“O suçlu değil, her şey üvey annemin suçu!” diye bağırdı milyonerin kızı mahkemede!

“O suçlu değil, her şey üvey annemin suçu!” diye bağırdı milyonerin kızı mahkemede!

Bir Çocuğun Cesareti: Adana’da Adaletin Günü

Bölüm 1: Mahkeme Salonunda Boğucu Bir Temmuz

Adana Adliyesi’nin 3. Ağır Ceza Mahkemesi salonunda hava, Temmuz sıcağından daha boğucuydu. Tavandaki pervaneler, zamanın ağırlığını taşıyamıyormuş gibi yavaş ve isteksizce dönüyor, içerideki gergin sessizliği daha da derinleştiriyordu. Hakim Rıza Bey kürsüsündeki ahşap tokmağa uzandı. O tokmak birazdan bir hayatı paramparça edecek ya da bir ruhu özgür bırakacaktı.

Salonda herkes, özellikle de sanık sandalyesindeki genç kadın Elif, sonucun çoktan belli olduğunu düşünüyordu. Elif, 25 yaşında, üzerine birkaç beden büyük gelen mavi hizmetçi üniformasıyla kurbanlık bir koyun gibi titriyordu. Bileklerindeki metal kelepçeler, Adana güneşinin pencereden sızan ışığında soğuk bir parıltıyla yanıyordu. Başını öne eğmişti. Gözyaşları kucağında birleştirdiği ellerine damlıyordu. O eller yıllarca başkalarının kirini temizlemiş, çocukları uyutmuş, yemek pişirmişti. Şimdi ise hırsızlıkla, ihanetle suçlanıyordu.

Diğer tarafta ise Beren Hanım duruyordu. Kırmızı vücudunu saran ipek elbisesiyle mahkeme salonunda açmış zehirli bir çiçek gibiydi. Yüzünde kocasının koluna girmiş üzgün bir mağdur ifadesi vardı. Ama gözlerinde avını köşeye sıkıştırmış bir yırtıcının soğuk zafer parıltısı saklıydı. Yanında duran kocası Kerem Bey, Adana’nın en zengin tekstil fabrikatörü, başı öne eğik, utanç içinde duruyordu. Karısının yalanlarına inanmış, evindeki hırsızı adalete teslim ettiğini sanıyordu.

Hakim Rıza Bey boğazını temizledi. “Gereği düşünüldü,” dedi. Sesi boş salonda bir gök gürültüsü gibi yankılandı. Elif nefesini tuttu. Kalbi göğüs kafesini kıracakmış gibi çarpıyordu. Adalet terazisi paranın ve gücün olduğu tarafa doğru ağır basıyordu. Fakir bir hizmetçinin sözü, şehrin en saygın hanımefendisine karşı ne değer taşıyabilirdi ki?

Tam o anda tarihin akışını değiştiren o an yaşandı.

Bölüm 2: Bir Çocuğun Çığlığı

İzleyici sıralarının en önünde oturan pembe elbiseli sekiz yaşındaki küçük kız ayağa fırladı. Bu Zeynep’ti. Kerem Bey’in kızı, mirasın tek varisi. Küçük parmağını bir kılıç gibi havaya kaldırdı ve o sessizliği bıçak gibi kesen çığlığı attı:

“Durun! O suçlu değil! Elif abla hiçbir şey çalmadı. Her şey onun suçu!”

Parmağı Elif’i değil, yanı başındaki üvey annesi Beren’i gösteriyordu.

“Yalan söylüyor! Babamın aldığı kolyeyi o çaldı. Elif ablanın çantasına o koydu. Gördüm! Kendi gözlerimle gördüm!”

Mahkeme salonu bir anda savaş alanına döndü. İzleyiciler arasında bir uğultu başladı. Hakim Rıza Bey şaşkınlıkla tokmağını havada asılı tuttu. Kerem Bey kızına dönüp şok içinde baktı ama en büyük tepki Beren’den geldi. O mağdur maskesi bir anda düştü; altından dişlerini sıkan bir canavar çıktı.

“Susturun şu çocuğu!” diye tısladı Beren, sesi kontrolünü kaybederek incelmişti. “Şokta, ne dediğini bilmiyor. Bu hizmetçi onun beynini yıkamış. Kerem, bir şey yap!”

Ama Zeynep susmadı. Kürsüye doğru koştu. Mübaşir onu durdurmak istedi ama küçük kızın kararlılığı yetişkin bir adamın gücünden fazlaydı.

“Susmayacağım!” diye bağırdı Zeynep. “Elif abla bana annem gibi baktı. Sense beni hep odama kilitledin. Baba lütfen! Elif ablayı hapse atarlarsa ben de giderim. Onu yalnız bırakmam!”

Bir çocuğun dürüstlüğü bin yetişkinin yalanını yenebilir mi? Siz hiç haksız yere suçlandığınızda tüm dünya size karşıyken sizi savunacak kimseniz olmadığı o çaresizliği yaşadınız mı? Elif yaşıyordu. Ama şimdi o karanlık tünelin ucunda küçücük pembe elbiseli bir ışık belirmişti.

Hakim Rıza Bey salondaki kaosu bastırmak için tokmağını sertçe vurdu. “Sessizlik!” diye gürledi. “Burası mahkeme salonu, çocuk parkı değil. Küçük hanım, yerine geç.” Sonra bakışlarını Kerem Bey’e çevirdi.

“Kerem Bey, kızınız çok ciddi iddialarda bulunuyor. Bu çocuk hayal mi görüyor yoksa bu evde bizim bilmediğimiz bir tiyatro mu oynanıyor?”

Kerem Bey hayatının en zor anını yaşıyordu. Bir yanda aşık olduğu, güzelliğine körü körüne kapıldığı karısı Beren, diğer yanda canından çok sevdiği, ölen ilk eşinin emaneti kızı Zeynep ve ortada elleri kelepçeli, gözleri yaşlı ama başı dik duran Elif.

Elif, Zeynep’in bu cesareti karşısında ağlamayı bırakmış, ona gururla bakıyordu. Kendi özgürlüğünü değil, bu küçük kızın cesaretini düşünüyordu.

Beren Kerem’in kolunu sıktı. Tırnakları kocasının ceketinden etine batıyordu. “Kerem,” dedi fısıltıyla, sesi tehditkardı. “Bu saçmalığa son ver. Kızının psikolojisi bozulmuş. O hırsızı hapse attır, gidelim buradan.”

Kerem Bey karısının gözlerine baktı. O gözlerde ilk kez sevgiyi değil, korkuyu gördü. Yakalanma korkusunu. Sonra kızına baktı. Zeynep’in gözlerinde ise saf, lekesiz bir gerçek vardı. Bir baba ne kadar kör olursa olsun, çocuğunun gözündeki o gerçeği tanırdı.

“Hakim Bey,” dedi Kerem Bey, sesi titreyerek, “Kızım Zeynep asla yalan söylemez. Eğer gördüm diyorsa görmüştür.”

Bu cümle Beren’in idam fermanı gibiydi.

Beren bir yılan gibi tıslayarak geri çekildi. “Sen de mi Kerem? Bir hizmetçi parçası için karını mı harcıyorsun?”

Mahkeme salonundaki hava artık sadece sıcak değil, elektrikliydi. Adalet terazisi titremeye başlamıştı ve o terazi Elif’in masumiyetine doğru yavaşça gıcırtılarla dönüyordu.

Hakim Rıza Bey gözlüklerini burnunun ucuna indirdi. “Duruşmaya 10 dakika ara veriyorum,” dedi. “Bu sırada o küçük hanımın anlattıklarını dinlemek istiyorum. Odama gelin hepiniz.”

Tokmak indi. Ama bu kez ses bir sonun değil, bir başlangıcın habercisiydi. Gerçeğin ortaya çıkışının başlangıcı.

Bölüm 3: Geçmişe Yolculuk – Karanlık Planın Doğuşu

Zamanı biraz geri saralım. O mahkeme salonundaki patlamadan tam 48 saat öncesine, Adana’nın Seyhan Nehri kıyısındaki o görkemli malikaneye dönelim. Dışarıdan bakıldığında cenneti andıran bu ev, içeride sessiz bir cehennemi barındırıyordu ve bu cehennemin zebanisi evin hanımı Beren’di.

Beren yatak odasındaki boy aynasının karşısında duruyordu. Üzerinde mahkemede giyeceği o kan kırmızısı elbise vardı. Aynadaki yansımasına gülümsedi. Bu gülümseme bir kadının değil, bir satranç ustasının hamlesini planlarken takındığı ifadeydi.

Aynanın kenarına sıkıştırılmış bir fotoğraf duruyordu. Zeynep ve Elif bahçede gülerek ip atlıyorlardı. Beren o fotoğrafa bakarken yüzünü buruşturdu. Bu evdeki en büyük engeli Zeynep değildi. Onu koruyan o sadık hizmetçi Elif’ti.

“Sadakat…” diye mırıldandı Beren kendi kendine. “Ne kadar aptalca bir erdem.”

Elif bu evde olduğu sürece Beren Zeynep’in mirasına tam olarak el koyamazdı. Kerem’i parmağında oynatabilirdi. Ama Elif bir gölge gibi her şeyi görüyor, Zeynep’i her tehlikeden koruyordu. Elif gitmeliydi. Hem de öyle bir gitmeliydi ki bir daha asla bu kapıdan içeri girememeliydi.

Beren makyaj masasının çekmecesini açtı. Gizli bir bölmeden kadife bir kutu çıkardı. Kutuyu açtığında odanın loş ışığında Kerem’in annesinden kalan o meşhur elmas kolye parladı. Bu kolye ailenin onuruydu. Paha biçilemezdi ve Beren bu onuru bir silah olarak kullanacaktı.

O sırada alt katta mutfakta bambaşka bir dünya vardı. Elif, Zeynep’e en sevdiği çilekli pudingi yapıyordu. Zeynep tezgahın üzerinde oturmuş ayaklarını sallayarak Elif’e okulda olanları anlatıyordu.

“Annemi bugün yine bana bağırdı,” dedi Zeynep, sesi küskündü. “Odama girme dedi. Ben sadece babamın resmini almak istemiştim.”

Elif çırpma telini bıraktı ve Zeynep’in yanağını okşadı. Elleri unluydu ama şefkat doluydu.

“Üzülme prensesim,” dedi. “Beren Hanım biraz gergindir. Sen babanla konuşursun akşam.”

Elif Beren’in ne kadar tehlikeli olduğunu biliyordu ama Zeynep’i korkutmamak için susuyordu. Oysa sessizlik bazen en büyük hatadır.

Bölüm 4: Tuzak Kuruluyor

Akşamüstü olduğunda evdeki herkes kendi köşesine çekilmişti. Beren sessiz adımlarla, tıpkı bir hırsız gibi kendi evinin koridorlarında süzüldü. Hizmetçi odalarının olduğu koridora geldi. Elif’in odasının kapısı aralıktı. Elif bahçede çamaşırları topluyordu. Beren içeri süzüldü. Odanın sadeliği Beren’in lüksüyle alay eder gibiydi. Yatağın üzerindeki Elif’in çantasına uzandı. O eski, fermuarı bozuk çantaya kadife kutuyu açtı, elmas kolyeyi çıkardı ve çantanın iç cebine, Elif’in kimliğinin hemen yanına sıkıştırdı. Kalbi hızla çarpıyordu ama korkudan değil, heyecandı. Bu kusursuz bir cinayetti. Kan dökülmeden işlenen bir ruh cinayeti.

Beren odadan çıkarken koridorun sonundaki gölgeyi fark etmedi. Zeynep’in oyuncak bebeğini almak için oradan geçtiğini, kapı aralığından kırmızı elbiseli bir kadının Elif’in odasından çıktığını gördüğünü bilmiyordu. Çocuklar yetişkinlerin dünyasında görünmezdirler. Ama en iyi gözlemciler onlardır.

Zeynep gördüğü şeye anlam veremedi. Üvey annesi neden Elif ablasının odasındaydı? Neden o kadar sinsi yürüyordu? Küçük kalbinde bir huzursuzluk filizlendi. Bu huzursuzluk iki gün sonra mahkeme salonunda patlayacak olan o volkanın ilk kıvılcımıydı.

Akşam yemeğinde Beren Oscarlık bir performans sergiledi.

“Kerem,” dedi, sesi titreyerek, “Kolyem, annemin yadigarı kolyem… Yerinde yok. Her yere baktım… Yok.”

Kerem’in yüzü bembeyaz oldu. “Nasıl yok? Kasada değil miydi?”

Beren ağlamaya başladı. “Makyaj masamın üzerindeydi. Sadece temizlik için Elif girmişti odaya…”

Zehir damarlara enjekte edilmişti. Kerem Bey masadan hışımla kalktı. O adil bir adamdı ama konu aile yadigarı ve karısının gözyaşları olunca mantığı körleşmişti.

“Elif!” diye gürledi. Sesi yüksek tavanlı salonda yankılandı. Elif elinde servis tepsisiyle içeri girdiğinde ne olduğunu anlamamıştı. Yüzünde o masum şaşkınlık vardı.

“Buyurun Kerem Bey,” dedi Elif.

Kerem ona doğru yürüdü. Gözlerinde hayal kırıklığı ve öfke vardı.

“Bana doğruyu söyle. Kolyayı sen mi aldın? İhtiyacın varsa isteseydin verirdim. Elif neden çaldın?”

Elif tepsiyi elinden düşürdü. Gümüş tepsi büyük bir gürültüyle yere çarptı.

“Ne? Ne kolyesi efendim? Ben hiçbir şey almadım. Yemin ederim.”

Elif ağlamaya başladı ama Beren arkadan “Yalan söylüyor Kerem!” diye bağırdı. “Polisi ara, çantasını arasınlar. Eminim odasında saklamıştır.”

Polisler geldiğinde ev tam bir kaos alanına dönmüştü. Siren sesleri Zeynep’in ağlamalarına karışıyordu. İki memur Elif’in odasına girdi. Kerem, Beren ve Elif kapıda beklediler. Bir dakika sonra memur dışarı çıktı. Elinde o elmas kolye vardı.

“Çantasında bulundu efendim,” dedi memur.

O an Elif için dünya durdu. Kerem’in yüzündeki o son saygı kırıntısı da silindi.

“Yazıklar olsun,” dedi Kerem. “Seni kızıma emanet etmiştim.”

Elif yere yığıldı. “Ben yapmadım. Ben koymadım onu oraya. Birisi… birisi koymuş olmalı.”

Bakışları Beren’e kaydı. Beren’in yüzündeki o hafif tebessümü gördü. O anladı ama artık çok geçti. Polis memuru Elif’in bileklerine kelepçeyi taktı. O soğuk metalin tenine değdiği an Elif’in ruhundan bir parça koptu.

Zeynep merdivenlerden koşarak indi.

“Elif abla!” diye bağırdı. “Bırakın onu! O hırsız değil!”

Küçük kız polisin bacağına sarıldı, onu çekiştirdi.

“Götürmeyin! Babam yalan söylüyor. Annem yalan söylüyor!”

Kerem kızını zorla polisten ayırdı.

“Zeynep, odana!” diye bağırdı.

Zeynep debelendi. Babasına vurdu.

“Senden nefret ediyorum baba! Elif ablayı gönderirsen seni asla affetmem!”

Bu sözler Kerem’in kalbinde bir yara açtı ama geri adım atamazdı. Gururu ve kanıtlar buna izin vermezdi.

Elif polis aracına bindirilirken son kez eve baktı. Zeynep pencereden ona el sallıyordu. Elif gözyaşları içinde gülümsedi.

“Korkma prensesim,” diye fısıldadı. “Ben suçsuzum. Allah biliyor.”

Polis aracı hareket etti. Adana sokaklarında o sıcak, nemli gecede masum bir kadın hapishaneye doğru yol alırken, gerçek suçlu ipek çarşaflarında zafer uykusuna yatıyordu.

Bölüm 5: Küçük Bir Dedektif

O gece Zeynep uyumadı. Yatağında oturmuş karanlığa bakıyordu. Gözyaşları kurumuştu. Yerini, yaşına göre çok büyük bir öfkeye ve kararlılığa bırakmıştı.

“Elif ablayı kurtaracağım,” dedi kendi kendine. “O cadı annem ne yaptıysa bulacağım.”

Zeynep o gece çocukluğunu bir kenara bıraktı ve küçük bir dedektife dönüştü. Ertesi gün evde kimse yokken harekete geçti. Beren alışverişe gitmiş, Kerem fabrikaya gitmişti.

Zeynep Beren’in odasına girdi. Yasak bölgeye. Kalbi ağzında atıyordu. Bir ipucu arıyordu ama ne aradığını bilmiyordu. Çekmeceleri karıştırdı, dolaplara baktı. Tam umudunu kaybedecekken çöp kutusunda buruşmuş bir kağıt parçası gördü. Kağıdı çıkardı ve düzeltti. Bu bir kuyumcu fişi değildi. Bu bir kargo makbuzu bile değildi. Bu çok daha ilginç bir şeydi. Beren’in el yazısıyla yazılmış yarım kalmış bir nottu.

Üzerinde sadece şu yazıyordu:
“Kuyumcuya git. Aynı kolyenin sahtesini yaptır. Gerçeği kasada kalsın. Sahtesi çantaya girecek.”

Beren notu yırtıp atmış ama tam parçalamamıştı. Zeynep’in elleri titredi. Bu ne demekti? Elif’in çantasındaki kolye sahte miydi? Peki gerçeği neredeydi?

Zeynep annesinin gizli kasasının yerini biliyordu. Tablonun arkasında, şifreyi de görmüştü bir keresinde. Beren’in doğum günü.

Sandalyeyi çekti, tablonun üzerine çıktı. Küçük parmaklarıyla tuşlara bastı. Bip… kasa açıldı ve orada kadife bir kutunun içinde o meşhur elmas kolye duruyordu. Polislerin götürdüğü kolyenin aynısı. Beren polislere sahtesini vermiş, gerçeğini kendine saklamıştı. Böylece hem Elif’ten kurtulmuş hem de kolyeyi elinde tutmuştu. Şeytani bir plan ama küçük bir kızın merakını hesaba katmamıştı.

Zeynep elinde o paha biçilemez elmas kolye ile kasanın önünde donup kalmıştı. Kalbi minik göğüs kafesinde bir davul gibi güm güm atıyordu. Elindeki bu parlak taşlar sadece bir takı değildi. Elif ablasının özgürlüğünün anahtarıydı.

O an 8 yaşındaki bir çocuğun omuzlarına yetişkinlerin bile taşıyamayacağı bir sorumluluk yüklenmişti. Zeynep kolyeyi sıkıca avucunda sakladı.

O sırada dış kapının açılma sesi duyuldu. Topuk sesleri. Beren eve dönmüştü. Zeynep panikledi. Sandalyeden atladı. Tabloyu yerine itti ama tam düzeltemedi. Tablo hafifçe eğri duruyordu. Kolyeyi nereye saklayacağını bilemedi. Elbisesinin cebi yoktu. Çorabının içine soktu. O sert metal bileğini acıtıyordu ama umursamadı. Hızla odadan çıkmaya çalıştı. Ama kapıda Beren ile burun buruna geldi.

Beren ellerinde alışveriş poşetleriyle kapıda dikiliyordu. Zeynep’i odasında görünce kaşları çatıldı.

“Senin burada ne işin var?” diye sordu. Sesi buz gibiydi. Gözleri odayı taradı. Eğri duran tabloyu fark etmesi an meselesiydi.

Zeynep Dumas’ın kahramanları gibi hızlı düşünmek zorundaydı.

“Kedim…” dedi Zeynep, sesi titreyerek. “Boncuk buraya girdi sandım, onu arıyordum.”

Beren şüpheyle Zeynep’e baktı.

“Bu evde kedi yok Zeynep,” dedi.

Zeynep yutkundu. Yalan söylemekte çok kötüydü.

“Bahçeden giren kedi… turuncu olan…”

Beren gözlerini devirdi.

“Çık dışarı ve bir daha odama girersen babana seni yatılı okula göndermesini söylerim. O zaman Elif ablanı rüyanda bile göremezsin.”

Zeynep başını eğip odadan fırladı. Koridorda koşarken Beren’in arkasından bağırdığını duydu.

“Tabloyu kim yamulttu?”

Zeynep durmadı. Odasına girdi. Kapıyı kilitledi. Yatağının altına girdi. Kolyeyi çorabından çıkardı. Elmaslar karanlıkta bile parlıyordu. Şimdi ne yapacaktı? Babasına söylese inanır mıydı? Beren söylese kolyeyi elinden alır ve her şeyi inkar ederdi. Mahkeme… yarın mahkeme vardı. Zeynep kolyeyi oraya götürmeliydi. Ama nasıl?

O gece Zeynep için bir asır gibi geçti. Yatağında kolyeyi yastığının altına koymuş, nöbet tutan bir asker gibi bekliyordu.

Bölüm 6: Gerçeğin Günü

Sabah olduğunda Kerem Bey odaya girdi. Yüzü yorgun ve solgundu.

“Hazırlan Zeynep,” dedi. “Mahkemeye gidiyoruz. Hakim seninle de konuşmak isteyebilir.”

Bu Zeynep’in beklediği fırsattı. Zeynep en sevdiği pembe elbisesini giydi. Kolyeyi elbisesinin astarının içine, göğsüne yakın bir yere bir çengelli iğneyle tutturdu. Kalbinin üzerinde soğuk bir sır taşıyordu.

Arabaya bindiklerinde Beren de oradaydı. Beren Zeynep’e sahte bir gülümsemeyle baktı.

“Uslu duracaksın değil mi tatlım?” dedi.

Zeynep cevap vermedi. Sadece camdan dışarı baktı. Adana’nın güneşi yükseliyordu ve gerçekler de onunla birlikte aydınlanacaktı.

Mahkeme binasına geldiklerinde Zeynep Elif’i gördü. Jandarmaların arasında, elleri kelepçeli, başı eğik. Zeynep ona koşmak istedi ama babası elini sıkıca tutuyordu.

“Sakin ol,” dedi Kerem.

Zeynep babasının elini sıktı. “Baba,” dedi fısıltıyla, “bugün her şeyi göreceksin.”

Kerem ne dediğini anlamadı. Kızının sadece üzgün olduğunu düşündü.

Duruşma başladığında o bildik sahne tekrarlandı. Hakim Rıza Bey, savcı, avukatlar… herkes ciddi, herkes gergindi ama kimse izleyici sıralarındaki o küçük kızın göğsünde taşıdığı bombadan haberdar değildi. Ve Zeynep o an geldiğinde o bombayı patlatmaya hazırdı.

Bölüm 7: Adaletin Zaferi

Tekrar o ana, Hakim Rıza Bey’in odasına dönelim. Duruşmaya verilen arada oda tıklım tıklımdı. Kerem, Beren, Zeynep, Elif’in avukatı ve savcı oradaydı. Hakim masasının arkasında çatık kaşlarla oturuyordu.

“Evet küçük hanım,” dedi Zeynep’e. “Mahkemeyi neden birbirine kattın? Ne gördüğünü iddia ediyorsun?”

Beren araya girdi. “Sayın Hakim, çocuk işte. Hizmetçiyi çok seviyordu. Ayrılmak istemiyor. Hayal dünyası…”

Hakim elini kaldırdı. “Siz susun Beren Hanım. Çocuğu dinliyorum.”

Zeynep odanın ortasına geçti. Babasına baktı. Sonra Beren’e… korkusu gitmişti. Artık sadece adalet istiyordu.

“Ben hayal görmüyorum,” dedi Zeynep. Sesi titriyordu ama netti. “Elif abla o kolyeyi çalmadı. Çünkü çalınan kolye sahteydi. Annem yani Beren polislere sahte kolyeyi verdi.”

Odada herkes şok oldu. Kerem kaşlarını çattı.

“Zeynep ne diyorsun sen? Sahte mi o? Kolye annemin yadigarı. Gerçek elmas.”

“Evet baba,” dedi Zeynep. Elini elbisesinin yakasına götürdü. “Gerçeği kasada duruyordu. Beren onu kendine sakladı. Elif ablayı hapse attırmak için sahtesini onun çantasına koydu. Ama ben gerçeğini buldum.”

Zeynep çengelli iğneyi zorlanarak açtı. Elini elbisesinin içine soktu ve o parıltılı kolyeyi çıkardı. Masanın üzerine Hakim Rıza Bey’in önüne bıraktı. Odanın içine bir bomba düşse etkisi bu kadar büyük olmazdı. Kolye masanın üzerinde bir güneş gibi parlıyordu.

Kerem Bey kolyeye uzandı. Elleri titriyordu. Arkasını çevirdi. Orada annesinin isminin baş harfleri kazılıydı. Fises. “Bu…” dedi Kerem, sesi boğuktu. “Bu gerçek olan. Üzerindeki o küçük çizik… Annem düşürdüğünde olmuştu. Bu o…”

Başını kaldırdı ve Beren’e baktı. O bakışta bir evliliğin, bir aşkın ve bir güvenin ölümünü gördü herkes. Beren’in yüzü kireç gibi oldu. O mağrur, o yenilmez kadın gitmiş, yerine köşeye sıkışmış bir fare gelmişti.

“Ben açıklayabilirim Kerem,” diye kekeledi. “O çocuk… o çocuk kolyeyi çalmış. Evet, Zeynep çalmış. Elif’e o vermiş. Şimdi suçu bana atıyorlar. Bunlar çete…”

Yalan… Ne kadar hızlı koşarsa koşsun, gerçek onu her zaman yakalar.

Hakim Rıza Bey ayağa kalktı. Yüzünde adaleti sağlamanın verdiği o sert ifade vardı.

“Yeter!” diye bağırdı. “Bu kadarı yeter. Bir çocuğu hırsızlıkla suçlayacak kadar alçaldınız mı? Delil ortada. Polis raporunda bulunan kolye diye geçen delil nerede?”

Savcı hemen atıldı. “Adli emanette efendim.”

Hakim emretti. “Getirin onu. Hemen bir kuyumcu çağırın. İki kolyeyi de incelesin. Eğer o çantadan çıkan sahte ise…”

Yarım saat sonra mahkeme salonunda büyük bir sessizlik vardı. Bir bilirkişi kuyumcu, elindeki büyüteçle iki kolyeyi de inceledi. Sonra başını kaldırdı.

“Sayın hakim,” dedi. “Çantada bulunan kolye çok iyi bir imitasyon. Zirkon taş. Ama küçük hanımın getirdiği kole… Bu gerçek elmas, kusursuz.”

Salonda bir alkış koptu. İnsanlar dayanamadı. Elif sanık sandalyesinde hüngür hüngür ağlıyordu. Ama bu kez mutluluktan. Zeynep babasının bacağına sarılmıştı. Kerem Bey ise sanki 10 yaş yaşlanmış gibi çökmüştü.

Beren’e döndü.

“Neden?” diye sordu sadece. “Neden yaptın bunu?”

Beren artık rol yapmayı bıraktı. Yüzündeki maske tamamen düştü ve altındaki çirkinlik ortaya çıktı.

“Çünkü o hizmetçiyi kızımdan daha çok seviyordun,” diye bağırdı. “O evde ben hanımefendi olmalıydım. Ama herkes Elif’e saygı duyuyordu. Zeynep bile bana anne demiyordu ona… Onu yok etmem lazımdı!”

Bu itiraf her şeyi bitirdi. Hakim Rıza Bey tokmağını vurdu.

“Sanık Elif Yılmaz’ın beraatine ve Beren Soykan’ın iftira, delil karartma ve adaleti yanıltma suçlarından tutuklanmasına karar…”

Salondaki duvarlarda yankılandı.

Polisler Elif’in bileklerindeki kelepçeleri çözdü. O metalin şıkırtısı Elif’e dünyanın en güzel melodisi gibi geldi. Sonra aynı polisler Beren’e doğru yürüdü. Beren çığlık attı, direndi.

“Bana dokunamazsınız! Ben Beren Soykan’ım!”

Ama adalet soyadına bakmazdı. Kelepçeler bu kez gerçek suçlunun bileklerine takıldı. Mahkeme salonundaki o an, zamanın donduğu anlardan biriydi. Beren o kırmızı ipek elbisesiyle, bileklerinde gri metal kelepçelerle sürüklenerek götürülürken geride sadece parfümünün ağır kokusunu değil, aynı zamanda yıkılmış bir kibrin enkazını bırakıyordu. Çığlıkları koridorlarda yankılanarak uzaklaştı ve sonunda ağır kapıların kapanmasıyla kesildi.

Adalet geç de olsa yerini bulmuştu.

Bölüm 8: Yeniden Doğuş

Elif bileklerini ovuşturdu. O izler birkaç gün içinde geçecekti ama ruhundaki izlerin iyileşmesi zaman alacaktı. Başını kaldırdığında Kerem Bey’in ona doğru yürüdüğünü gördü. Adana’nın en güçlü adamı şimdi dünyanın en mahcup insanıydı. Gözlerinde yaşlar vardı. Elif’in önünde durdu ve o koca adam, herkesin şaşkın bakışları arasında diz çöktü.

“Affet beni!” dedi Kerem Bey. Sesi titriyordu. “Beni affet Elif. Sana inanmadım. Seni koruyamadım. Bir yalanın peşinden gittim. Ve masum birini ateşe attım. Ne dersen, ne istersen yaparım. Sadece beni affet.”

Elif Kerem Bey’in omuzlarına dokundu.

“Kalkın Kerem Bey,” dedi nazikçe. “Siz kötü biri değilsiniz. Sadece sevginiz gözünüzü kör etmişti. Ama asıl kahraman ben değilim.”

Elif arkasında duran Zeynep’i işaret etti.

“Asıl kahraman o. O küçücük kalbiyle sizin göremediğiniz her şeyi gördü.”

Kerem Bey ayağa kalktı ve kızına baktı. Zeynep pembe elbisesiyle bir melek gibi duruyordu ama gözlerinde bir savaşçının yorgunluğu vardı. Kerem kızına sarıldı. Öyle sıkı sarıldı ki sanki onu yıllardır görmemiş gibiydi.

“Özür dilerim, prensesim,” diye fısıldadı. “Seni dinlemediğim için özür dilerim.”

“Önemli değil baba,” dedi Zeynep. “Ama Elif abla eve geri gelecek değil mi? O gitmeyecek.”

Kerem Elif’e baktı umutla.

“Tabii ki,” dedi. “Eğer o da isterse bu ev onsuz bir harabe.”

Elif gülümsedi.

“Ben Zeynep’i bırakmam,” dedi.

Bu söz bir iş sözleşmesi değil, bir kalp yeminiydi.

Adliye binasından çıktıklarında Adana’nın güneşi artık yakıcı değil, ısıtıcıydı. Gökyüzü masmaviydi. Elif derin bir nefes aldı. Özgürlüğün kokusu dünyanın en güzel parfümünden daha değerliydi.

Kerem Bey şoförüne işaret etti ama Elif durdurdu.

“Yürümek istiyorum,” dedi. “Biraz yürüyelim.”

Üçü birlikte Seyhan Nehri kıyısında yürüdüler. Zeynep ortada, bir eliyle babasının, diğer eliyle Elif’in elini tutuyordu. Bu tablo, parçalanmış bir ailenin değil, yeniden daha güçlü temeller üzerine kurulmuş bir ailenin resmiydi.

Dumas’ın dediği gibi, tüm insan bilgeliği şu iki kelimede özetlenebilir:
Bekle ve umut et.

Elif beklemiş, Zeynep umut etmiş ve sonunda kazanmışlardı.

Kerem Bey durdu ve nehre baktı.

“Elif,” dedi, “Artık o üniformayı giymeni istemiyorum. Sen bu evin çalışanı değilsin. Sen bu ailenin bir parçasısın. Zeynep’in ablası, benim de dostumsun. Evin idaresi… Her şey senin kontrolünde olacak ama emir alan değil, karar veren olarak.”

Elif başını salladı. “Kabul,” dedi. “Ama bir şartım var. O tablo… Beren Hanım’ın kasasını saklayan o tablo… O kaldırılacak. Bu evde artık sırlar olmayacak. Her şey şeffaf olacak.”

Kerem gülümsedi. “Söz veriyorum,” dedi.

Bölüm 9: Sonsöz

Hikayemiz burada mutlu bir sonla bitiyor gibi görünebilir. Ama unutmayın, her son yeni bir başlangıçtır. Beren parmaklıklar ardında hatalarıyla yüzleşirken, Zeynep büyüyüp güçlü, adil bir kadın olacak. Elif ise o evdeki sevgi ateşini her zaman canlı tutacak. Çünkü o, adaletin sadece mahkeme salonlarında değil, vicdanlarda kazanıldığını kanıtladı.

En karanlık gecede bile bir çocuğun dürüstlüğü kadar parlak bir ışık, tüm yalanları aydınlatmaya yeter.

Bir sonraki hikayede görüşmek üzere. Hoşça kalın, adaletle kalın.

Related Posts

Our Privacy policy

https://rb.goc5.com - © 2026 News