NATO Üssü, Sessiz Türk’le Dalga Geçti, Ama O Dağların Aslanı Olduğunu Bilmiyorlardı

NATO Üssü, Sessiz Türk’le Dalga Geçti, Ama O Dağların Aslanı Olduğunu Bilmiyorlardı

.
.

Dağların Aslanı: Sessiz Türk’ün Hikayesi

I. Kızılkum Kalesi’nde Sessizlik

Kuzey Mahallinin kavurucu topraklarında, NATO’nun Kızılkum Kalesi’nde bir öğleden sonra. Hava insanın genzini yakan bir sıcaklıkla doluydu. 10 farklı ülkeden gelen barış gücü askerleri, gölgesi bile olmayan bir kum havuzunun etrafında toplanmıştı. Rutin yakın dövüş eğitiminin bir parçası olarak, herkesin gözü ortada kurulan dairesel dövüş alanındaydı.

Polonyalıların çöl kamuflajları, Fransız lejyonerlerin kum rengi üniformaları, Almanların devasa cüsseleri… Herkesin bakışları, bir sonraki dövüşte ne olacağını merak ediyordu.

Spikerin boğuk sesi duyuldu:
“Yüzbaşı Alparslan Demir, Türkiye.”

Kalabalığın arkasından sessiz ve sakin adımlarla bir gölge belirdi. Yüzbaşı Alparslan, yaklaşık 1.70 boyunda, kemikli yüzünde hiçbir duygu belirtisi taşımayan, devasa askerlerin yanında neredeyse kaybolan bir siluetti. Güneşte rengi atmış Türk Silahlı Kuvvetleri kamuflajı, onu yabancı askerler arasında daha da belirgin kılıyordu.

NATO Üssü, Sessiz Türk'le Dalga Geçti, Ama O Dağların Aslanı Olduğunu Bilmiyorlardı

Birisi, “Bu adam sıhhiye yardımcısı falan olmalı.” diye mırıldandı. Fısıltılar bir anda oltuya dönüştü ve Klaus’un gür kahkahası her şeyi bastırdı.

“Hey ufaklık! Dikkat et de çöl rüzgarı seni uçurmasın!”

Bütün eğitim alanı bu kaba şakayla gülerken, Alparslan sadece başını hafifçe öne eğdi. Cevap vermedi. Eldivenlerinin bağcıklarını sıktı, gözlerini bir an bile dövüş alanından ayırmadı.

II. Sessiz Hayalet

Alparslan, üsse geldiği ilk günden beri birkaç askerin arkasından takılı lakapla anılıyordu: Sessiz Hayalet. Asya’dan gelen bu küçük yapılı, genellikle tek başına yemeğe oturan, sadece soru sorulduğunda kısa cevaplar veren ve Kızılkum Kalesi’ndeki üç haftası boyunca hiçbir sosyal aktiviteye katılmayan subay… Onlar için bir muammaydı.

Kimse onun bir zamanlar Hakkari dağlarında en seçkin komando birliklerinden birinde, terörün gölgesinde görev yapan bir tim komutanı olduğunu bilmiyordu. Orada atılan her adımın sabah sisi kadar sessiz olması gerektiğini, alınan her kararın bir manga askerin hayatına mal olabileceğini çok acı tecrübelerle öğrenmişti. Avaşin Basyan’da pusuya düşürülen timinden geriye tek sağ kalan oydu. 72 saat boyunca bir kayanın dibinde telsizini ve son şarjörünü koruyarak beklemiş, sonunda sürünerek bölgeden çıkıp destek çağırmayı başarmıştı.

Sol kaşının hemen üzerindeki o belli belirsiz yara izi, 24 yaşındayken ilk çatışmasında korkudan dona kalan gencecik bir Mehmetçiğe siper olurken seken bir merminin hatırasıydı.

Ama buradaki hiç kimse bunların hiçbirini bilmiyordu ve Alparslan’ın da onların bilmesine ihtiyacı yoktu. O, NATO’ya bir barış gücü subayı olarak gönderilmişti; üstün güvenliği ve lojistik koordinasyonu sağlamakla görevliydi. Yüzü her zaman ifadesizdi. Sesi sadece duyulacak kadar çıkardı ve gözleri daima bir mesafe koyardı. Sigara içmez, akşamları diğer askerlerle bir araya gelip içki içmez, gürültülü sohbetlere asla katılmazdı.

Bu tavrı, birçok kişinin onu tuhaf hatta asosyal ve zayıf bir asker olarak görmesine neden oluyordu. Fakat çok az kişinin fark ettiği bir detay vardı: Her sabah güneşin ilk ışıkları çölü aydınlatmadan ortalık henüz gri bir sessizlik içindeyken eğitim sahasının etrafında koşan ilk kişi Yüzbaşı Alparslan olurdu. Sessizlik içinde adımları bir metronom kadar düzenli, nefesi ise kusursuzca programlanmış bir makine gibi derindi.

III. Dövüş Alanında Alay

Sıra dövüşe geldiğinde, Klaus Rihter ringe doğru ilerliyordu. 1.90’ın üzerinde boyu, kaya gibi omuzları ve parlak teniyle dev bir heykeli andırıyordu. Eskiden Alman ordusunun yarı profesyonel boks takımında yer almış, KSK’nın en tehlikeli yakın dövüş uzmanlarından biriydi. Rakibini gördüğünde dudağının kenarıyla küçümseyen bir gülümseme belirdi.

“Bunu 30 saniyede bitiririm belki.” dedi Klaus, birçok kişinin duyabileceği kadar yüksekti. Kıkırdamalar, acıma barındıran cinsten. Ama Alparslan hiçbir şey duymuyordu. Kendi içine, kendi sessizliğine çekilmişti.

Eğitmenin başta komutuyla birlikte tüm eğitim alanı derin bir sessizliğe gömüldü. Gözleri artık sadece rakibinin göğsünün ortasındaki tek bir noktaya kilitlenmişti. Saldırmak için değil; ritmini okumak, nefesini duymak, mesafeyi ölçmek ve doğru anı beklemek için.

O bir dövüşe asla sadece kazanmak için girmezdi. O bir daha asla geri adım atmak zorunda kalmamak için girerdi.

IV. Dövüşün Başlangıcı

Başla komutu duyulduğu an Klaus bir çöl fırtınası gibi ileri atıldı. Tanda kendi tarzına uygun bir şekilde yoklama yok, tereddüt yok. Sadece rakibinin çenesini hedef alan muazzam bir güçle savrulmuş sağ kroşe… O yumruk boşluğa gitti. Klaus bir anlığına dengesini kaybederek duraksadı ve tam o anda Alparslan vücudunu hafifçe döndürmüş, sadece bir karış kadar geri çekilmişti.

Bu mesafe yumruktan kaçmak için yeterliydi ama tehlikeli yakınlığı koruyordu. Klaus kaşlarını çattı. İkinci denemesi daha hızlıydı. Bel hizasında dönen bir tekme savurdu. Alparslan bir yay gibi eğilerek ve karın kaslarını sıkarak darbeden kaçtı ve alçak bir savunma pozisyonuna geçti.

Elleri yüzünü ve gövdesini koruyacak şekilde kapalı, ağırlık merkezi yere yakın, hiçbir açık nokta bırakmayacak şekilde duruyordu.

Bütün eğitim alanı susmuştu. Kimse o küçük Türk askerinin sadece yere serilmemekte kalmayıp rakibinin hareket yönünü okuyabildiğini ve mesafeyi bu kadar hassas bir şekilde kontrol edebildiğini beklemiyordu.

Klaus sinirlenmeye başlamıştı. Üçüncü hamlesinde fiziksel olarak zayıf rakipleri alt etmek için kullandığı güreş tekniğini kullandı. Üzerine atıldı. Sol eliyle Alparslan’ın omzunu kavradı; sağ elini ise ensesine dolayarak başını aşağı doğru bükmeye çalıştı.

Ama saniyenin yarısı kadar bir sürede Alparslan dizlerini kırdı. Ters yönde bir vücut dönüşü yaparak Klaus’un tüm ağırlığını ve momentumunu kendi lehine kullandı. Kimse ne olduğunu anlayamadan Klaus’un devasa vücudu bir kütük gibi yana doğru savruldu ve bam diye bir sesle kalabalığın şaşkınlık dolu nefesleri arasında sırt üstü kuma çakıldı.

Yumruk yoktu, tekme yoktu. Sadece rakibin gücünü ödünç alan mutlak bir hassasiyette uygulanmış saf bir teknik vardı.

Alparslan saldırıya devam etmeden durdu. Elleri hala savunma pozisyonundaydı. Gözleri ise dümdüz ileri, rakibinin kalkmasını bekliyordu.

Klaus bir an hareketsiz yattı. Sonra yavaşça ellerinden destek alarak ayağa kalktı. Hafifçe öksürdü ve hiçbir şey söylemedi.

Ortamda artık kimse gülmeye cesaret edemiyordu.

V. Dövüşün Sonu ve Sessiz Zafer

Hakem maçı durdurma işareti vermemişti. Bu bir gösteri değil, bir dövüş antrenmanıydı. Taraflardan biri pes edene veya net bir skor elde edilene kadar devam etme hakkı vardı.

Klaus Rihter sırtı kuma yapışmış olmasına rağmen pes etmeye niyetli değildi. Alman askeri derin bir nefes aldı, ayağa kalktı ve omzundaki kumları sakince sildi. Şimdi gözlerinde alaycı ifade eden eser yoktu. Omza vurup bu iş kolay diyen o kibirli adam gitmiş, yerine karşısındaki rakibin hiç de basit olmadığını anlayan gerçek bir savaşçının bakışları gelmişti.

Ellerini göğsünün önünde birleştirdi, dövüş sanatları geleneğine uygun bir şekilde başını eğerek selam verdi ve tekrar savunma pozisyonu aldı.

Bu kez bir fırtına gibi saldırmadı. Yavaş ritmik adımlarla, karşısındakine saygı duyan birinin duruşuyla ilerledi. Yüzbaşı Alparslan da aynı şekilde başıyla selamına karşılık verdi.

Klaus sola doğru ilerliyormuş gibi yaparak bir aldatmaca hamlesiyle başladı. Alparslan yana doğru kaçtı ama tuzağı anında fark etti. Klausiden sağa yönelmiş, kalçasını çevirerek aşağıdan yukarıya doğru beklenmedik bir aparkat çıkarmıştı. O salisede Alparslan geri çekilmek yerine ileri atıldı, vücudunu erek ağırlık merkezini düşürdü. Rakibinin ileri doğru olan momentumunu kullanarak Klaus’un bedenine yapıştı ve kollarının hareket alanını tamamen kilitledi.

Yarım saniye sonra inanılmaz hızlı bir hareketle rakibinin arkasına kaydı. Sağ ayağını Klaus’un sol dizinin arkasına taktı ve dirseğini kullanarak boynunu arkadan kilitledi. Bu hamleye rear naked choke denirdi. Klasik ama gerçek bir dövüşte son derece tehlikeli bir bomba tekniği. Eğer zamanında müdahale edilmezse 10 saniye içinde bilinç kaybına yol açardı.

Bütün eğitim alanı donuk kalmıştı. Klaus çırpınıyordu. Alparslan’ın kolunu kırmaya, dönerek onu üzerinden atmaya çalıştı ama nafileydi. Türk subayının kolu bir çelik halat gibi sıkıydı ve milim oynamıyordu. Bu sadece kas gücü değildi. Bu dağlardan eğitim alanlarına yüzlerce saatlik acı dolu antrenmanla kazanılmış bir tecrübeydi.

Hakem anında araya girdi. 4 saniye bile geçmeden Klaus Alparslan’ın koluna üç kez vurarak pes ettiğini belirtti. Kilit anında çözüldü. Ne daha uzun tutma çabası ne de bir zafer tatmini vardı. Alparslan bir adım geri çekildi. Hala sessizdi. Elleri usulca yanlarına düştü, hafifçe nefes aldı ve sanki hiçbir şey olmamış gibi sakin bir şekilde durdu.

Kazanan gülmüyordu. Kaybeden ise ayağa kalktı, döndü ve çok derin bir şekilde eğilerek selam verdi.

VI. Sessizliğin Gücü

O gün Kızılkum Kalesi’nde o yakıcı çölün ve kibirli egoların ortasında artık hiç kimse o Türk askerine sessiz hayalet demiyordu. Çünkü görmüşlerdi; o sessiz adam sadece doğru zamanda yaptığı tek bir hamleyle bütün bir eğitim alanını susturabilirdi.

Klaus kumun üzerine çöktü. O canı yandığı için bir düşüş değildi. Bu, bir savaşçının daha önce hiç hesaba katmadığı bir güçle yüzleştiğini anladığı o andı. Bu güç yumruklardan, silahlardan ya da kaslardan gelmiyordu. O neyi koruduğunu çok iyi bilen bir adamın sessiz metanetinden ve mutlak kararlılığından geliyordu.

Birkaç saniye sonra Klaus ayağa kalktı. Sırtı hala dik, omuzları hala genişti. Ama bakışlarında artık o eski kibirden eser yoktu. Doğruca, o sırada etrafındaki bakışlara aldırmadan sessizce el sargılarını çözen Yüzbaşı Alparslan’ın önüne yürüdü. Kimse komut vermemişti. Kimse bağırmamıştı. Ama Klaus o Türk subayının önünde derin bir saygıyla eğildiğinde sanki bütün üs donup kalmıştı.

Bu, sadece iki dövüşçü arasındaki bir saygı gösterisi değildi. Bu, bir zamanlar kaba gücün temsilcisi olan birinin, o alay edilen küçük adamın aslında kendisini saygıyla eğilmeye mecbur bırakan kişi olduğunu herkesin önünde kabul etmesiydi.

VII. Dersin Gerçek Anlamı

Başğitmen Binbaşı Larson kollarını kavuşturmuş bir şekilde birkaç saniye sessizce durduktan sonra alanın ortasına yürüdü. Yavaş adımlarla ilerledi. Gözleri dövüş alanını çevreleyen tüm askerlerin üzerinde gezindi.

“Birçok mükemmel dövüş izledim.” dedi. Sesi tok ve netti. “Ama çok azı beni bugün olduğu kadar kendimi sorgulamaya itti.”

Alparslan’a dönüp başıyla selam verdi. Sonra tekrar çeşitli ülkelerden gelen asker kalabalığına döndü.

“Güç her zaman yumrukta değildir. Bir insanın hakarete uğradığında duygularını kontrol edebilme biçimindedir. Saygı görmek için kimseden üstün olmaya gerek duymamasındadır. Sadece kendine saygısızlık etmemesindedir.”

Kimse bir şey söylemedi ama sözleri birkaç dakika önce alay eden her bir askerin göğsüne bir bıçak gibi saplanmıştı.

VIII. Sessizliğin Ardındaki Yorgunluk

Yüzbaşı Alparslan ayağa kalktı ve dövüş alanından çıktı. El sallamadı, zafer pozu vermedi. En ufak bir gurur belirtisi göstermedi. Yüzü hala aynıydı. Sakin, içine kapanık. Ama gözlerinde eğer dikkatli bakan biri olsaydı hafif bir yorgunluk pırıltısı fark edebilirdi.

Dövüşten kaynaklanan bir yorgunluk değildi bu. Önyargılarla yüzleşmek için sessizliği bir kalkan gibi taşımak zorunda kalmanın her zaman bilek gücüyle yapılan bir mücadeleden daha zor olduğunu bildiği için yorgundu.

Az önce en yüksek seste gülen Amerikalı askerlerin yanından geçerken hiçbiri gözlerinin içine bakmaya cesaret edemedi. Teyaslı genç bir asker elini kaldırıp bir şey söylemek istedi ama sonra vazgeçip başını hafifçe öne eğdi. Muhtemelen az önce soğuk suratlı aşçıbaşı dediği adama söyleyecek uygun bir kelime bulamamıştı.

Uzakta Polonyalı askerler grubu kaskatı kesilmiş, tek kelime etmeden esas duruşta bekliyorlardı. Sanki eğitimlerinde öğrendikleri her şeyin ötesinde bir şeye tanık olmanın getirdiği doğal bir refleksti bu.

O akşam Kızılkum Kalesi üstünde tuhaf bir sessizlik hakimdi. Kimse sabahki olaydan bahsetmedi. Kimse o mükemmel yere sermeyi ya da boğma kilidini yorumlamadı. Her şey her askerin kendi kendine not vermesi gereken sözsüz bir sınav gibiydi.

IX. Sessizliğin Mektubu

C3 bloğunun koridorunda Binbaşı Larson Alparslan’a yaklaşıp bir şişe su uzattı.

“Asya’dan Afrika’ya 10’dan fazla büyük ve küçük üste bulundum. Sen eğitim planımı değiştirmeme neden olan ilk kişisin.”

“Neden komutanım?” diye sordu Alparslan alçak bir sesle.

“Çünkü unutmuşum. Bazen en önemli şeyin teknikte değil, tavırda yattığını.”

Binbaşı bir an duraksadı ve ekledi: “Dersine gerek kalmadı. Senin sessizliğin bütün bu üstün dinlemesini sağladı.”

Alparslan cevap vermeden başını salladı.

Gece saat 10 sularında mutfak ışıkları söndüğünde Yüzbaşı Alparslan hala tek başına lojistik deposunun yanına yerleştirilmiş bir konteynerin üzerinde oturuyordu. Burası onun sık sık yıldızları seyrettiği, kız kardeşine mektuplar yazdığı gizli sığınağıydı.

Mali yaylasının ayı ince bir hilal gibi kızıl kumların üzerindeki sonsuz gökyüzünde sessizce asılı duruyordu. Orada oturuyordu. Elinde henüz bitmemiş bir mektup vardı. Mektubun başında tek bir satır yazılıydı:

“Bugün kimseyi dövmedim. Sadece savunduğum şeye insanların saygısızlık etmeye devam etmesine izin vermedim.”

X. Sessizliğin Gücü ve Son

Aşağıda zifiri karanlığın ve çadırlarda uyuyan askerlerin arasında belki de birkaç kişi hala uyuyamamıştı. Sıcaktan değil. Akıllarında sürekli o küçük yapılı askerin sakin yürüyüşü, eski püskü eldivenleri ve ne bir kahkaha ne de bir yumruk karşısında asla kaçınmayan gözleri canlandığı için.

Birisi fısıldadı:
“Türk askerleri çok konuşmazlar. Ama ayağa kalktıklarında bütün eğitim alanı susar.”

Ve o günden sonra Kızılkum Kalesi’nde artık kimse Yüzbaşı Alparslan’a sessiz hayalet demedi. Ha, insanların kendine ayna tutmasını sağlayan gölge dediler.

Ertesi gün eğitimler her zamanki gibi yeniden başladı ama hava değişmişti. Kaba şakalar, küçümseyici imalar ve diller arası belirsiz yorumlar yok olmuştu. Eğitim alanı artık birilerinin kas gösterisi yaptığı bir yer değil, herkesin birbirine gerçek bir saygıyla bakmaya başladığı bir mekâna dönüşmüştü.

Kimse emir verdiği için değil. Çünkü az önce sloganlarla veya sunumlarla değil, kanla, terle onurlu bir sessizlikle verilen büyük bir derse tanık olmuşlardı.

Komuta heyetinin toplantı odasında Binbaşı Larson dünkü dövüşü kaydeden uzak köşe kamerasının görüntülerini oynatıyordu. Yavaşlatma yok, tekrar yok. Sadece bir kez Alparslan’ın Klaus’u kilitlediği ve rakibi bayılmadan hemen önce bıraktığı o an görüntülendiğinde kimse konuşmadı.

“Daha fazla vurabilirdi ama vurmamayı seçti. Ve işte o vurma hakkına sahipken vurmayı reddetme erdemi bizim önünde eğilmemiz gereken şeydir.”

Yüzbaşı Alparslan’a gelince, o sanki hiçbir şey olmamış gibi Sahra mutfağındaki görevine geri döndü. Aynı eski önlüğüyle soğan doğruyor, salata malzemelerini hazırlıyordu. Ganalı bir asker sessizce gelip ona yardım etmeye başladı. Kimse ona bunu yapmasını söylememişti. Ama o günden sonra her gün birkaç kişi mutfakta Alparslan’a yardım etmeye geldi.

Bir hatayı telafi etmek için değil, alçak gönüllü olmanın en küçük işlerden başladığını öğrenmek için.

Bir akşam mutfak boşaldığında Alparslan cebinden buruşuk bir kağıt parçası çıkardı. Üzerinde kurşun kalemle yazılmış bir not vardı:

“Bazı zaferler alkış ister, bazıları ise sadece başkalarının kendi kalplerini dinleyebileceği kadar sessizlik.”

Kağıdı katladı ve arka cebine koydu. Tıpkı bir insanın inancının kimliğini sakladığı gibi. Bir insanın derinliğini yaratan şey güç değildir. O gücü nasıl kullandığıdır.

Herkesin kendini başarıyla, şöhretle veya sözlerle kanıtlamaya çalıştığı bu gürültülü dünyada kim olduğunu çok iyi bilen birinden gelen sessizlik, tüm naralardan daha uzağa yankılanır.

Türk askeri küçük, az konuşan veya hor görülmüş olsa da içinde her milletin eğitemeyeceği bir güç taşıyordu. Ezildiğinde dimdik ayakta durma metaneti ve zaferin zirvesindeyken tam zamanında elini çekme cesareti.

Onların iyi olduklarını kanıtlamak için kimseyi yenmelerine gerek yoktu. Onların sadece en çok incitildikleri anda kendilerine yenilmemeleri yeterliydi.

Yüzbaşı Alparslan’ın hikayesi sadece bir dövüşteki zafer değil, karakterin önyargıya karşı zaferiydi. Onur’un yayılması için bir mikrofona ihtiyaç duymadığının kanıtıydı. Onun sadece doğru zamanda ayağa kalkan, yeterince sessiz bir adama ihtiyacı vardı.

Bu hikaye sessizliğin gücünü, onurun ne demek olduğunu ve bir Türk askerinin karakterinin en zorlu anlarda nasıl parladığını anlatıyor. Gücün sadece kaslarda değil, sarsılmaz bir ruhta ve kendine hakimiyette yattığını hatırlatıyor.

Son

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News