Ölen Deniz Yüzbaşısı 20 doktoru reddetti… Ta ki yeni hemşire birim kodunu fısıldayana kadar…

Ölen Deniz Yüzbaşısı 20 doktoru reddetti… Ta ki yeni hemşire birim kodunu fısıldayana kadar…

Kargo Güvende: Maslak’ta Bir Gece, İstanbul’da Bir Hayat

Bölüm 1: Gökdelenlerin Gölgesinde

İstanbul Finans Merkezi, Maslak. Gecenin ilerleyen saatlerinde, gökdelenlerin gölgesine sığınmış bir ultralüks özel hastanenin 4. katında steril sessizlik vahşi bir çığlıkla yırtıldı. Dışarıda ince ve sinir bozucu bir çiseleme şehrin üzerine çökmeye devam ediyordu. Ancak 402 numaralı odanın içindeki fırtına doğanınkinden çok daha şiddetliydi. Beyaz fayansların, krom kaplama cihazların ve son teknoloji monitörlerin hüküm sürdüğü, ölümün bile randevuyla geldiği bir yerdi burası.

Bu gece, o odaya sedye ile taşınan şey hastanenin alışık olduğu uysal sigortalı hastalardan biri değildi. Adeta savaş meydanından koparılıp getirilmiş barut ve kan kokan bir et yığınıydı. Yüzbaşı Cemil Tekin, hastane yatağında değil, bir mayın tarlasının ortasındaymış gibi yatıyordu. Vücudunun sağ tarafı şarapnel parçalarının açtığı derin yaralarla haritaya dönmüştü. Yanmış deri kokusu, odadaki pahalı dezenfektan kokusunu bastırıyor, genzi yakıyordu. Monitörler, 180’e vuran nabzın ritmiyle delirmişçesine ötüyor, kırmızı ışıklar odanın beyaz duvarlarında panik dolu gölgeler yaratıyordu.

Dört erkek hemşire ve bir asistan doktor, yüzbaşıyı yatağa sabitlemeye çalışıyorlardı. Ancak Cemil, bilinci yarı kapalı olmasına rağmen insanüstü bir direnç gösteriyordu. Kasları acıdan ve adrenalinden kaskatı kesilmişti. Her dokunuşu bir yardım eli olarak değil, bir düşman saldırısı olarak algılıyordu. “Bırakın beni, konuşturamazsınız!” diye haykırdı Cemil. Sesi yanmış boğazından hırıltılı ve korkutucu çıkıyordu. Gözleri odanın içinde deli gibi dönüyor, köşeleri, havalandırma boşluklarını, potansiyel kaçış noktalarını tarıyordu. Onun zihninde burası bir hastane değil, bir düşman sorgu odasıydı.

Cerrah Profesör Doktor Haldun Erkin, yatağın ayak ucunda durmuş, pahalı çerçeveli gözlüklerinin üzerinden manzarayı tiksintiyle karışık bir çaresizlikle izliyordu. Tıp fakültesinde öğrendiği anatomi, şu an karşısında duran bu saf irade karşısında iflas etmişti. Haldun Hoca için hastalar ikiye ayrılırdı: iyileşenler ve ölenler. Direnenler ise sadece prosedürü bozan birer hataydı. “Lanet olsun! Şu adamı tutamıyor musunuz?” diye bağırdı Haldun Hoca. Sesi profesyonel sakinliğini kaybetmeye başlamıştı. “Damar yolu açamıyoruz. Adam kan kaybından gidecek. Biz burada güreş tutuyoruz!”

Genç asistan elindeki sakinleştirici dolu enjektörle Cemil’in koluna hamle yaptı. Ancak iğneyi yanlış açıyla tutuyordu. Cemil, bulanık görüşüne giren o parlak metali gördü. Refleksleri bilincinden daha hızlıydı. Sağlam olan sol kolunu bir kırbaç gibi savurdu. Çat! Asistanın burnundan gelen kemik kırılma sesi monitörlerin sesini bastırdı. Asistan geriye doğru savrulup yere düştü, enjektör elinden fırlayıp odanın köşesine yuvarlandı. Kan beyaz zemine damladı. Kaos zirveye ulaştı.

Tam bu noktada, o steril odanın kaotik havasını bir anlığına dondurup sizlere sormak istiyorum: Bir insan kurtulmak için neden kendi kurtarıcılarına saldırır? Acı bazen zihnin en karanlık köşelerindeki sırları koruyan bir bekçi köpeğine dönüşür. Yüzbaşı Cemil uyuşmayı reddediyordu. Çünkü uyursa zihnindeki o kilitli kapıların açılacağından korkuyordu. Peki siz, fiziksel acının ruhsal bir yükü korumak için tercih edildiği o anı hiç yaşadınız mı? İnsan zihninin bu karanlık labirentini merak ediyorsanız, bu hikayede neşter deriyi değil gerçeği kesecek.

Bölüm 2: Fırtınanın Gözü

Haldun Hoca yerde burnunu tutan asistana bakmadı bile. Gözleri yatakta hırlayan yüzbaşıdaydı. “Yeter!” dedi Haldun. “Anestezi uzmanını çağırın. Gaz vereceğiz. Başka türlü durmayacak bu hayvan.” Hayvan kelimesi odadaki havayı daha da ağırlaştırdı. Bilim, anlamadığı şeye hakaret ederdi. Cemil yatağın kenarlarına tutunmuş, dişlerini sıkıyordu. Alnındaki damarlar patlayacak gibi şişmişti. O an sadece bir hasta değil, köşeye sıkışmış yaralı bir kaplandı.

Kapı açıldı. İçeriye giren kişi koşan bir hemşire ya da paniklemiş bir güvenlik görevlisi değildi. Aylin Sönmez odaya girdi. Elinde metal bir pansuman tepsisi vardı. Adımları yavaştı ama tembelce değil, hesaplı ve temkinliydi. Odaya girdiği anda içerideki testosteron ve panik dolu havayı fark etti. Ama yüzünde en ufak bir şaşkınlık belirtisi oluşmadı. Aylin hastaneye yeni başlamıştı. Dosyasında “deneyimli” yazıyordu. Ama kimse o deneyimin hangi cehennemlerden geçtiğini sormamıştı.

Tepsiyi metal bir sehpanın üzerine bıraktı. Çın. Bu metalik ses Cemil’in dikkatini çekti. Başını hızla o yöne çevirdi. Aylin’le göz göze geldiler. Diğer herkes ona korkuyla, öfkeyle ya da acımayla bakıyordu. Ama bu kadın, bu hemşire ona sanki bir müzayede salonundaki antika bir eşyaya bakar gibi değil, çözülmesi gereken bir denkleme bakar gibi bakıyordu. Haldun Hoca Aylin’e döndü. “Sen ne dikiliyorsun orada? Yardım etsene. Adamı zapt edemiyoruz.” Aylin hocaya cevap vermedi. Bakışlarını Cemil’den ayırmadı. Yavaşça yatağa doğru bir adım attı. Elleri boştu. Tehditkar değildi.

Cemil’in nefes alışverişi hırıltılıydı. “Yaklaşma,” dedi. Kelimeler ağzından kanlı bir köpükle birlikte döküldü. “Yaklaşma. Kodları alamazsınız.” Aylin durdu. O anlamıştı. Bu adamın savaşı bitmemişti. Hastane odası onun için sadece cephenin yer değiştirmesiydi ve doktorlar ellerindeki iğnelerle düşman hattını yarmaya çalışıyorlardı. Bu adamı güçle yatıramazlardı. Bu adamı ancak kendi kurallarıyla teslim alabilirlerdi.

Bölüm 3: Kodun Dili

Odadaki hengame bir anlığına durulur gibi oldu ama bu sükunet fırtınanın gözü gibi aldatıcıydı. Yüzbaşı Cemil, yatağın metal korkuluklarına kelepçelenmiş bir Prometeus gibi gerilmişti. Profesör Doktor Haldun Erkin, yatağın başından uzaklaşıp odanın cam duvarlı köşesine asistanlarının yanına çekildi. Sırtı hastaya dönüktü. Onun için Cemil artık bir insan değil, bozulmuş, kan sızdıran ve tamir edilmesi gereken biyolojik bir makineydi. “Durumu analiz edin,” dedi Haldun. Sesi buz gibiydi. “Duygusal olmayı bırakın, verilere bakın.”

Monitördeki veriler yaklaşan bir felaketin habercisiydi. Tansiyon 70’e 40, nabız 145. Oksijen satürasyonu hızla düşüyordu. “Abdominal bölgede masif iç kanama var hocam,” dedi genç bir asistan. “Şarapnel parçası karaciğerin sağ lobunu yırtmış olabilir. Dalak muhtemelen parçalandı. Batın içi basınç artıyor.” Haldun hoca saatine baktı. “40 dakika maksimum. Eğer batını açıp o arteri klampe etmezsek hipovolemik şoktan gider.”

Ama dönüp yatakta hırlayan hastaya baktı. “Bu tansiyonla ona sakinleştirici veremeyiz, kalbi durur. Entübe etmeye çalışsak boğazımızı sıkıyor. Anestezi gazı versek maskeyi parçalıyor. Adam resmen ölmek için direniyor.”

Cemil’in cildi kan kaybından dolayı balmumu gibi sararmıştı. Ter damlaları alında boncuk boncuk birikmişti. Her nefes alışında kaburgalarındaki kırıkların gıcırtısı duyuluyordu. Acı sinir uçlarından beynine milyarlarca voltluk elektrik gibi akıyordu. Ama o bu acıyı bir yakıt olarak kullanıyordu. Onun zihninde burası Maslak’ta bir hastane değildi, sınırın ötesinde nemli ve karanlık bir mağaraydı. Doktorların beyaz önlükleri düşman sorgucularının beyaz gömlekleriydi. Tavandaki parlak ameliyat ışığı gözlerini kamaştıran sorgu lambasıydı.

“Konuşmayacağım,” diye sayıkladı Cemil. “Birim yok, operasyon yok, adım yok.” Diğer hemşireler ve doktorlar bu sayıklamaları şok etkisi veya kafa travması olarak yorumlayıp geçiştiriyorlardı. Onlar için bu cümleler bozuk bir plağın anlamsız cızırtılarıydı. Ancak Aylin Sönmez için değil.

Bölüm 4: Kodun Kardeşliği

Aylin odanın köşesinde o metal tepsinin başında duruyordu. Doktorların o teknik Latince dolu tartışmalarını dinlemiyordu. Onun dikkati tıbbın göremediği bir detaydaydı. Cemil’in gözlerine odaklanmıştı. Normal bir travma hastasının gözlerinde korku, panik veya boşluk olurdu. Ama Cemil’in göz bebekleri adrenalin yüzünden iğne ucu kadar küçülmüş olsa da hareketleri kaotik değildi. Sistematikti. Cemil odadaki her girişi, her çıkışı, her parlak nesneyi potansiyel silah olarak tarıyordu. Bu bir delilik değildi. Bu şartlandırılmış bir refleksti.

Aylin bu bakışı tanıyordu. Çocukluğundan, abisinin o uykusuz gecelerinden tanıyordu. Bu kaçış ve kurtulma en iyi protokolüydü. Asker yakalandığını düşündüğü an beynini acıya kapatır ve sadece kaçışa odaklardı. Ona sakinleştirici vermek düşmana teslim olmak demekti.

Aylin yavaşça yatağa yaklaştı. Doktor Haldun onu fark edince kaşlarını çattı. “Hemşire hanım, oradan uzak dur. Asistanın burnunu kırdı, senin de boynunu kırmasın.” Aylin cevap vermedi. Yatağın kenarına geldi. Cemil’in sağ omzundaki sargı bezi mücadelesi sırasında kaymıştı. Kanlı yanık derinin üzerinde soluk yeşil bir mürekkep izi belirdi. Bir trident, üç dişli mızrak ve ona dolanmış bir sarmaşık. Bu sıradan bir askeri dövme değildi. Bu, “Hayalet Tim” olarak bilinen, varlığı resmi kayıtlarda doğrulanmayan o sualtı taarruz birliğinin işaretiydi.

Aylin’in abisinin kolunda da aynısı vardı ve abisi o dövmeyi yaptırdığında “Bu bizim mezar taşımız, Aylin,” demişti. “Cesedimiz tanınmaz hale gelse bile bizi buradan tanırlar.”

Bölüm 5: Kodun Anahtarı

Aylin bir karar verdi. Prosedürü çiğneyecekti. Elini yavaşça Cemil’in görüş alanına soktu. Amacı serumu düzeltmek gibi görünmekti. Ama aslında kendini bir hedef olarak sunuyordu. Cemil hareketi algıladı. Yaralı bir kaplan hızıyla sağlam olan sol eliyle Aylin’in bileğini yakaladı. Odadaki herkes nefesini tuttu. Bir hemşire çığlık attı. Doktor Haldun “güvenlik” diye bağırdı.

Cemil’in parmakları Aylin’in bileğini çelik bir mengene gibi sıkıyordu. Kemiklerinin çatırdadığını hissetti Aylin. Acı kolundan omzuna doğru yayıldı. Ama Aylin geri çekilmedi, çığlık atmadı, elini kurtarmaya bile çalışmadı. Sadece başını eğdi ve Cemil’in o kan çanağına dönmüş vahşi gözlerinin tam içine baktı. Bu bakışma saniyeler sürdü ama sanki saatler geçmiş gibiydi.

Cemil, karşısındaki kadının korkmadığını gördü. Korku yoksa tehdit azalmış demekti. Bu kadın ona zarar vermeye çalışan o beyaz gömlekli adamlardan, doktorlardan farklıydı. O anlayan biriydi. Aylin bileğindeki o ölümcül baskıya rağmen yüz kaslarını gevşek tuttu. Bu askeriyede “tehdit değilim” sinyaliydi.

Aylin başını hafifçe iki yana salladı. Gözlerini Cemil’den ayırmadan, “Bu hareket hem doktora durun demekti hem de Cemil’e sakin ol mesajıydı.” Cemil’in tutuşu gevşemedi ama gözlerindeki o saf öldürme isteği yerini şüpheye bıraktı. İşte tam o an o incecik aralıkta Aylin hamlesini yapacaktı. Fiziksel bir hamle değil, kelimelerden oluşan bir anahtar.

Bölüm 6: Kodun Fısıltısı

Odadaki zaman algısı, Cemil’in Aylin’in bileğini kavramasıyla birlikte asılı kaldı. Monitörlerin ritmik bip sesleri hızlanmış, yaklaşan bir kalp krizinin davul seslerine dönüşmüştü. Haldun Hoca, artık bilim adamı kimliğinden sıyrılmış, otoritesi sarsılmış bir bürokrat öfkesiyle titriyordu.

“Yeter!” diye gürledi Haldun Hoca. “Güvenlik çağırın. Anesteziyi hazırlayın. Eğer bırakmazsa koluna o iğneyi zorla saplayın. Bu kadıncağızın bileğini kıracak.” Diğer hemşireler ve asistanlar korkuyla bir adım geri çekilmişti.

Aylin’in yüzünde acının gölgesi belirdi. Dudakları hafifçe aralandı. Alnında bir ter damlası oluştu ama gözlerini kaçırmadı. O gözlerde korku yoktu. Bir anlaşılma arzusu vardı. Cemil, bulanık zihninin derinliklerinde karşısındaki bu kadını bir tehdit olarak kodlamaya çalışıyordu. Ama bir şeyler yanlıştı. Düşman acı verirdi. Düşman bağırırdı. Düşman korkardı. Bu kadın ise fırtınanın ortasındaki bir deniz feneri gibi sabit duruyordu.

Aylin beklenmedik bir hamle yaptı. Normal bir içgüdü tehlikeden uzaklaşmayı emreder. İnsan canını yakan şeyden geri çekilir. Ama Aylin, Flober’in karakterlerinin o açıklanamaz kaderciliğiyle geri çekilmek yerine ileri atıldı. Vücudunu yatağın metal korkuluklarına yasladı, Cemil’in yüzüne doğru eğildi. O kadar yaklaştı ki aralarındaki mesafe bir nefes payına indi.

Tam o saniyede Aylin dudaklarını Cemil’in kulağına yaklaştırdı. Odanın gürültüsü, monitörler, bağırışlar, siren sesleri hepsi bir anda fon müziğine dönüştü. Aylin’in dudaklarından dökülen kelimeler bir ninni ya da teselli sözü değildi. “Geçecek, sakin ol, biz doktoruz,” demedi. Bunlar sivillerin diliydi. Aylin ölümü tanıyanların dilini konuştu. Sesi bir telsiz operatörünün o mekanik, duygusuz ama güven veren tonundaydı.

“Mavi balina, derinlik 400’ün, kargo güvende.”

Bu kelimeler havada asılı kaldı. Yüzbaşı Cemil Tekin’in vücudunda gözle görülür bir şok dalgası yayıldı. Zihni o an bulunduğu hastane odasından ışık hızıyla çekildi. Mağara yok oldu. Sorgu lambaları söndü. Düşman silindi. Yerine zifiri karanlık bir denizin dibi geldi. Sessizlik geldi ve en önemlisi güvenlik hissi geldi.

Mavi Balina. Bu onun biriminin o hayalet timin kod adıydı. Derinlik 400, güvenli bölgeye ulaşıldığının teyidiydi. Kargo güvende, görevin tamamlandığı, artık savaşmayı bırakabileceği anlamına geliyordu.

Cemil’in göz bebekleri titredi. O vahşi hayvani parıltı söndü. Yerine derin insani bir yorgunluk çöktü. Yıllardır taşıdığı omuzlarını çökerten o görünmez devlet sırrı yükü bir anda üzerinden alınmıştı sanki. Birisi nöbeti devralmıştı.

Cemil’in dudakları kıpırdadı. Hırıltılı, zor duyulan bir sesle cevap verdi. “Anlaşıldı. Merkez.” Ve sonra o mucizevi an gerçekleşti. Cemil’in parmakları Aylin’in bileğini bıraktı. Sadece gevşemedi. Parmakları cansız birer yaprak gibi yatağa düştü. Vücudundaki o kaskatı gerginlik bir yayın boşalması gibi çözüldü. Başını yastığa gömdü, gözlerini kapattı. Sağ gözünün kenarından kir, kan, terin arasından yol bulan tek bir damla yaş süzüldü. Bu acının gözyaşı değildi. Bu eve dönen bir askerin gözyaşıydı.

Bölüm 7: Görev Tamamlandı mı?

Aylin yavaşça geri çekildi. Yüzünde ne bir zafer gülümsemesi ne de bir korku izi vardı. Sadece görevini yapmış birinin o donuk ciddiyeti vardı. Bileği morarmaya başlamıştı ama ovuşturmadı. Haldun hoca ve ekibi donup kalmıştı. Az önce dört erkeğin zapt edemediği, sakinleştiricilere direnen o canavar şimdi uysal bir çocuk gibi yatıyordu. Bilim, mantık, tıp kitapları hepsi bu anda çaresiz kalmıştı.

Haldun Hoca şaşkınlıkla, “Ne yaptın ona? Ne dedin?” diye sordu. Aylin hocaya dönmedi. Gözlerini Cemil’in huzurla inip kalkan göğsünden ayırmadan cevap verdi. “Sadece onun dilini konuştum hocam. Siz ona emir verdiniz. Ben ona tekmil verdim.”

Sonra yerdeki maskeyi aldı, Cemil’in yüzüne nazikçe yerleştirdi. “Oksijeni açın,” dedi Aylin. Sesi odaya hakim olan tek sesti artık. “Şimdi ameliyat edebilirsiniz. Savaş bitti.”

Cemil maskenin altında derin bir nefes aldı. Ciğerlerine dolan o soğuk oksijen artık bir gaz bombası değil, yaşamın ta kendisiydi. Monitördeki nabız 145’ten 90’a doğru hızla düşmeye başladı. Kırmızı alarmlar sustu, yerini düzenli yeşil bir ritme bıraktı.

Haldun Hoca cerrahlık içgüdüsüyle hareket etti. “Hasta hazır. Zaman daralıyor. Derhal ameliyathaneye!” diye bağırdı ekibine. Ekip Cemil’i hızla kapıdan dışarı çıkarırken koridorda bir koşuşturmaca başladı. Aylin odada tek başına kaldı. Yerdeki kan lekelerine, devrilmiş serum maskesine ve kırık enjektöre baktı. Eli gayri ihtiyari boynundaki ince gümüş kolyeye gitti. Kolyenin ucunda küçük kararmış bir künye asılıydı. Abisinin künyesi. “Senin için abi,” diye fısıldadı boş odaya. “Biri daha eve döndü.”

Bölüm 8: Kargo Teslimatı

Ameliyat 4 saat sürdü. Cemil yaşıyordu. Karaciğer dikilmiş, dalak alınmış, iç kanama durdurulmuştu. Tıbbi olarak bu bir mucizeydi. Ancak Haldun Hoca biliyordu ki bu mucizenin mimarı neşteri tutan kendisi değil, o fısıltıyı üfleyen hemşireydi.

Aylin nöbeti bitmesine rağmen hastaneden ayrılmadı. Elinde soğumuş bir karton bardak kahveyle, gözleri karşı duvardaki boşluğa sabitlenmişti. Haldun Hoca yanına geldi. “Yaşıyor,” dedi kısa ve net. “Yoğun bakımı aldık. 48 saat kritik ama atlatacak.”

Aylin başını hafifçe kaldırdı. “Biliyorum,” dedi. “O ölümü bekletmeyi bilenlerden.” Haldun Hoca kaşlarını çattı. “Dün gece orada ne yaptığını rapor etmek zorundayım. O adama ne dedin? Hangi ilaç ismini, hangi psikolojik tetikleyiciyi kullandın? O bir şizofren mi? Yoksa sen onu tanıyor musun?”

Aylin ayağa kalktı. “O bir şizofren değil hocam. O beyni hala savaş alanında olan bir asker. Ben ona ilaç vermedim. Ben ona sadece yalnız olmadığını söyledim. Ama sizin anlayacağınız dilden değil, onun anladığı dilden.”

“Nedir o dil?” diye ısrar etti Haldun. “Latince mi, İngilizce mi?”

Aylin acı bir tebessümle gülümsedi. “Hayır hocam, o dilin adı Hayatta Kalma. Ve o dil tıp fakültelerinde öğretilmez.”

Bölüm 9: Kargo Güvende

Aylin, çocukluğunun geçtiği eski apartman dairesine savruldu. Abisi Kenan aylarca eve gelmezdi. Görevdeyim derdi. Döndüğünde ise zayıflamış, gözlerinin feri sönmüş olurdu. Ama asıl değişim geceleri başlardı. Kenan uykusunda konuşurdu. Koordinatlar verirdi. Sayılar, kodlar, kısa emirler. Mavi balina. Sektör temiz. Temas yok.

Küçük Aylin korkarak abisinin odasına girer, onu ter içinde titrerken bulurdu. Kenan’ı uyandırmaya çalıştığında abisi bir refleksle Aylin’in bileğini yakalar, tıpkı Cemil’in yaptığı gibi sıkardı. Bir gece Kenan uyanıkken ona sırrını vermişti. “Bizim işimizde isimler yoktur, kodlar vardır. Eğer bir gün beni rüyamda savaşırken görürsen beni sarsma. Sadece kulağıma eğil ve şunu söyle: Kargo güvende. Bu evin içindesin. Kapı kilitli demektir. Bunu duyunca beynimdeki sirenler susar.”

Kenan o konuşmadan iki yıl sonra şehit olmuştu. Tabutu kapalı gelmişti. Resmi raporda eğitim zayiatı yazıyordu ama Aylin abisinin boynundaki o trident dövmesini ve getirdikleri kanlı künyeyi gördüğünde gerçeği anlamıştı. Abisi, o isimsiz savaşlardan birinde bir kod olarak ölmüştü.

Bölüm 10: Son Görev

Ameliyatın üzerinden üç gün geçmişti. Cemil yatağının kenarında oturuyordu. Üzerindeki hastane önlüğünü çıkarmış, yerine bir arkadaşının getirdiği sivil kıyafetleri giymişti. Yaraları sızlıyordu. Dikişleri derisini geriyordu. Ama Cemil’in yüzünde acıdan çok daha ağır bir ifade vardı: Hatırlamanın verdiği o derin sızı.

Aylin odaya girdiğinde Cemil’in bakışları pencereden ona döndü. Elinde taburcu dosyaları vardı. O geceki fırtınalı anın izleri ikisinin de bakışlarında asılıydı. “İşlemler tamam yüzbaşım,” dedi Aylin. Sesi profesyoneldi ama mesafeli değildi.

Cemil ayağa kalktı, hafifçe sendeledi. “O gece,” dedi gözlerini Aylin’in gözlerine dikerek, “Bana fısıldadığın o kod mavi balina. Bunu bir kitapta okumadın. Bunu bir filmde duymadın. O kodu bilenlerin mezar taşlarında bile isim yazmaz.” Cemil bir adım yaklaştı. “Kimden duydun?”

Aylin başını dik tuttu. “Teymen Kenan,” dedi. “Kenan Sönmez.”

İsim odaya bir bomba gibi düştü. Cemil’in yüzündeki o sert maske bir anlığına çatladı. “Sen… Kenan’ın fıstık dediği kardeşi misin?” Aylin gözleri doldu ama ağlamadı. “Evet,” dedi. “Abim o kodu bana korktuğum zamanlarda kendimi güvende hissetmem için öğretmişti. Eğer ben dönemezsem bu kodu duyduğunda bil ki ben güvendeyim. Görev bitti demişti.”

Cemil yatağın kenarındaki komodine tutundu. Yıllardır içinde taşıdığı o yük, o suçluluk duygusu. Neden o öldü de ben kaldım? sorusu. Şimdi karşısında duran bu kadının varlığıyla şekil değiştiriyordu.

Kenan ölürken Cemil’in avcuna bir şey sıkıştırmıştı. “Bunu kardeşime ver,” diyememişti. Nefesi yetmemişti. Ama Cemil o emaneti saklamıştı. Kutsal bir görev gibi evinin en gizli köşesinde saklıyordu. Yıllardır o cesareti bulup o kapıyı çalıp “Aylin öldü, bu ondan kaldı,” diyememişti. Ama kader o kardeşi onun hayatını kurtarması için ayağına getirmişti.

“Kargo!” dedi Cemil kendi kendine mırıldanarak. “Kargo henüz yerine ulaşmadı.”

Bölüm 11: Kargo Teslimatı

Aradan bir hafta geçti. İstanbul Lodos’un getirdiği o boğucu sıcakla kavruluyordu. Aylin hastanedeki nöbetinden çıkmış, yorgun adımlarla evine Beşiktaş’taki o eski apartmana dönüyordu. Zihni hala o geceyle, Cemil’in son sözleriyle meşguldü. “Kargo ulaşmadı” ne demekti? Abisinin ölümüyle ilgili bilmediği bir şey mi vardı?

Apartmanın kapısına geldiğinde posta kutularının üzerinde duran kahverengi ambalaj kağıdına sarılmış küçük bir paket gördü. Üzerinde isim yoktu. Sadece soluk yeşil bir mürekkeple çizilmiş küçük bir sembol vardı. Bir trident, üç dişli mızrak ve bir sarmaşık. Cemil’in omzundaki dövmenin aynısı, abisinin kolundaki dövmenin aynısı.

Aylin kalbi göğüs kafesini zorlamaya başladı. Paketi aldı. Elleri titriyordu. Apartmanın merdivenlerini çıkamadı. O giriş basamağına oturdu. Dünya sadece o paketten ibaret kaldı. Paketi açtı. İçinden lacivert kadife bir keseye sarılı ağır metal bir cisim çıktı. Bu eski bir askeri pusulaydı. Kenarları aşınmış, camında ince bir çatlak olan, barut ve tütün kokusu sinmiş bir pusula.

Aylin pusulayı eline aldığında zaman durdu. Çocukken abisinin boynundan hiç çıkarmadığı, “Bu benim kuzey yıldızım fıstık. Kaybolursam beni eve bu getirir,” dediği pusula. Kutunun dibinde daktilo yazılmış, katlanmış küçük bir kağıt vardı. Cemil’in el yazısı değil, askeri bir rapor formatındaydı. Ama kelimeler bir şaire aitti.

“Komutanım Teymen Kenan son nefesinde bu pusulayı avcuma bıraktı. Yıllarca bu emaneti size getirecek cesareti bulamadım. Çünkü bu pusulayı getirmek onun gerçekten gittiğini kabul etmek demekti. Ama o gece hastanede anladım ki Kenan gitmemiş. Sizin cesaretinizde yaşıyor. Kodu fısıldadığınızda demiştiniz ya kargo güvende diye. Yanılmışsınız hemşire hanım. Kargo sizde değildi bendeydi. Bu pusula yolunu kaybedenlere yönünü gösterir. Abiniz en karanlık gecelerde bile bu pusulaya bakıp evini yani sizi düşünürdü. Artık asıl sahibinde. Görev tamamlandı. Kargo teslim edildi. Yüzbaşı Cemil.”

Aylin notu göğsüne bastırdı. Gözyaşları sessiz ve yakıcı bir şekilde yanaklarından süzüldü. Bu bir acı ağlaması değildi. Bu yıllardır tutulan bir nefesin verilmesiydi. Abisi o soğuk dağlarda ölürken yalnız değildi. En sevdiği arkadaşı yanındaydı ve pusulası yani ruhu sonunda eve dönmüştü.

Aylin pusulanın kapağını açtı. İbre titreyerek döndü ve kuzeyi buldu. Sanki abisi buradayım diyordu. Yolunu kaybettiğinde buna bak.

Sokağın karşısında park halindeki siyah bir arabanın içinde bir siluet gördü. Camı yarıya kadar açıktı. Yüzbaşı Cemil güneş gözlüklerinin ardından ona bakıyordu. Arabadan inmedi, yanına gelmedi. Birbirlerine el sallamadılar. Sadece Cemil başıyla hafif vakur bir selam verdi. Aylin de elindeki pusulayı kalbinin üzerine koyarak karşılık verdi. Bu iki askerin, biri üniformalı diğeri beyaz formalı iki gazinin sessiz vedasıydı.

Cemil arabayı çalıştırdı ve yavaşça uzaklaştı. O da iyileşmişti. Emaneti sahibine vermek onun da ruhundaki yarayı kapatmıştı.

Bölüm 12: Hayat Akarken

Aylin oturduğu basamaktan kalktı. Güneş yüzüne vuruyordu. Pusulayı cebine koydu. Derin bir nefes aldı. “Hoş geldin abi,” diye fısıldadı.

Ve hayat, İstanbul’un o bitmek bilmeyen akışı içinde ama bu kez daha anlamlı bir ritimle devam etti.

SON

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News