Rumlar ‘Türkiye Asla Çıkarma Yapamaz’ Dedi! 😮 12 Saat Sonra Gökyüzü Paraşütçülerle DOLDU!

.
.


GÖKYÜZÜNÜN ÇELİK KANATLARI: KIBRIS 1974

Birinci Bölüm: Gurur ve Pranga

1964 yılının o boğucu Haziran sıcağında, Ankara’nın gri binaları arasında soğuk bir rüzgar esiyordu. Başbakan İsmet İnönü’nün masasında duran zarf, sadece bir kağıt parçası değil, bir milletin onuruna vurulmuş paslı bir prangaydı. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Lyndon Johnson imzalı mektup, diplomatik nezaketten tamamen arınmış, adeta bir muhtıraydı.

“Kıbrıs’a çıkarma yapamazsınız,” diyordu mektup. “Eğer yaparsanız, Sovyetler size saldırırsa NATO yanınızda olmaz. Bizim verdiğimiz silahları kullanamazsınız. Yalnız kalırsınız.”

İsmet Paşa, gözlüklerini yavaşça masaya bıraktı. O an, tarihin akışını değiştirecek o meşhur cümleyi fısıldadı: “Yeni bir dünya kurulur ve Türkiye orada yerini alır.” Ancak gerçek acıydı; Türkiye o gün geri adım atmak zorunda kaldı. Çünkü kıyılarımızda askerlerimizi adaya taşıyacak bir tek çıkarma gemimiz bile yoktu. Balıkçı tekneleriyle, derme çatma sallarla yapılacak bir harekatın intihar olacağını herkes biliyordu.

Rum tarafı bu geri adımı büyük bir zafer narasıyla kutladı. Onlara göre Türkler korkmuştu. Onlara göre Türkiye, denizi aşamayacak kadar zayıftı. Lefkoşa sokaklarında, Limasol sahillerinde yankılanan ortak bir ses vardı: “Bekledim de gelmedin…” Bu alaycı şarkı, Kıbrıs Türklerinin yüreğinde bir kor gibi yanıyordu. Kanlı Noel’in acısı henüz tazeyken, 109 Türk köyü yakılmış, 30 bin insan kendi vatanında mülteci durumuna düşmüşken, anavatanın sessizliği bir bıçak gibi derindi.

İkinci Bölüm: On Yıllık Sessiz Devrim

Ancak dünya, Türk milletinin “sabır” dediği şeyin aslında hummalı bir hazırlık olduğunu anlamamıştı. 1964’ten 1974’e kadar geçen on yıl, Türk askeri tarihinde sessiz bir devrimin adı oldu.

Türkiye artık kimseye muhtaç olmak istemiyordu. Tersanelerde ilk yerli çıkarma gemilerinin (LCT ve LST) kaynak dumanları yükseliyor, Kayseri’de paraşütçüler gecelerini gündüzlerine katarak gökyüzünü fethediyordu. Hava Kuvvetleri envanterine devasa C-130 ve C-160 nakliye uçakları dahil ediliyor, helikopter pilotları dağların arasından süzülme sanatını öğreniyordu. Johnson mektubunun yarattığı o derin boşluk, yerli bir savunma sanayisinin tohumlarıyla doluyordu.

Libya’dan motor yağı geliyor, Pakistan’dan mühimmat taşınıyor, İran’dan roketatarlar alınıyordu. Türk ordusu, bir gün o denizi aşacağına yemin etmişti.

Üçüncü Bölüm: Samson’un Darbesi ve Ecevit’in Kararı

15 Temmuz 1974 sabahı, Kıbrıs’ta silah sesleri yeniden yankılandı. Yunanistan’daki askeri cunta, adada bir darbe yaptırmış, Cumhurbaşkanı Makarios’u devirmişti. Yerine getirilen isim ise bir kâbustu: Nikos Samson. 1963 olaylarında elinde silahla Türk mahallelerine giren, “Türk katili” olarak ünlenen bir tetikçi…

Samson’un iktidarı, Enosis’in (adanın Yunanistan’a bağlanması) ilanı demekti. Bu, Kıbrıs Türkü için ölüm fermanıydı.

Ankara’da ışıklar sabaha kadar sönmedi. Başbakan Bülent Ecevit, barışçıl tüm yolları denemek için derhal Londra’ya uçtu. Garantör devlet olan İngiltere’ye “Birlikte müdahale edelim” teklifini götürdü. Ancak İngilizler, adadaki kendi üslerini riske atmak istemiyordu. Ecevit, Londra’nın sisli havasında kararını verdi: “Kendi göbeğimizi kendimiz keseceğiz.”

Ankara’da ise koalisyon ortağı ve Başbakan Vekili Necmettin Erbakan, Milli Güvenlik Kurulu’nu toplayarak harekat emrini çoktan olgunlaştırmıştı. Amerika yine sahadaydı; Dışişleri Bakan Yardımcısı Joseph Sisco, 1964’teki gibi bir durdurma manevrası yapmak için Ankara’ya gelmişti. Ama bu sefer karşılarında 1964’ün hazırlıksız Türkiye’si yoktu. Ecevit, Sisco’ya nazik ama sert bir dille kapıyı gösterdi: “Karar verilmiştir ve uygulanacaktır.”

Dördüncü Bölüm: 19 Temmuz Gecesi – Fırtına Öncesi Sessizlik

19 Temmuz akşamı, Mersin Limanı’nda metalin metale çarpma sesi geliyordu. 33 çıkarma gemisi, sanki birer deniz canavarı gibi ağızlarını açmış, tankları ve Mehmetçikleri yutuyordu. Silifke’nin Ovacık bölgesinde 75 helikopter, pervanelerini döndürmek için şafak vaktini bekliyordu.

Kayseri’de, Hava İndirme Tugayı’nın paraşütçüleri son kez mühimmatlarını kontrol ediyordu. Albay Aydın Ehlidil, uyku tulumunu helikopterin içine sermiş, gökyüzüne bakıyordu. “Yarın harp başlıyor,” diye düşündü. Bu, basit bir çatışma değildi; bu, on yıldır bekleyen bir halkın varoluş mücadelesiydi.

Aynı gece, Kıbrıs’ın içlerinde, Lefkoşa’nın dar sokaklarında Mücahitler nöbetteydi. Ahmet Sanver, karanlığın içinden denize doğru bakıyordu. Mücahitlere fısıltıyla bir haber yayıldı: “Yarın sabah geliyorlar.” Kimse uyumadı. Silahlar yağlandı, son mermiler şarjörlere basıldı. Adadaki 650 kişilik Türk Alayı, 7 bin Rum askerine karşı mevzi alırken, gözleri kuzey ufkundaydı.

Beşinci Bölüm: “Ayşe Tatile Çıksın”

20 Temmuz 1974, saat 04:49…

İlk Türk keşif uçağı Kıbrıs semalarında belirdi. Pilot Üsteymen İlker Karter, Magosa-Lefkoşa yolunda alçaktan uçarken bir patlama sesiyle irkildi. Uçağı vurulmuştu. Karter, harekatın ilk şehidi olarak adanın toprağına düşerken, arkasından gelecek olan devasa orduya yolu açmıştı.

Saat 06:05…

Kıbrıs üzerindeki bulutlar aniden renk değiştirdi. Ama bu bir doğa olayı değildi. Gökyüzü bembeyaz paraşütlerle dolmuştu. Kayseri’den kalkan C-130’lar, Gönyeli ve Pınarbaşı ovalarına yüzlerce “tunç kanatlı” komandoyu bırakıyordu.

Dünya şoktaydı. Rum komutanlar gözlerine inanamıyordu. “Asla yapamazlar” dedikleri çıkarma gerçekleşiyordu. Mersin’den gelen amfibi birlikler, Yavuz Çıkarma Plajı’na (Pentemili) kapak attığında, Albay Halil İbrahim Karaoğlanoğlu askerlerinin en önündeydi. “Haydi aslanlarım!” diyerek karaya ayak bastı.

Deniz üstünde ise bir mahşer provası yaşanıyordu. Ertuğrul sancak gemisi, plajın dar olması nedeniyle kıyıya yanaşamıyordu. Türk denizcilik tarihinde bir ilk olan “Limbo” harekatı icra edildi; askerler seyir halindeki gemiden küçük vasıtalara aktarıldı.

Altıncı Bölüm: Beşparmak Dağları Yanıyor

Harekatın en destansı görüntüsü Beşparmak Dağları üzerindeydi. Albay Aydın Ehlidil’in helikopterinden bakıldığında, 75 helikopterlik bir filo, sanki dev bir çekirge sürüsü gibi dağları aşıyordu. Sağ tarafta donanma gemileri Rum mevzilerini dövüyor, sol tarafta paraşütçüler süzülüyordu.

Ancak Rumlar çabuk toparlandı. Özellikle gece çöktüğünde, karşı taarruza geçtiler. St. Hilarion, Bozdağ ve Dikmentepe’de mermiler yağmur gibi yağıyordu. Albay Karaoğlanoğlu, harekatın ikinci gününde bir villa yakınında atılan bir roketle şehit düştü. O, adaya ilk çıkan alay komutanıydı ve ismi sonsuza dek o plajda yaşayacaktı.

Mücahit Ahmet Sanver, paraşütçüleri gördüğü anı anlatırken sesi titriyordu: “Gökyüzünde o beyaz çiçekler açtığında, sanki yeniden doğduk. 1963’ten beri kapalı kaldığımız o gettolarda, o karanlık hücrelerde güneş doğmuştu.”

Kıbrıs Türk halkının lideri Dr. Fazıl Küçük, gazetesinin damına çıkmış, ağlayarak paraşütçülerin inişini izliyordu. Halk sokaklara dökülmüş, mermilerin arasından fırlayıp inen askerlere sarılıyordu. “Geldiler!” diye bağırıyorlardı. “Sonunda geldiler!”

Yedinci Bölüm: “Kıbrıs’tayız”

Ankara’da Anadolu Ajansı’nın telefonları kilitlenmişti. Saat 06:10’da tüm dünyaya o tarihi flaş geçildi: “Başbakan açıkladı: Kıbrıs’tayız!”

Bülent Ecevit, mikrofonların karşısına geçtiğinde sesi yorgun ama vakurdu: “Biz aslında savaş için değil, barış için; yalnız Türklere değil, Rumlara da barış getirmek için adaya gidiyoruz.”

Bu sözler, tarihin sayfalarına altın harflerle kazındı. Ancak uluslararası toplumun tepkisi sertti. Amerika, Türkiye’ye silah ambargosu başlattı. 1964’te mektupla durduramadıkları Türkiye’yi, şimdi ekonomisini ve ordusunu cezalandırarak durdurmaya çalışıyorlardı. Ama bu ambargo da ters tepti. Türkiye, kendi savunma sanayisini kurma kararı aldı. ASELSAN, HAVELSAN ve ROKETSAN gibi bugün dünyanın gıpta ile baktığı kurumlar, o günkü kısıtlamaların küllerinden doğdu.

Sekizinci Bölüm: Ayşe’nin Tatili ve Özgürlük

Cenevre’deki barış görüşmeleri Rum ve Yunan tarafının uzlaşmaz tavrı nedeniyle tıkanınca, 14 Ağustos 1974’te ikinci harekat başladı. Parola, Ecevit’in kızı Ayşe’ye atıfla seçilmişti: “Ayşe Tatile Çıksın.”

Bu kez Türk ordusu bir ok gibi fırladı. Lefke’den Magosa’ya kadar olan hat, üç gün içinde kontrol altına alındı. Adanın %37’si artık özgürdü. Yunanistan’daki askeri cunta bu hezimetin altında kalarak çöktü; Atina’ya demokrasi, Türk ordusunun Kıbrıs’taki zaferiyle geldi. Nikos Samson, sadece 8 gün süren sözde cumhurbaşkanlığından kaçarak uzaklaştı.

Dokuzuncu Bölüm: Şehitler ve Gaziler

Harekatın bedeli ağırdı. 498 Mehmetçik, 270 Mücahit ve yüzlerce sivil bu topraklar için şehit oldu. Ama o günden sonra Kıbrıs’ta bir daha asla Türk kanı dökülmedi. 15 Kasım 1983’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kurulduğunda, Rauf Denktaş’ın gözlerindeki ışıltı, 1964’teki o hüzünlü mektubun tamamen yırtılıp atıldığının kanıtıydı.

Kıbrıs Gazisi Ahmet Yıldırım’ın şu sözleri, hikayenin özüdür: “Biz zaten ölümü kabullenmiştik. 10 yıl boyunca o günü bekledik. Gökyüzünde paraşütleri gördüğümüz an, ölümün bile bir anlamı vardı artık.”

Sonuç: Tarihin Dersleri

1974 Kıbrıs Barış Harekatı, sadece askeri bir başarı değildir. Bir milletin “yapamazsınız” diyenlere karşı on yıl boyunca sessizce hazırlanışının, ambargolara karşı dik duruşunun ve en zor zamanda bile kardeşini yalnız bırakmayışının destanıdır.

Bugün Beşparmak Dağları’ndaki devasa KKTC bayrağı ve Karaoğlanoğlu Şehitliği, o gün gökyüzünü dolduran paraşütçülerin ve denizden çıkan bahriyelilerin hatırasını yaşatmaktadır. Rumların “asla çıkarma yapamaz” dediği o 12 saatin sonunda, tarih bir kez daha Türk milletinin azmini yazmıştır.

Gökyüzü o gün paraşütlerle dolmuştu ve o günden beri Kıbrıs’ta güneş, artık hiç batmamak üzere doğmuştu.