Suriye’de 12 Kişilik Türk Timi Kuşatıldı — 9 Saat Sonra Kuşatanlar Teslim Oldu
.
Kuşatmanın Tersine Döndüğü Gece
I. Bölüm: İdlip’in Taş Binada Başlayan Sessizliği
Nisan ayının 17’si, gece saat 22.00. Kuzey Suriye’nin İdlip kırsalında terk edilmiş taş bir binanın bodrum katında, 12 Türk askeri nefeslerini tutmuş bekliyordu. Dışarıda 150’den fazla militan, binayı dört bir yandan sarmıştı. Ellerinde Rus yapımı termal kameralar, İran menşeli tanksavar füzeleri ve sınırsız mühimmat vardı. Binanın her çıkışı ateş altındaydı. Telsiz hatları kesilmiş, uydu bağlantısı çökmüştü. En yakın Türk birliği 80 km uzaktaydı ve bölgeye ulaşmaları en az 12 saat sürecekti.
Militanların komutanı, zaferin kolay olacağına inanıyordu. Bir avuç Türk askerini ezecek, görüntüleri propaganda malzemesi yapacak ve Ankara’ya unutulmaz bir mesaj verecekti. Hesaplarına göre şafak sökmeden her şey bitmiş olacaktı.
Ama 9 saat sonra, gün doğarken, kuşatan gücün komuta kademesindeki yedi kişi elleri başlarının arkasında diz çökmüş halde Türk askerlerinin önünde duruyordu. Geriye kalan militanlar ya ölmüş, ya da çölün karanlığına kaçmıştı. Bina hâlâ ayaktaydı. 12 Türk askerinin tamamı hayattaydı. Tek bir çizik bile almamışlardı.

II. Bölüm: Operasyonun Kökeni
Bu sıradan bir çatışma hikayesi değildi. Bu modern savaş tarihinin en sıra dışı kuşatma kırma operasyonlarından birinin hikayesiydi. Taktik deha, psikolojik savaş ve mutlak disiplinin birleştiği bir gecenin hikayesiydi. Ve hikayenin merkezinde, Ankara’daki bir karargahtan tüm operasyonu yöneten, adı hiçbir resmi kayıtta geçmeyen bir teşkilat mensubu vardı.
Operasyonun kökeni, o geceden 8 ay öncesine dayanıyordu. Teşkilatın Suriye masası, bölgedeki vekil güçlerin yeniden yapılanmasına dair endişe verici istihbarat raporları alıyordu. İran destekli milisler, Rusya koordinasyonuyla Türkiye’nin gözlem noktalarını hedef alan kapsamlı bir plan geliştiriyordu. Amaç açıktı: Türkiye’yi Suriye’deki askeri varlığından adım adım geri çekilmeye zorlamak. Önce küçük karakollar hedef alınacak, Türk askerleri öldürülecek veya esir alınacak, ardından bu görüntüler tüm dünyaya yayılacaktı. Psikolojik bir savaştı bu.
Bu planın mimarı, kod adı Mühendis olan bir İranlı istihbarat subayıydı. Gerçek adı bilinmiyordu, yüzü hiçbir veri tabanında kayıtlı değildi. Teşkilat analistleri, son 3 yılda Suriye’de Türk güçlerine yönelik gerçekleştirilen 17 saldırının arkasında aynı taktik imzayı tespit etmişti. Her saldırı aynı sabır, aynı tuzak kurma mantığı, aynı zamanlama hassasiyetiyle gerçekleştirilmişti. Mühendis doğrudan çatışmadan kaçınıyor, bunun yerine Türk birliklerini izole edip yıpratmayı tercih ediyordu. Sabırlı, metodik ve son derece tehlikeli bir düşmandı.
Ankara’daki teşkilat karargahında bu dosya kırmızı öncelik olarak sınıflandırılmıştı. Mühendis sadece bir hedef değil, bir öncelikti.
III. Bölüm: Albay Vedat’ın Satranç Tahtası
Teşkilatın Suriye masasının başındaki adam, Albay Vedat, farklı düşünüyordu. O savunmayı değil taarruzu planlıyordu. 47 yaşında, 22 yıllık teşkilat kariyeriyle sahadaki en deneyimli operasyon planlayıcılarından biriydi. Balkan operasyonlarından Irak’ın kuzeyindeki sınır ötesi müdahalelere kadar onlarca kritik görevde bulunmuştu. Kosova’da etnik temizlik yapan savaş suçlularının izini sürmüş, Kuzey Irak’ta terör örgütünün finans ağlarını çökertmiş, Libya’da Türk vatandaşlarının tahliyesini koordine etmişti.
Askerleri ona mutlak bir güven duyuyordu. Onun hakkında şöyle derlerdi: “Albay satranç tahtasına bakar gibi bakar dünyaya. Her hamlenin üç hamle sonrasını görür ve düşmanın hamle yapacağını sandığı an aslında Albay’ın istediği hamleyi yapıyordur.”
Mühendis dosyasını aylardır inceliyordu. Düşmanın taktiklerini ezberlemiş, zayıf noktalarını belirlemiş, psikolojik profilini çıkarmıştı. Bu kuşatma planını öğrendiğinde ise zihninde farklı bir senaryo şekillendi. Kaçmak ya da savunmak yerine tuzağı tersine çevirmek, düşmanı kendi oyununda yenmek.
IV. Bölüm: Taktik Tuzak
Plan basit görünüyordu ama uygulaması olağanüstü hassasiyet gerektiriyordu. Gözlem noktasındaki mevcut birlik sessizce tahliye edilecek, yerine Türkiye’nin en seçkin özel kuvvetler timlerinden biri, 12 kişilik bir bordo bereliler müfrezesi gizlice yerleştirilecekti. Bu askerler Türk Silahlı Kuvvetlerinin en zorlu eğitim programlarından geçmiş, düzinelerce gerçek operasyonda pişmiş profesyonellerdi.
Kuşatma başladığında bu tim görünürde çaresiz bir savunma pozisyonunda olacaktı. Telsizleri çalışmayacak, yardım çağıramayacaklardı. Dışarıdan bakıldığında eli kolu bağlı bir avuç asker ezici bir güç tarafından kuşatılmış olacaktı. Ama gerçekte teşkilatın koordinasyonuyla kuşatmacıları bir ölüm tuzağına çekeceklerdi. Kuşatma aslında bir davet olacaktı. Düşmanı tam istenen noktaya çekmek için bir yem.
Albay Vedat bu planı Ankara’daki üstlerine sunduğunda odadaki herkes birkaç saniye sessiz kalmıştı. Bir general sonunda konuştu: “Albay, 12 askerimizi bilinçli olarak kuşatmaya mı bırakacaksınız?” Albay Vedat sakin bir sesle cevap verdi: “Hayır efendim. 12 askerimizi düşmanı yok etmek için kullanacağız. Kuşatma bizim silahımız olacak.”
Plan ya dehaydı ya da 12 askerin ölüm fermanıydı. Uzun tartışmalardan sonra en üst düzeyden onay geldi: Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nden.
V. Bölüm: Kuşatma Başlıyor
Operasyonun başarısı üç kritik unsura bağlıydı:
- Timin kuşatmaya yeterince uzun süre dayanması.
- Teşkilatın saha istihbaratının kusursuz işlemesi.
- Kuşatmacıların komuta ve kontrol zincirinin içeriden çökertilmesi.
Teşkilatın içerideki adamı, kod adı Gölge olan Halit, 6 aydır teşkilat için çalışıyordu. O gece onun görevi kritikti: Kuşatmanın komuta zincirini içeriden bozmak.
Gece saat 21:45. Gözlem noktası dışarıdan bakıldığında sıradan bir ileri karakol görünümündeydi. Tek katlı taş bina, Osmanlı döneminden kalma bir han kalıntısının üzerine inşa edilmişti. Etrafında kum torbaları ve dikenli tel örgüler vardı. Bir Türk bayrağı çatıdaki direğe asılıydı.
İçeride 12 asker teşkilatın sağladığı özel teçhizatla donatılmıştı. Son teknoloji gece görüş sistemleri, sessiz atış yapabilen modüler tüfekler, şifreli uydu iletişim cihazları, uzaktan kumandalı mayınlar, termal karıştırıcılar ve sahte ısı kaynakları… Bina bir ölüm tuzağına dönüştürülmüştü.
Tim komutanı Binbaşı Kaan, adamlarına son brifingini verdi: “Bu gece düşman bizim çaresiz olduğumuzu düşünecek. Kuşatıldığımızı, tuzağa düştüğümüzü sanacak. Bu düşünce onların en büyük hatası olacak. Her biriniz görevinizi biliyor. Disiplini koruyun. Panik yok, korku yok. Sadece görev var.”

VI. Bölüm: Kuşatma Kapanıyor
Saat 22.05. İlk hareket tespit edildi. Binanın çatısına yerleştirilmiş gizli sensörler, güneybatıdan yaklaşan ısı izlerini belirledi. Termal görüntüler 15 ila 20 kişilik bir keşif birimini gösteriyordu. Arkalarından daha büyük bir kuvvet ilerliyordu. Ana kuşatma grubu.
Binbaşı Kaan, şifreli telsizden Ankara’ya durumu bildirdi. Albay Vedat’ın sesi binlerce kilometre öteden net ve sakin geldi: “Anlaşıldı. Bekleyin. Plan değişmiyor.”
Askerlerin görevi, kuşatmanın tam olarak kapanmasına izin vermekti. Erken bir çatışma, erken bir ateş açma, düşmanın geri çekilmesine neden olabilirdi. Ve bu operasyonun amacı sadece hayatta kalmak değil, mühendisin tüm saha kuvvetini etkisiz hale getirmekti. Sabır o gece en büyük silahlarıydı.
Saat 22.42. Kuşatma tamamlandı. Militanlar binayı dört yönden çevrelemişti. Her cephede en az 30 silahlı savaşçı. Komutanlar telsizlerden koordinasyon sağlıyordu ve sonra ateş başladı. İlk saldırı dalgası yoğundu. Ağır makineli tüfekler binayı yaylım ateşine tuttu. Roket atar mermileri duvarları dövdü. Gece alev ve gürültüyle doldu.
Türk askerleri binanın bodrum katına çekildi ve minimal karşılık verdi. Dışarıdan bakıldığında kuşatmanın ilk saatlerinde Türk birliği ezilmek üzereymiş gibi görünüyordu. Ama bu görüntü planın ta kendisiydi.
VII. Bölüm: Satranç Hamleleri
Albay Vedat Ankara’daki operasyon merkezinde dev ekranlardan oluşan bir duvarın önünde oturuyordu. Karanlık oda monitörlerin mavimsi ışığıyla aydınlanıyordu. 14 ekran farklı veri akışlarını gösteriyordu. Bir kısmı uydu görüntülerini, bir kısmı saha ajanlarının anlık raporlarını, bir kısmı da Türk insansız hava araçlarından gelen canlı yayınları aktarıyordu.
İdlib’in üzerinde üç farklı irtifada toplam beş silahlı insansız hava aracı sessizce daire çiziyordu. Henüz ateş açmamışlardı, açmayacaklardı da. En azından Albay Vedat emir verene kadar.
Yanındaki genç analist gerilimle sordu: “Efendim, ne zaman müdahale edeceğiz?”
Albay Vedat cevap vermedi. Sadece bekledi. Çünkü operasyonun başarısı doğru ana bağlıydı ve o an henüz gelmemişti.
VIII. Bölüm: Tersine Dönüş
Saat 23.15. Kuşatmanın ilk kritik anı geldi. Militanlar binanın doğu duvarına bir gedik açmak için patlayıcı yerleştiriyordu. Bu yakın mesafe taarruzunun başlangıcı olacaktı. Tam o sırada teşkilatın içerideki adamı devreye girdi. Kod adı Gölge olan ajan, İranlı mühendisin saha operasyonlarını koordine eden militan komutanlardan biriydi.
Halit, telsizden sahte bir mesaj geçti: “Kuzey cephesi, Türk takviye birliği yaklaşıyor. En az 30 araçlık konvoy.” Mesaj militanların komuta merkezinde panik yarattı. Kuşatma kuvvetinin bir kısmı var olmayan takviye konvoyunu karşılamak üzere kuzeye yönlendirildi. Bu kuşatmanın ilk yediklerinden biriydi.
Saat 23.45. Albay Vedat sahaya ilk gerçek müdahale emrini verdi. Tek bir silahlı insansız hava aracı, militanların mühimmat deposu olarak kullandığı bir aracı vurdu. Patlama geceyi gündüze çevirdi. Ama bu saldırı fiziksel hasardan çok psikolojik bir mesajdı: Sizi görüyoruz. Her yerinizi görüyoruz.
Militanların komutanı, mühendisin bölgedeki sağ kolu olan Ebu Hasan, bu noktada kritik bir hata yaptı. Türklerin havadan destek aldığını gördüğünde saldırıyı hızlandırmaya karar verdi. Mantığı basitti: Binayı düşürmeden insansız hava araçları daha fazla hasar verebilirdi. Bu nedenle tüm kuvvetini tek bir noktadan taarruza yönlendirdi. Tam da Albay Vedat’ın beklediği hamleydi.
Gece yarısı saat 00:15. Militanlar binanın güney cephesine yığılmıştı. 100’den fazla savaşçı dar bir alanda toplanmıştı. Tam o an üç silahlı insansız hava aracı aynı anda ateş açtı. Güdümlü mühimmatlar militan yığınağının tam ortasına düştü. İlk saldırıda en az 40 militan etkisiz hale getirildi. Geride kalanlar panik içinde dağıldı.
IX. Bölüm: Av Partisi
Albay Vedat, düşmanı yok etmek yerine kontrol etmek istiyordu. İnsansız hava araçları kaçan militanları takip etti ama ateş açmadı. Bunun yerine onları belirli bir yöne doğru sürdü. Teşkilatın uydu görüntüleri, bölgenin batısındaki bir vadeyi gösteriyordu. Orası Türk Özel Kuvvetlerinin pusu kurduğu bir noktaydı.
12 kişilik tim, saat 22.30’da binadan gizlice çıkmış ve bu pozisyona ilerlemişti. Binada kalan sadece bir avuç askerin yönettiği uzaktan kumandalı silah sistemleriydi.
Saat 01.30. Vadiye sürülen militan kalıntıları, Türk özel kuvvetlerinin tam ortasına düştü. Binbaşı Kaan’ın ekibi bir av partisi gibi çalıştı. Sessiz, hızlı ve ölümcül. 15 dakika içinde kaçmaya çalışan militanların büyük bölümü etkisiz hale getirildi. Geriye kalanlar karanlıkta nereye kaçacaklarını bilemez halde kalmıştı.
X. Bölüm: Son Hamle
Ama Albay Vedat için operasyon henüz bitmemişti. Asıl hedef mühendisin kendisiydi. Teşkilat istihbaratı, mühendisin o gece kuşatmayı İdlib’in 20 kilometre güneyindeki bir evden yönettiğini biliyordu. Gölge yani Halit, bu bilgiyi saatler önce iletmişti.
Albay Vedat tüm gece boyunca bu bilgiyi saklı tutmuştu. Çünkü mühendise yönelik operasyon ana kuşatmadan bağımsız olarak planlanmıştı ve bu operasyon Türk değil dost gücün eliyle gerçekleştirilecekti.
Saat 02.45. Mühendisin saklandığı ev, kimliği belirsiz bir silahlı grup tarafından basıldı. Çatışma kısa sürdü. Sabah güneş doğduğunda mühendisin cesedi evin avlusunda yatıyordu. Resmi açıklama hiçbir zaman yapılmadı. İran medyası, mühendisin iç çatışmada hayatını kaybettiğini duyurdu. Gerçek, teşkilatın arşivlerinde kilitli kaldı.
XI. Bölüm: Kuşatanların Teslimiyeti
Saat 07.15. İdlip kırsalındaki taş binanın önünde yedi militan komutan, elleri başlarının arkasında diz çökmüş duruyordu. Ebu Hasan onların başındaydı. Yüzünde şok ve inanamama ifadesi vardı. 10 saat önce 150 kişilik bir kuvvetle bir avuç Türk askerini kuşattığını düşünüyordu. Şimdi sağ kalan tek komutan oydu ve karşısında 12 Türk askeri sapa sağlam duruyordu.
Binbaşı Kaan, Ebu Hasan’ın yanına yaklaştı. Tek bir kelime etmedi. Sadece baktı. O bakış bin kelimeden daha ağırdı. Yenilginin, çaresizliğin ve mutlak üstünlüğün bakışıydı.
XII. Bölüm: Sonuçlar ve Dersler
Bu operasyonun ardından teşkilatın Suriye masasında yeni bir dosya açıldı. Kod adı Kıskaç. Bu dosya, o gece geliştirilen taktiklerin gelecekteki operasyonlar için bir şablona dönüştürülmesini içeriyordu. Kuşatmayı tersine çevirme, düşmanı kontrollü bir şekilde yönlendirme ve iç istihbaratla komuta zincirini çökertme. Bu taktikler sonraki iki yıl içinde Kuzey Suriye ve Kuzey Irak’ta en az yedi farklı operasyonda uygulandı.
Albay Vedat, o gecenin sabahında Ankara’daki operasyon merkezinden çıktığında 22 saattir uyumamıştı. Asansörde genç bir analistle karşılaştı. Analist heyecanla sordu: “Efendim, bu operasyonu nasıl bu kadar detaylı planlayabildiniz?”
Albay Vedat bir an düşündü. Sonra cevap verdi: “Düşmanını anlamadan yenemezsin. Ama düşmanını anladığında onun zihninin içinde savaşırsın ve zihnin içindeki savaş sahadan önce kazanılır.”
Bu cümle teşkilatın eğitim materyallerine girdi. Yeni nesil istihbarat subaylarına operasyonların fiziksel değil, önce zihinsel olarak kazanıldığı öğretildi.
XIII. Bölüm: Sessiz Gücün Mesajı
Gölge yani Halit, operasyondan üç hafta sonra Türkiye’ye getirildi. Ailesiyle birlikte yeni bir kimlikle bilinmeyen bir şehirde yeni bir hayata başladı. Teşkilat ona verdiği sözü tutmuştu. Halid’in geçmişi silindi. Lübnanlı militan komutan artık yoktu. Onun yerine sıradan bir aile babası vardı.
Ebu Hasan ve diğer esir komutanlar Türkiye’ye getirildi. Sorgulamaları aylarca sürdü. Elde edilen istihbarat, İran’ın Suriye’deki tüm vekil güç yapılanmasının haritasını çıkarmaya yardımcı oldu. Finansman ağları, silah tedarik zincirleri, eğitim kampları, koordinasyon merkezleri… Her şey bir gece içinde ele geçirilen birkaç komutanın hafızasından çıkarıldı.