ben daha iyisini hak ediyorum. Gurur duyabileceğim, ince ve güzel bir kadını hak ediyorum. Sen… sen sadece bir yüksün.”

Marta hiçbir şey söylememişti. Üzerindeki unlu önlüğüyle, gözlerinde bir yıldızın sönüşünü andıran o donuk bakışla öylece kalakalmıştı. Vahşi Batı’nın kadınları nadiren ağlardı; çünkü rüzgar gözyaşlarını akmasına izin vermeden kuruturdu. Lois, annesinin elinin önce yumruk olduğunu, sonra çaresizce gevşediğini gördü. Araba gözden kaybolduğunda, Lois annesinin yanına sokuldu.

“Baba bizi terk etti çünkü sen çok mu büyüksün anne?” diye sordu. Bu soru, bir mermiden daha yaralayıcıydı.

Marta, nasırlı eliyle kızının yüzünü okşadı ve fısıldadı: “Baban gitti Lois. Bilmen gereken tek şey bu. Şimdi yapılacak işler var. İnekleri sağmamız gerekiyor.”

2. Bölüm: Toz ve Dedikodu

Haftalar yavaşça, her günü bir asır gibi hissettirerek geçti. Bir erkek olmadan çiftlikteki işler iki kat daha zordu. Marta, şafak henüz gökyüzünü kırmızı bir çizgiyle bölmeden kalkıyor, ay tepede yükselene kadar durmadan çalışıyordu. Lois, annesinin kırılan bir çiti tamir etmeye çalışırken hantal hareketleri yüzünden nasıl zorlandığını izliyordu.

En kötüsü ise kasabaya gitmekti. Dedikodu, bozkırda çıkan bir yangından daha hızlı yayılıyordu. Dükkana girdiklerinde insanların başlarını çevirip birbirlerinin kulağına fısıldadıklarını duyabiliyorlardı: “Kyle, şişman Marta’yı sonunda terk etti.”

Utanç, ağır bir palto gibi Marta’nın omuzlarına binmişti. Bir zamanlar evi dolduran kahkahası tamamen kaybolmuştu. Lois ise sessizce korkuyordu; babasının onları terk etmesi gibi, dünyanın da onları tamamen unutmasından ve yok olup gitmelerinden korkuyordu.

Kasım ortasında rüzgar yön değiştirdi. Kuzeyden gelen dondurucu soğuk, kışın bu yıl erken ve sert geçeceğinin habercisiydi. Yakacak odunları azdı, çatılar akıyordu. Gökyüzünün kurşuni bir renge büründüğü bir öğleden sonra, tepenin üzerinde bir atlı belirdi.

3. Bölüm: Yorgun Bir Yabancı: William

Lois tavukları beslerken onu gördü. Kalbi hızla çarpmaya başladı. Vahşi Batı’da yabancılar nadiren iyi haber getirirdi. Ya bir hayduttu ya da bela peşinde bir firari. “Anne! Biri geliyor!” diye bağırdı.

Marta, elindeki dikişi bırakıp duvardaki tüfeği indirdi. Tüfek dolu değildi ama bazen sadece görüntüsü bile yamyamları korkutmaya yeterdi. Atlı yavaşça yaklaştı. Atı siyahtı ve en az sahibi kadar yorgun görünüyordu. Adamın kıyafetleri toz içindeydi, uzun paltosu yıpranmıştı. Şapkasının siperi yüzünü gölgeliyordu.

Adam attan indiğinde hareketleri ağır ve düşünceliydi. “İyi günler,” dedi sesi derinden gelen bir gürültü gibiydi. “Atım için su, belki kendim için de bir gecelik ahır arıyorum. Param yok ama karşılığını iki elimle ödeyebilirim.”

Marta, adamın belindeki tabancayı fark etti. Bir silahşorun taşıdığı gibi aşağıda asılıydı. Ancak adamın gözlerindeki o sonsuz yorgunluğu da gördü. “Kuyu arkada,” dedi tüfeği indirmeden. “Ahırda saman var ama eve adımını atamazsın.”

Adam başını salladı. “Teşekkür ederim. Adım William.”

Marta “Sormadım,” diyerek Lois’i içeri çekti. Ancak Lois, pencereden onu gözetlemeye devam etti. William’ın önce kendi susuzluğunu gidermek yerine atını suladığını ve onu özenle tımarladığını gördü. Bu Lois’in hoşuna gitmişti; babası her zaman önce kendisini düşünürdü.

4. Bölüm: Baltanın Sesi ve Sevginin Tadı

Ertesi sabah Marta ve Lois uyandığında, dışarıdan gelen bir sesle irkildiler. Küt, küt, küt…

William gitmemişti. Evin yanındaki odun yığını şimdiden yükselmeye başlamıştı. Marta dışarı çıktığında adam durdu, alnındaki teri sildi. “Stokunuzun bittiğini gördüm ve kar geliyor,” dedi basitçe.

William o kış orada kaldı. Konuşmadılar, bir anlaşma yapmadılar. Sadece sessiz bir mutabakat vardı. Kış, vahşi bir güçle üzerlerine çöktüğünde ev, yıllardır ilk kez güvenli hissettiriyordu. William çatıyı tamir etti, ahırı güçlendirdi. Akşamları ateşin başında birlikte oturmaya başladılar.

Bir akşam Lois sordu: “Sen neden yalnızsın William? Senin ailen yok mu?”

William ateşe baktı, alevlerin ışığı yüzündeki derin çizgileri belirginleştiriyordu. “Vardı,” dedi fısıltıyla. “Kolera onları aldı. Karımı ve küçük oğlumu. Yıllarca sadece yürüdüm, anılarımdan kaçabileceğimi sandım. Ama anılar, en hızlı attan bile daha hızlıdır.”

Marta’ya baktı. “Neden burada kaldım biliyor musun? Çünkü bu evde ben, artık bende eksik olan bir şeyi gördüm: Hayatta kalma gücü. Geldiğimde senin odun kestiğini gördüm Marta. Çoğu insan terk edilince yıkılır, ama sen yıkılmadın.”

Marta kızardı. Kyle ona hep hantal olduğunu söylerdi. William ise ona “güçlü” diyordu. “Kyle bana şişman olduğumu söylerdi,” dedi Marta.

William ayağa kalktı ve şömineyi karıştırdı. “Kyle kördü Marta. Bazı erkekler elmas ararlar ama bulduklarında cilalanmamış olduğu için onu taş sanıp atarlar. Sen şişman değilsin, sen güçlüsün. Sen evi ayakta tutan toprak gibisin ve toprağın hayat taşıyabilmesi için büyük olması gerekir.”

5. Bölüm: Kasabadaki Meydan Okuma

İlkbaharda erzakları azaldığında kasabaya gitmeye karar verdiler. Marta korkuyordu, alaycı bakışlarla karşılaşmak istemiyordu. Ama William, “Arabayı ben süreceğim,” dedi.

Marta, düğünü için aldığı o mavi elbiseyi giydi. Biraz dardı ama ruhu artık daha dikti. Araba kasabaya girdiğinde insanlar durup onlara baktı. Bakkal Ken, onları gördüğünde sırıttı: “Vay, Marta! Kışın açlıktan öldüğünüzü sanmıştık ama görüyorum ki hiçbir şey kaybetmemişsin, hatta…”

“Yeter!”

William’ın sesi bağırmıyordu ama bir gök gürültüsü kadar etkiliydi. William arabadan indi, mahmuzları tahta kaldırımda çınladı. Bakkalın tam önüne dikildi. “Bu hanımefendi hakkında bir kötü söz daha duymak istemiyorum. O, tüm kış boyunca bu çiftliği tek başına sırtında taşıdı. Siz burada sobanın yanında çene çalarken o hayatta kaldı. Şimdi, özür dile.”

Bakkal Ken yutkundu, William’ın elinin tabancasına doğru gittiğini görünce rengi soldu. “Üzgünüm Marta, şaka yapmıştım…”

William, Marta’ya döndü. “Başını kaldır Marta. Bu solucanların karşısında sen bir kraliçesin.” O gün Marta ilk kez acıdan değil, huzurdan ağladı.

6. Bölüm: Kyle’ın Dönüşü

Mutluluk Vahşi Batı’da kırılgan bir cam gibidir. Bir gün gün batımında çiftliğe doğru üç atlı yaklaştı. Önde giden Kyle’dı. Yanında ise kiralık olduğu belli olan iki kaba adam vardı.

Kyle daha iyi görünüyordu; yeni kıyafetler, parlak çizmeler… “Görüyorum ki ev hala duruyor,” dedi küstahça. “Güzel iş Marta. Keşke sen yapmış olsaydın.” William’a döndü. “Sen de kimsin? Hizmetçi mi?”

“Ben, senin unuttuğun işi yapan kişiyim,” dedi William sakinlikle.

Kyle atından indi. “Burası benim evim, kağıtlarda benim adım yazıyor. Demir yolunun buradan geçeceğini duydum. Toprak değerlendi. Sen kalabilirsin Marta, yemek yaparsın. Ama evin efendisi benim.” Sonra Lois’e yöneldi. “Gel bakalım küçük kız, babana bir öpücük vermeyecek misin?”

Lois geri çekildi. “Sen benim babam değilsin! Babalar çocuklarını ölüme terk etmez!”

Kyle’ın eli tokat atmak için kalktı ama havada donup kaldı. William, Kyle’ın bileğini bir mengene gibi yakalamıştı. “Kızımı bırak!” diye bağırdı Kyle.

“Kızın mı?” dedi William buz gibi bir sesle. “O üşüdüğünde, o aç kaldığında neredeydin? Şimdi sen sadece bu topraklara izinsiz giren bir yabancısın. Git buradan Kyle, köpeklerini de al ve bir daha geri dönme.”

Kyle, William’ın gözlerinde ölümü gördü. “Şerifle döneceğim!” diye bağırdı kaçarken. “Seni hapse attıracağım!”

William arkasından seslendi: “Eğer bir daha bu kadına veya kıza elini kaldırırsan, şerife değil bir papaza ihtiyacın olacak.”

7. Bölüm: Bir Kovboyun Şerefi

Kyle bir daha asla dönmedi; daha sonra komşu ilçede dolandırıcılıktan arandığı anlaşıldı. William ise sözünü tuttu. O gece verandada tüfeğiyle nöbet tutarken Lois yanına geldi.

“Söz veriyor musun?” dedi Lois. “Bizi onun gibi terk etmeyeceğine, bizim dış görünüşümüz yüzünden gitmeyeceğine söz veriyor musun?”

William diz çöktü, batan güneşin altın ışığı yüzünü yıkıyordu. “Lois,” dedi sesi titreyerek. “Ben tüm hayatım boyunca huzur aradım ve onu burada buldum. Başkalarının harap gördüğü bir evde ve kusurlu gördüğü bir ailede… Benim için siz mükemmelsiniz. Söz veriyorum. Bir kovboyun şeref sözü; nefes aldığım sürece sizinle dünya arasındaki duvar ben olacağım.”

Yıllar geçti, çiftlik yeşerdi. Lois, o gün verandada öğrendiği onurla güçlü bir kadın olarak büyüdü. Marta ve William, belki evlendiler, belki de sadece kökleri birbirine dolanmış iki ulu ağaç gibi yan yana yaşadılar. Kasabada artık kimse Marta’ya hakaret edemiyordu; o, Vahşi Batı’nın en yalnız kurdunu ehlileştiren kadındı.

Çünkü gerçek aile kan bağıyla değil, en zor anında yanında kalanla kurulurdu. Ve bir kovboyun sözü, bazen bankadaki tüm altınlardan daha değerliydi.

SON

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News